'Gitsenize memleketinize!'

Cuma, 14 Temmuz, 2017
Oyunla karışık süpürge yaparken çıkmaza yeni taşınmış ailenin babası karşıma dikiliyor iri cüssesiyle ve çalı süpürgesini hışımla elimden alıyor. Ve çalı süpürgesiyle toprağa bir çizgi çiziyor. Hiddetle “bu çizginin bu tarafına geçmeyeceksin, o tarafta oyna, orayı süpür!” diyor. Gözlerindeki öfke bugün bile hâlâ o kadar canlı ki hafızamda. Yanlış bir şey yaptım düşüncesiyle korkmuş öylece duruyorum titreyerek. Ve o devam ediyor: “Hem ne işiniz var burada gitsenize memleketinize!”

Etnik veya dinsel ya da cinsel fark etmiyor ne zaman birilerinin kimliği nedeniyle hatta fiziksel görünüşü ya da uğraşısı nedeniyle aşağılandığına, alay vari sözlere, küçümsemeye maruz kaldığına tanık olsam hep o anıyı hatırlıyorum. Yaşamım boyunca bu anı hiç ama hiç peşimi bırakmadı, nasıl bıraksın ki onu etkisiz kılacak bir ortam pek olmadı ki, tam tersine, çoğun onu daha bir canlı kılan olaylar, durumlar o kadar peş peşe sökün ediyor ve hiç bitmiyor ki.

Dört beş yaşlarındaydım. Tuhaf değil mi? Hatırlanması zor yıllar çünkü, ancak başa gelen sarsıcıysa kişiyi allak bullak, darmaduman ediyorsa öyle bir hatırlanıyor ki. Hem de en küçük ayrıntısına kadar.

“KILLI BİR ELİN TOPRAĞA ÇİZDİĞİ SINIRLA KÖKSÜZLÜĞÜMÜ KÜÇÜCÜK YÜREĞİMLE İDRAK ETTİM”

Sabahın çok erken saatleri. Çıkmazın ucunda babaannemin evinin önündeki avluyu mırıldandığım bir çocuk şarkısı eşliğinde süpürmeye uğraşıyorum. Ya da süpürme oyunu oynuyorum diyelim. Çalı süpürgesi neredeyse boyum kadar, zor bela tutabiliyorum boynunu, eller kavramaya yetmiyor ki. Böyle oyunla karışık süpürge yaparken çıkmaza yeni taşınmış ailenin babası karşıma dikiliyor iri cüssesiyle ve çalı süpürgesini hışımla elimden alıyor. Ve çalı süpürgesiyle toprağa bir çizgi çiziyor. Hiddetle “bu çizginin bu tarafına geçmeyeceksin, o tarafta oyna orayı süpür!” diyor. Gözlerindeki öfke bugün bile hâlâ o kadar canlı ki hafızamda. Yanlış bir şey yaptım düşüncesiyle korkmuş öylece duruyorum titreyerek. Ve o devam ediyor: “Hem ne işiniz var burada gitsenize memleketinize!” Bu kez bir uğultudur kaplıyor içimi, küçücük aklımda sorular dolanıp duruyor: “Memleketim neresi? Başka bir yerden gelmedik ki, ben burada doğdum, biraz ilerdeki bir evde. Neden buralı değilim? Ben buralı değil miyim yoksa? Hem siz yeni taşındınız buraya, asıl siz başka bir yerden gelmediniz mi?” İtiraz etmek, o soruları muhatabına sormak elimden gelmiyor ve o arkasını dönüp gidiyor. Benimse başka şeyler kafamda dolanmaya başlıyor, sanki onun başka bir memleketin sakinleri olduğumuzu söylemesine gerekçeler ararcasına. Başka bir dil kullandığımız hemen aklıma geliveriyor mesela, ben çok konuşmasam da anladığım, büyüklerimin, mahallemizdekilerin kullandığı bir dil. Babaannem hiç konuşmuyor mesela Türkçeyi, “eşoğleşek” hariç, inat ediyor belki de. Bazı büyüklerimin adları, sanları farklı. Uyna nenem, Hato nenem var, Zlate, Zemka nenem var mesela, bazı teyzeler birbirlerine sestra (1) diye sesleniyor, bazılarına tetka (2) deniliyor Türkçe konuşulurken bile. Bunların kullandığımız dilin yanı sıra başka türden ilişkilere işaret ettiğini hisseder gibiyim parça bölük. Yemeklerimiz, şarkılarımız farklı, “kişe ide sitno rosi”, “volim tebe, volim tebe” (3) diye diye şarkılar söylüyor kadınlar. Hem bizde göbek kaynatılır, bizim evde bunu hep ben gider söylerim tetkama, saçlarımız tarandığında saç tellerini ya ateşe atmak zorundayız ya da tuğlaların daracık yerlerine tıkıştırarak saklamak, başka türlüsüne izin vermiyor ne annem ne de diğer kadınlar. İşte, böyle böyle çalı süpürgesiyle toprağa çizilen sınırı, bir yanıyla üstleniyorum, kabulleniyorum.

Böylece benim için büyümek, çizilen sınırın keskinleşmesinin, dal budak sarmasının deneyimlenmesi oldu. Tabii ki bu kadarla da kalmadı, çünkü bu, sadece benim yaşamak zorunda kaldığım bir gerçek değildi, bunu gördüm ve idrak ettim mesela. Yaşadığım ülkede pek çok insanın, bunun gibi nice sınır çizme hoyratlığıyla bir öte yanın sakini olmaya zorlanması gerçeğiyle biteviye karşılaşmak anlamına da geldi büyümek. Ve öğrendim ki sınır denilen şey bir taraflarımızı şiddetle koparıp atan bir had bildirmedir ve aidiyet denilen şey dikenli tellerden yaralana berelene zorlu bir hayatı kucaklama gayretidir. Kimi zaman bir ricata çıkar yolu. Kimi zaman dönülecek bir evin olmadığını başlangıçta istemeye istemeye sonrasında bile isteye kabul ederek yersiz yurtsuzluğu kendine yurt kılmaya yönelmektir. Ya da birinden diğerine bitimsizcesine dolaşıp durmaktır: “Şüphe ve bulunduğum yere ait olmama hissini, kendimi her zaman yanlış yerde, tam ben onu tanımlamaya ya da betimlemeye çalışırken ayağımın altından kayıp gidivermiş gibi görünen bir yerde olma hissini” yeniden yaşamaktır.

Bir tür sürgünlük pathosunu da hatırlatabilir bu anlattıklarım. Toprak gibi katı ve yeğin olan şeylerle bağ kuramama ya da çok kırılgan bağlar kurma hali. Buna karşın sahip olunan çok az şeyi kıskançlıkla kimi zaman saldırganlıkla koruma gayretinde olmak. Çift değerli bir hal yani: Dışlananın dışlandıklarıyla özel bağlar tesis ederek dışlayanlara karşı başka bir dünyayı kurma gayreti ya da başka bir dünyayı kurayım derken kendini dışlayan katılığa neredeyse benzer bir katılıkla karşılık verme tehlikesine savrulabilme. Her türden milliyetçiliğe sırtını dönmek ya da kendi dar milliyetçiliğiyle hem hal olma örneğin, böylelikle de kendi öte yanlarını oluşturmak. Meşakkatli bir hal vesselam!

Düşünüyorum da şimdi, dışlamanın içerdiği çok boyutlu şiddeti idrak edebilmek, dışlananlarla egemenin bakışına pirim vermemeye çalışarak bağ kurabilmek, her türden milliyetçi var oluşlara ve onların yarattığı sanrılara fantazmalara karşı uyanık olabilmek benim şansım olmuş. Elbette yaşanan travmatik deneyimi yüceltmek değil niyetim. Ancak, ardından edinebildiklerim aklıma düşünce boşuna yaşanmadı bu acılar dedirtebiliyorsa bana, “iyi ki yaşamışım” demesem de az biraz da olsa yaşanan, kuruculuğunu idrak ediyor diye düşünüyorum. Belki de bu nedenledir, üzerine kalem oynattığım meselelerin kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı bu sınır çizmeden mütevellit dışlama/dışlanma meselesiyle bağları var. Ya da her dili sevmenin ve yeni bir dili öğrenmenin neredeyse bir tür terapi olduğuna kanaat getirmenin, edebiyata tutkuyla bağlanmanın ardında böylesi bir deneyimden kaynaklanabileceğini düşünmem çok mu abartılıdır? Bırakın abartı olsun! Unutmayalım ki abartı sıfatı her daim sınır çizerek bizi hizaya getirenlerin sözcükçesinin mütemmim cüzüdür. Hem demezler mi “her dil bir dünyadır” diye ya da boşuna dememişler her halde roman denilen, “başka dünyalar var olabileceği için var” diye.

Affınıza sığınarak bu kez kendi hikâyemle buladım satırları. Ama dedim ya bu sadece benim hikâyem değil, belki de bu nedenle birazcık içim rahat.

(1) Kız kardeş

(2) Teyze, hala

(3) İnce ince yağmur yağıyor; seviyorum seni

 


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI