Kont Sandviç

Pazar, 9 Temmuz, 2017
Cambridge’de sandviç müzesi vardı. Kont Sandviç sürekli kâğıt oynadığından masada, yemek yemeğe gitmiyordu. Bu yüzden ekmek arası bir şeyler yiyordu. Adını bu yüzden ondan almıştı, Sandviç. Şaka yapmıyorum biraz para verip evini dolaşabiliyordunuz Kont’un.

Cambridge’de sandviççide çalışıyordum. Güzel bir şeydir insanları doyurmak. Sadece hazır sandviç satmıyordu dükkân. Ekmeğin karnını yarıp gelenler ne istiyorsa onlardan koyuyorduk. Bizim sokak başlarındaki işportacı kahvaltıcılar gibiydi biraz. Özellikle öğlenleri tıklım tıklım oluyordu. Mark, dükkânın sahibi İngiliz, parayı alıp arkaya bağırıyordu; “Ton balığı, mayonez, salatalık, siyah ekmek, biraz limon ve az tuz” diye mesela. Biz arkadakilerden biri bunu üstleniyor, yapmaya başlıyordu. Hepsinin sırası olurdu, yoksa güzel olmazdı. Güzel olmayan bir şey yapmak istemem. Önce mayonez ekmeğe bulaşmalı, ton balığı, şimdi limon ve tuz, sonra salatalık biraz daha limon ve tuz… Elimde sandviç dışarı çıktığımda, bekleyen herkes bana bakıyordu. 15-20 kişi oluyordu bazen. Şöyle bir havaya kaldırıyordum sandviçi, herkesin kafası tenis maçındaki gibi onu takip ediyordu. Bir an duruyordum, yutkunuyordum, herkes sandviçe bakmaya devam ediyordu ve içinde ne varsa sayıyordum. Biri el kaldırıyordu. Onun dışında herkes şansına küsüyordu.

Bir fotoğraf makinesi bulup, –o zamanlar cep telefonu filan yoktu ve sadece Japonlar her yerde fotoğraf çekebiliyordu.– bu anı çekmeye başladım birkaç gün gizlice. Çok değil her gün 3-4 fotoğraf. Güzel bir sergi olur diye düşünüyordum. Bana öyle geliyordu. Adını ‘Godot’yu beklerken’ filan koymak istiyordum. Güzel çıkmadı fotoğraflar ve fotoğraf makinesi yağlandı ve biraz da tuz… Tate Modern’de eserim sergilenemedi böylece. Yağlı şeyleri pek sevmiyor Avrupalılar galiba. Gerçi sonra Tate galeride bir başka eserimi sergileme düşüncem oldu ama onu da başaramadım. Bu daha iyi fikirdi bence. Bir arkadaşıma sanat eserlerinin arasındaki ‘Exit-Çıkış’ yazan tabelanın altına isimlerimizi yazmayı önerdim. Kabul etmedi. Yakalanırsak sınır dışı ediliriz, dedi. Sanat cüret ister, anlamıyor bizim Türkiyeliler…

Cambridge’de  sandviç müzesi vardı. Kont Sandviç sürekli kâğıt oynadığından masada, yemek yemeğe gitmiyordu. Bu yüzden ekmek arası bir şeyler yiyordu. Adını bu yüzden ondan almıştı, Sandviç. Şaka yapmıyorum biraz para verip evini dolaşabiliyordunuz Kont’un. Ben gitmedim. Belki kesilmiş ekmekler ve dilimlenmiş salamlar sergileniyordur. Fakat sandviçin doğum yerinde sandviç yapmak da az iş değil yani. Herkes çok seviyordu sandviçlerimi. Sadece lezzetli olduğu için değil, bedava verdiğim içindi bu. Birincisi bazı arkadaşlar kalabalıkken doğrudan geliyorlardı. Hiç kasaya uğramıyorlardı. Ben onlar için, daha önce ne istemişse çıkıp, bağırıyordum. O elini kaldırıyordu, veriyordum, gidiyordu. Devrimden sonra sandviç dükkânları böyle olacak zaten. Parayla ellerimiz kirlenmeyecek…

Öğlen 3’te kapanıyordu dükkân. ’O gün yapılan bir sandviç ertesi gününe kalmaz ilkesi’ vardı. Ben herkesin daha önceki siparişlerine göre yapmış oluyordum. Tesadüfen. Çayırda Türkiyeliler beni bekliyor oluyordu. Onlara götürüyordum önce. Ardından Stephen Hawking’le  birlikte fizik çalışan bir Alman vardı ya da bedava sandviç yemek için bana öyle söylemişti. Onun ikinci kattaki odasına pencereden fırlatıyordum. Benimle aynı binada oturan İspanyol arkadaşlara geliyordu sıra. Apartmana girdiğimde, koridorda sokakta bulduğumuz turuncu bir piyano vardı. Onun tuşlarında elimi dolaştırıyordum. Bir sanatçı ruhu var bende, en az sandviççi ruhu kadar. Hepsi kapıya çıkıp beni bekliyordu. Üste çıkana kadar herkese dağıtıyordum. Hangi sandviç siparişi vermişlerse… Dedim ya insanları doyurmak keyifli  bir şeydir.

Ne zaman ki Mark’ın yanından ayrılıp yola düşüyordum, herkes çok üzülüyordu. Beni özlemeleri için yeterli gerekçeleri vardı…

YAZARIN DİĞER YAZILARI