Nuriye'ye mektuplar

Perşembe, 13 Temmuz, 2017
Polisler koşarak geç geldiler ve Arjantin'de işgal fabrikasında bir pazar günü… Sonra tutukladılar Nuriye ve Semih’i… Ben onlara yazmaya devam ediyorum. Neden yazdığımı sorarsanız; Kızılderililer savaş dansının hiçbir şeye yaramadığını bilirler ama yapabilecekleri başka bir şey yoktur…

14 Mayıs -16.34

Sevgili Nuriye Gülmen, ne yazık ki yine uzaklardayım. Genel, buralardan yapabildikleriniz dışında ne olabilir ki diye düşünürken, size ve Semih’e her gün dünyanın bir parçasını yazmak istiyorum. Trevanian’ın bir öyküsünde vardı; kumsalda bir çakıl taşı alıp kadına veriyordu ve “sana dünyayı parça parça veriyorum” diyordu. Yarın geliyor ilk çakıl taşı… Dayanışma duygularımla. Sevgilerimle ve Venceremos…

16 Mayıs – 06.55

Ne kadar güzel düşünmüşsünüz. Ama göndermiş olmalısınız ilk çakıl taşını. Nerede görebiliriz?

Çok sevgiler, selamlar.

16 Mayıs…

İki kadın oturuyordu. Tahta sayılabilir bir kulübenin önüydü. Reklam panolarından, birbirinden pek alakasız büyüklükte tahta parçalarından, bazıları tahtalardan daha kalın mukavvalardan, daha doğrusu tahtaların mukavvalardan ince olmasından ve insan soluklarından yapılmıştı. Sadece fotoğraf çeksen güzel bir görüntü yakalanabilirdi. Gerçeği değil, görüntüyü çekiyordu fotoğraf makinesi. Makine işte. Yani, romantik bir rengi vardı alttan akan lağımın. Yan kulübenin önünde bir klozet duruyordu. Üstünde satılık yazıyordu. Görünmeyen şeyler daha çoktu ama. İçeride uyuyan üç çocuk, bizim Pedro, çocukların babası ve kadınlardan birinin de ve birinin sevdiği adam, gerçekten hâlâ. Mahalle mafyasının hatırı sayılır bir elemanıydı. Bir favela için yeterli parası oluyordu, kardeşi kadar durumu iyi olmasa da. Kardeşini PCS,  Sao Poulo’nun en büyük mafya grubu okutup avukat yapmıştı. İş garantisi de vardı. Bolca…

Yazmıştım ve biraz eksikti dünkü, böyle olsun bir tarafı kırık çakıl taşı; bugünkü biraz daha tam olur belki… Sevgilerimle

16 Mayıs…

Bekliyoruz öyleyse. İçten sevgi ve selamlarımızla.

16 Mayıs – 14.47

Yanardağ yeni patlamıştı. Külleri savurmuştu dağlara. Turistler yalnız bırakıp gitmişlerdi bu yüzden Patagonya’yı. Bizim için güzeldi. Boş bir kulübede kalabiliyorduk. Yanardağ ve külleri iyi bir şeydi yani. Eh tabii üstüne yağmazsa. Bir kaç dağcı yürüyordu yukarı. Palet gibi kar ayakkabıları vardı, kalın paltoları, havalı marka isimleri okunuyordu görünen yerlerinde. Biz Merve ile yürüyorduk, kot tişört filan. Onlara gülüyorduk arada. Elbiselerini zor taşıyorlardı. Tırmandıkça küller azaldı, kar çoğalmaya başladı. Kuşlar yanardağ küllerini izliyorlardı, biz de onları. Uzun gagalı su kuşları vardı, uyduruyorum tabii su kuşu olduğunu. Ne bileyim, harika göller vardı aşağıda, masal gölleri gibi, her an içinden masallar çıkacak; “belki kül kuşudur” dedi Merve. El ele tutuşup geçiyorduk artık bazı yerlerde, buz tutmuştu küller sanki hiç tutuşmamış gibi, kayıyordu yer, çok dik değildi ama kaydığında oldukça kayardın, 400-500 metre kadar dağa göre biraz bize oldukça. Birimiz geçip kendimizi sağlama alıp diğerimizi tutuyorduk, kar elbiselilere artık pek gülmüyorduk, biraz da kar yapıyordu ama buz üstünde soğuktan eriyordu kar. “Benim yükseklik korkum var” dedi Merve, “dönsek mi?” Ha bir de o var değil mi, dönmek. Yine gülüyorduk, bu sefer kendimize. İki yar arasında birikmiş kar çıktı karşımıza. O kadar güzel parlıyordu ki karın küçük halleri, kül kuşu gagalamış gibi pek ufak ama pek çok parlak. Dudaklarına sürünce sim sürmüş gibi oluyordun. Sürdüğümden değil, düştüğümden biliyorum. Dünyanın bir başka tarafında ama aynı parlıyor işte. “Bu sefer geçemeyiz” dedi Merve. Buz değildi ama sert bir kar yoluydu. Yol bizim deyişimiz, bildiğin dağ. Durduk biraz. Arkadan kar elbiseli, kar ayakkabılı adam geldi. Ayaklarını derin derin basıp bize ayak izlerini bıraktı. Oradan yürüdük. Bize güldü…

18 Mayıs – 16.00

Çeltiklere salyangoz dağıtıyorduk. Kore dağlarında bir köydü. Belki tabakanın kaldığı. Kimyasal ilaç kullanmak yerine çiftçi sendikası dağıtıyordu salyangozları. Bir gece önce birlikte kaldığımız çiftçi ile salyangozların sosyalist olduğuna karar vermiştik. Galiba, çünkü hiç ortak dilimiz yoktu ama işaret dili vardı işte sıkılmış yumruklar, havada birbirine tutunan eller ve pirinç rakısı. Salyangozlar bize aldırmıyorlardı. Çeltik üstüne yapışıp yavaşça ilerliyorlar ve zararlıları yiyorlardı. Yavaştılar ve bu yüzden kapitalist değillerdi. Etrafımız ilaçlanmış çeltik tarlaları doluydu. Salyangozlar yavaştı ama kanseri yiyordu…

19 Mayıs – 12.12

Kosta Rika’da şelaleye yakın bir yerde kalıyorduk. Sesi geliyordu ve daha çok gece. Etrafta hiç ses yoktu ama neden böyle bilmiyordum. “Güneşin sesi bu” diyorduk biz, şelalenin üstüne düşünce az sesleniyor artık ama şelale de onu soğutuyordu. İçine girince “al sana bedenin” diyordu su. Farkına varıyordun, mesela bacağın var. Çünkü bazıları bunu bilmezler; bacaklarının olduğunu. Otomobil canlısıdırlar, hız ve iktidarın ensest çocukları, erkekleştiren direksiyon müptelaları… Kullanılmayan apandisit gibi güdük kalır bacaklar ya da bazılarınınki, acaba çoğunluk mu desem düşünce yetileri gibi ama buna fayda etmez şelalenin soğuk suyu, belki bir an yaşıyorum duygusu ki bu çok önemli, bazen içindeki devleti atar dışarı. Devletsiz toplumdan önce devletsiz insan olursun, yani Yüksel Caddesi’ndeki  şelaleler gibi…

20 Mayıs – 00.57

Cambridge’de takılıyordum. Her gün kahveyi termosa koyup resim galerisine gidiyordum. Birisinin karşısına geçip oturup kahvemi içiyordum. Van Gogh vardı bir kaç tane, iki tane Cézanne ve Matisse galiba yine 2-3 tane…

Müze bekçilerine takmıştım. Hangi resmin başında duruyorlarsa ona benziyorlardı. Trevanian diyordu, “bazı meslekler iz bırakır, marangozların kesik parmakları gibi” ve ben ekliyordum “öğretmenler yüksek sesle konuşur ve cümle sonunu söylemezler, beklerler tamamlasınlar” diye. Müze bekçileri de böyleydi. Mesai saatleri gibiydiler, bazen bir natürmort, bazen geniş kalçalı bir 16’ncı yüzyıl resmi. Bir de İngiliz ressam vardı, unuttum adını, hep gül resimleri yapmıştı. O salonu çok sıkıcı buluyordum. Kahve soğumuşsa, sadece orada oturuyordum. Daha sıkıcı yapıyordu soğuk kahve. Sıkıcı olması iyi bir şeydi ama hayatı daha uzunmuş gibi hissettiriyordu. Bu resimlerin başında bir kadın vardı. Aynı o güllere benzemişti ama gerçekten öyleydi.

Bir gün yanına gittim. “Yarın otostopla Avrupa’yı gezmeye çıkıyorum. Benle gelmek ister misin?” dedim. Bir an durdu. “Yok, teşekkür ederim” dedi.

Provoke ettim. Gülün yanına, gitmek ektim…

21 Mayıs – 22.26

Matbaanın arka kapısından kitapları çıkarıyorduk. Dış kapının içine yığmıştık hepsini. Kamyonet gelir gelmez koşarak yüklemeye başladık. Dört kişi sopalarla bizi koruyordu. Yüzlerinde maske vardı. Bir piqueteros-barikatçılar grubuydu. Adlarını bilmiyordum ama amblemleri yola atılmış lastiklerin yakılmasıydı. 2 bin kitap vardı. Hepsi taze kağıt kokuyordu. İcra memurları ve polisler gelmeden çıkartmalıydık yoksa işgal fabrikası hayatta kalamazdı. Pankart asılıydı, kapıda “İşgal et, Diren ve Üret.” Yükledik. Kapıya tekrar barikat kuruldu. Barikatçılar yine yollarda lastik yakmaya gittiler. Polisler koşarak geç geldiler ve Arjantin’de işgal fabrikasında bir pazar günü…

Sonra tutukladılar Nuriye ve Semih’i… Ben onlara yazmaya devam ediyorum.

Neden yazdığımı sorarsanız; Kızılderililer savaş dansının hiçbir şeye yaramadığını bilirler ama yapabilecekleri başka bir şey yoktur…

YAZARIN DİĞER YAZILARI