Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

'Çatlak'lar

Cumartesi, 15 Temmuz, 2017
Kamusal alanlar, bugün sabit değiller. Zaten Doğa da başından beri böyle değil mi? Dikkatle bakan bir göz için, parçaların ayrışması bunca uzun süren, Dünya kadar basit bir yap-boz olabilir mi? Belki de insanlık, sosyal medyanın o kapitalizmin kovalayıp durduğu kıvrak evrimselliğiyle, bugün kamusal alanı hiç olmadığı kadar tepkisel, telaşlı ama görünür tecrübe ediyor. 'Bilgi otoyolu', mitinglerin otoyollarına 'konum bildiriyor'.

Geçen hafta içinde, bilim insanları önemli bir açıklamada daha bulundu. BBC Türkçe’nin verdiği habere bakılırsa, “Şu ana dek kayıtlara geçen en büyük buzdağlarından biri, Antarktika’dan koptu.”

“Kıbrıs’ın yaklaşık üçte ikisi büyüklüğündeki bu kütle, bölgedeki deniz ticaret yollarında problem yaratabileceği kaygısıyla, gözlem altında tutulacak,” denildi haberde.

Haberdeki, Dünyamızın (evren koşullarına göre artık neye göre ise) ‘altında’ki tarafsız, 14 milyon kilometrekarelik bu ak kıtada yer alan “çatlağın gözlem altında tutulması,” ifadesinde bile, edebî bir baharat da yok değil…

Bu, akla, sanatçı Hale Tenger’in Dünyayı ‘siyaseten’ alt üst biçimde sergilediği, ‘Avdet Seyri’ ile de hiç unutulmayacak besteci Serdar Ateşer destekli geçmiş yerleştirme işlerinden birini de (Strange Fruit, 2009) getiriyor sanki. Hem İnsanlığın Doğayı kendine mülk edinmesiyle başlamadı mı zaten, daha haritalardan başlayıp, tüm çıtırdamalar da? Fizikî ve siyasî olarak, hatta…

Kopan bu buzul bloğunun yüzölçümü, 6 bin kilometrekare olarak açıklandı. Bir Amerikan uydusu buzdağını “Larsen C Buz Sahanlığı” diye bilinen bölgeden geçerken görüntülemişti.

BBC’den öğrendiğimize bakılırsa, kopuk buzdağlarının uydularca gözlemlenen en büyüğü B-15’ti. 2000 yılında Ross Buz Sahanlığından kopmuştu ve 11 bin kilometrekareydi. Haberden özetle, Larsen C Buz Sahanlığı’ndan daha büyük buzullar da kopmuştu. 1986’da 9 bin kilometrelik bir buzul ayrılmıştı.

Bu tekinsiz iklimde, yazının ısısını kafama göre ayarladığım şımarık bir klima özgüveniyle niçin bunları yazıyor olabilirim ? Bunun sanatla bir ilgisi var mı?

Yine bakalım:

Düsseldorf Akademisi’nden polis zoruyla atılan Alman çağdaş sanat insanı Joseph Beuys, “Her insanoğlu bir sanatçıdır,” diyordu vaktiyle. Yine ona göre, “Hakikatin, mevcut gerçeklikte bulunması mevzubahisti; yoksa, sistemlerde değil…”

Beuys’un (t)ürettiği bu sınıflar üzeri, insancıl, hatta devrimsel farkındalık ve bireyci eylemsel tavır içgüdüsü, bugün Dünyanın dört bir yanından yükselen sınıfsal eşitsizlik ve ekolojik çıkışlı krizlerin de içinden yükseliyor. Belki de bundan, günümüzde sivil toplum kaygılı sanat eylem/işlerinin sayısı artarken, kimi kesimler de çoktan kurumsallaştırılan bu ‘yöntem’in samimiyetsizliğinden dem vuruyor.

Hal böyle iken kimimiz, bizi patron, hakim, sendika temsilcisi vb. karşısına veya sokağa döken derdinin başına vicdanı eklerken, bir diğerimiz başına adalet, öteki demokrasi, başkası insan hakları başlığını geçiriyor; ama toplanılan yer, hep o maddî manevî iktidarlarca işgal edilmiş, fiziksel veya metafiziksel kamusal alanlar oluyor.

babil-iç1

Kamusal alanlar, bugün sabit değiller. Zaten Doğa da başından beri böyle değil mi? Dikkatle bakan bir göz için, parçaların ayrışması bunca uzun süren, Dünya kadar basit bir yap-boz olabilir mi? Belki de insanlık, sosyal medyanın o kapitalizmin kovalayıp durduğu kıvrak evrimselliğiyle, bugün kamusal alanı hiç olmadığı kadar tepkisel, telaşlı ama görünür tecrübe ediyor. ‘Bilgi otoyolu’, mitinglerin otoyollarına ‘konum bildiriyor’.

Bu koşullar altında, ‘çatlaklar’, tatlı ve tuzlu olanın, soğuk ve sıcak olanın birbirine dönüşsüzce kavuştuğu bir ‘ılımlılığı’, iyimser bir umarsızlığı, adeta kapitalizmin batmakta olan Titanik’te çalınan son parçalarındaki gibi, hepimize çağrıştırıyor. Sermaye ve diplomasi, sanatı mikro ve makro boyutlarıyla kendi çıkarlarına alet ediyor ve bunu yaparken de ‘serbest piyasa’nın en vahşi sözde ilkelerinden faydalanarak, sanatçıyı sanatçıya / narsisist olanı yine kendine, soğukkanlı bir rekabetle, adeta ekolojiye yaptığı şekilde, nasılsa sonu gelmez edasıyla kırdırır bir şeffaf şiddeti üretiyor.
‘Sanata destek’ görünümü altında, maddi haddi ve boyutunu uluslararası ölçeğiyle fersah fersah aşan ve İslâm geleneğinde çok büyük bir yer tutan ‘sadaka’ / ‘vakıf’ kültürü, yerini ‘sponsor’lara veya bağıra çağıra anonslara bırakırken, akla Wittgenstein’in Altıkırkbeş Yayınevi çıkışlı Yan Değiniler kitabındaki Oruç Aruoba Türkçesiyle de söylersek, “Bir özveride bulunup, sonra da bununla övünürsen, bütün özverinle birlikte lanetlenirsin,” sözü geliyor.

Enuma Eliş, İş Bankası Yayınları, Şubat 2016

Enuma Eliş, İş Bankası Yayınları, Şubat 2016

Biraz da, Türkiye / Anadolu coğrafyasında şu günlerde ‘Destan’ kelimesi çokça zikredildiğinden olacak ki, bu konuda nereye başvurabilirim diye kendime sorduğumda, elim kitaplığımdaki eski bir cilde gidiyor: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları çıkışlı, “Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi” halkası, Talât Sait Halman’a ithafen hazırlanan ve Şubat 2016’da Bâbilce aslından F.Selim Adalı ile T.Ali Görgü tarafından çevrilen Enuma Eliş: Bâbil Yaratılış Destanı.

Tarihi kentlerin yerle bir edilerek, kutupların eritilerek, deniz ve kıta sahanlıklarının sondaj zaferleriyle, gökyüzünün bile dijital parsellerle ‘kazanıldığı’ şu günlerde, ikili, bu organik ‘destan’ı şöyle tarifliyor: “Enuma Eliş, Bâbillerin, baş tanrıları Marduk’u yüceltmek için Amurî ve eski Sümer-Akkad kavram ve metinlerinden yararlanarak yazdıkları, kapsayıcı bir dini metin ve bir mittir.

Kitapta açıklandığı üzere, Enuma Eliş metni, çivi yazılı 159 tablet ve tablet parçaları üzerinde bulunuyor. Nüshalar, Asur ve Bâbil yazı şekilleriyle (duktus) yazılmışlar. Yeni Asur ‘duktus’unda 83, Geç Bâbil duktusunda ise 76 nüsha bulunmuş ve bu metinlerden Yeni Asur duktuslu 47 Ninova nüshasının çoğu, Kral Assurbanipal’in Saray Kütüphanesi’nde ortaya çıkarılmış. Yine çevirmen-uzman ikiliden öğreniyoruz ki, eserin birinci tableti, evrenin yaratılışını anlatmakla başladığından, alanın uzmanları bu çalışmayı “Bâbil Yaratılış Destanı” olarak tarifliyor.

İşte burada, günümüz Dünyasında tatlı ve tuzlu olanın birbirine geçmesini alegorik, mitik ve semiyolojik, hatta ekolojik ve ekonomik olarak telaffuz eder bir içerik aktarılıyor:

Destana göre, “Dünya yokken, tatlı ve tuzlu sular Apsû ve Tiamat vardı. Birbirine âşık bu iki kozmik varlığın birbirine karışmasının ardından suların içinde Tanrılar Lahmu ve Lahamu yaratılır. Sonra Ansâr ve Kisâr yaratılır. Onlardan doğan oğulları Anu ise Ea’yı yaratır. Tanrıların sayısı arttıkça, aralarında çatışmalar başlar. Karşılıklı gizli planlar yapılır. Ea, Apsû ve veziri Mummu’yu öldürür. Yeni sarayında, eşi Damkina’dan oğlu Marduk doğar ve büyür.”

İkinci tablet, tanrıların çaresizliğini anlatmakla başlar. Babası Ea’nın cesaretlendirmesiyle Marduk, Tiâmat ve Kingu ile savaşmaya gönüllü olur. Karşılığında, bütün evrenin hâkimiyetini ister. Tanrılar kabul eder. İkinci, üçüncü ve dördüncü tabletler, Marduk’un düşmanlarını yenmesi ve ardından yüceltilmesi hakkındadır. Tanrıların onu kral ilân etmesinin ardından, Marduk bütün evreni yeniden yaratır ve günümüz Dünyası oluşur.

Beşinci tablet, gökyüzünün yaratılışı ile başlar. Bir ejder olarak betimlenen Tiâmat’ın parçalarından da (Örn. Beşinci Tablet, 59’ncu dize) yararlanılarak gökyüzü, yeryüzü, Fırat ve Dicle yaratılır. Bu tablette, tanrıların yaşam alanları ve görevleri, yıldızlar dünyası ve yeryüzünün yaratılışı anlatılır. Yedi kozmik bölge vardır: Gökyüzü, Ellil’in sarayı Esarra, gökyüzü ile yeryüzü arasında bulunan elâtu ve yeraltı suları sarayı ve dünyası Apsû Esgalla ve yeryüzü. Yıldızlar, ay ve güneş, ‘yüksekler’ denilen bölgede bulunur ve gözle görülebilir. Onun üstündeki Ellil’in sarayı Esarra ile göksel tanrıların yaşadığı yerler ise gözle görülemez. Sert katmanlarla, görülebilir yükseklerden ayrılır. Gökyüzü katmanlarının sayısı verilmemiştir. Yeraltı suları Dünyası belirtilirken, henüz ölüler diyarı yaratılmamıştır. İnsanlar henüz yaratılmamıştır. Beşinci tabletin doruk noktası, Bâbil kentinin kurulması ve tanrıların Marduk’u kral olarak sonsuza kadar kabul etmeleridir.

İnsanın yaratılışı, altıncı tablette başlar. İsyan eden Kingu’nun kanından, insanlar yaratılır. Tanrılar, Bâbil’in en büyük tapınağı Esagil’i inşa eder. Esagil, Marduk’un varlığıyla evrenin merkezi olur. Altıncı tabletin geriye kalan bölümlerinde ve yedinci tablette, tanrılar Marduk’un 50 adını zikreder ve ardından ona övgülerle Ea adı da verilir. Eski Çağ dinleyicisi açısından bu, eseri taçlandıran bir öğedir…” (Kitabın sunuş yazısından)

Bunca büyük çatlakların gündeme geldiği, günaşırı tarih yazmaya meraklı insanlığın kendinden hırsla geçtiği günümüzde, artık bir ‘cıvıltı’/ ‘tweet’lik ömrü kalmış Yaratılış Destanı’nın yaparak mı, yıkarak mı, kabahatle mi, kusursuzlukla mı yazıldığı soruları halen aciliyet ve kıymetini koruyor.
Dahası, birkaç gün önce Rahmi Öğdül ile de Açık Radyo’da dile getirdiğimiz üzere -inananlarına saygıda kusur etmememizi de vurgulayacağımız- kutsal metinlerin, adeta tamamının Ortadoğu’ya gönderilmiş olması da, en az taşıdıkları dillerin çeşitliliği ve Tanrı ile kul arasındaki iletişim meselesi kadar, manidar görünüyor.

Yaratılış Destanı, kimi parçaları ile halen The British Museum envanterinde. IŞİD’in özellikle bugünkü Irak, Mısır ve Suriye üzerinde yok edip yağmaladığı, ardından büyük ‘kültürel kaçakçılık suçları’na gebe bırakılan İnsanlık değerleri gölgesindeki günümüz siyasal yıkıntı ve koşullarını düşününce, acı bir avuntuyla, Batı’nın bu tür değerleri vaktiyle Doğu’ya niye kaçırdığına da sevinmemek elde değil gibi görünüyor.

Tweet’ler gibi, sıralanarak (k)alıntılanan Yaratılış Destanı’ndan, Yedinci Tablet’teki ‘saraylara lâyık’ şu bölümü (46/81), bu koşullarda tekrar okumamak elde mi?

“…Gökyüzü ve yeryüzünün Anunnaku tanrıları paylarını aldıktan sonra, Anunnaku konuşmaya başladı ve Efendileri Marduk’a dediler ki, ‘Ey efendimiz, bize haklarımızı ve özgürlüğümüzü verdin, size lâyık olmak için ne yapalım? Şanlı bir tapınak yapmak istiyoruz, senin makamın bizim evimiz olsun, orada dinlenmek istiyoruz, bir tapınak inşa edelim, orada huzurunda duralım, (inşaatı bitirip tapınağa) geldiğimiz zaman içinde dinlenmek istiyoruz; Marduk bunları işitince, gün gibi aydınlandı yüzü: ‘Bâbil’i inşa edin, istediğiniz iş o! Kerpiçten tuğla yapın, tapınağın adını koyun!’ Annunaku kazmayı vurdu, bir yıl boyunca tuğla pişirdiler, ikinci yılın başında, Apsû’nun tıpatıp aynısı, Esagil’in kulesini diktiler, Apsû’nun yüksek zigguratını inşa ettiler, Anu, Ellil, Ea ve onun (Marduk) için ev yaptılar, (Marduk), bütün ihtişamıyla huzurlarında oturdu; gökyüzündeki Esarra’ya (kadar yükselen tapınağın) boynuzlarını seyretti, Esagil işini bitirdikten sonra, bütün Annunaku kendi tapınaklarını inşa etti, gökyüzünün üç yüz İgigu (tanrısı) ve Apsû’nun altı yüz (tanrısı) toplandı, Bêl, evi olarak yaptıkları yüce tapınakta, Baba tanrılar için bir şölen verdi. (Marduk): ‘Bâbil burası! Sizin yurdunuz artık! Eğlenin burada, neşeyle oturun!, Büyük Tanrılar oturdular, bira kupaları ve fıçıları getirildi, şölen yerine oturdular, ardından içeride şarkılarla eğlendiler, Huşu veren Esagil’e de adaklar adadılar. Bütün talimatlar ve kurallar gözetildi, Tanrılar gökyüzünü ve yeryüzünü aralarında bölüştüler, elli büyük Tanrı yerlerine geçti, kaderleri tayin edecek yeni tanrılar karar vermek üzere atandı…” (s.49,50)

İstanbul'dan bir toplu konut projesi.

İstanbul’dan bir toplu konut projesi.

Yıl 2017. Eh, destanın tanığı günümüz bölgesinin, saraydan geçilmeyen Dünya başkentlerinin, sarayların durumu ve akıbeti zaten ortada. Çatlaktan bol yok adeta.

Buyurun, tüm Mezopotamya’da büyük saygı ile Milâttan Önce yedinci ilâ dördüncü yüzyıldan günümüze ulaştırılmış ‘Yaratılış Destanı’nı okuyarak, cehennemi kutlamaya.

YAZARIN DİĞER YAZILARI