Tercihsiz tercih ya da amor fati

Cuma, 7 Temmuz, 2017
Doğduk ve yaşıyoruz ve evet öleceğiz. Hayatın kendinden menkul olarak kendi başına bizi yaratması ya da desteklemesi söz konusu değil. Bu temel gerçek bizim kaderimiz, kaçarı yok. Ancak hayatı, yaşadığımız dünyayı yaratan bizleriz. Uygunsuzsa katlanılmazsa bu hayat, bu dünya, bu uygunsuzluğu, katlanılamazlığı yaratan bizleriz.

Kötü, çok kötü zamanları yaşıyoruz. Bu duruma ilişkin kendi meşrebimizce belki sık sık belki arada sırada bu kötülükler içinde yaşamanın zorluğunu, ağırlığını vurgulayıp “iyi ki bunları görmedi” diyerek ölmüş olan yakınlarımızın, sevdiklerimizin şanslılığından dem vuruyoruz ya da doğrudan “keşke doğmamış olaydım” diyerek doğmuş olmaya serzenişte bulunuyoruz. Ya da gündelik hayatın hay huyunda sökün eden hayal kırıklıkları karşısında “keşke doğmayaydım da bunları görmeyeydim” sözleri dökülüveriyor ağzımızdan. Evet, ölmüş olmayı onaylamakla doğmamış olmayı istemek aynı şey değil elbette, ancak yine de ortak bir noktaları var: Yaşamayı istememek.

“YAPMAMAYI TERCİH EDİYORUM”

Herman Melville’in Kâtip Bartleby adlı bir eseri vardır. Bu eserin ‘pasif direniş’, ‘sivil itaatsizlik’,‘kapitalizmin çalışma koşullarının insanı ne hallere soktuğu’, ‘yabancılaşma’, ‘psikopatoloji’, ‘absürdlük’ vs üzerinden pek çok dikkate değer analizi mevcut. Ancak, bu eser beni asıl olarak doğmamış olma isteğine dair imalarıyla etkilemiştir. Eserin bu yönüyle beni etkilemesinde, J. L. Borges’in eser hakkında “evrenin gündelik ironilerinden biri olan gerçek faydasızlığı gösteren üzücü ve gerçek bir kitaptır” saptamasının da payı var kuşkusuz.

Bu kısacık eserin şöyle bir öyküsü var: Noterlik de yapan bir avukatın yanında çalışan ve asıl olarak orijinal belgeleri kopya etmekle görevli kâtip Bartleby, işe başladıktan kısa bir süre sonra kendisinden belgelerin orijinalleriyle kopyalarını karşılaştırmaya yardım etmesi istendiğinde kısa ve net bir yanıt verir: “Yapmamayı tercih ederim”. Her ne kadar bu yanıt, avukatın şaşkınlığa ve dehşete düşmesine sebep olsa da aşikâr bir tepkiyle karşılaşmaz. Kendisinden kopyalama dışında, belgeleri kontrol etmek, postaneye evrak götürmek gibi ayak işleri için yardım istendiği her seferinde kâtibin yanıtı hiç değişmez. Ve günler böyle geçerken bir gün belge kopyalamayı da “yapmamayı tercih ederim” yanıtıyla karşılar. Artık zamanını masasının başında penceresinin baktığı tuğla duvara bakarak geçirmeye başlar. Avukatın kendisine başlarda anlayışlı bir edayla sonrasında öfkesini dışa vuran sözcükler kullanması kâtibin tavrında hiçbir değişiklik yaratmaz, o her seferinde yapmamayı tercih eder. Karşı karşıya kaldığı durumu kendince anlamlandırmaya çalışıp bu davranışı mazeretlerle savuşturan avukatın kâtibe karşı duyguları acımadan giderek tiksintiye doğru yol alır. Tiksintiye yol açan şey, kâtip Bartleby’nin hemen fark edilemeyen kibrinin, kendi halinde olma tavrı ve kayıtsızlığının avukatı bir tür atalete sürükleyip onu evcilleştirmiş olmasıdır. Değişik duygular ve düşüncelerde gezinen avukat, ‘kaçınılmaz olanı metanetle karşılama’ inancıyla kendinde bir ruhsal dengeyi sağlar sağlamasına da kâtip Bartleby, işten çıkarılma da dâhil her türden girişimi “yapmamayı tercih ederim” diyerek boşa çıkaracak, avukatın bürosunu taşımasına rağmen büroyu terk etmeme ısrarı sonucunda hapishaneye atılacak, orada da yapmamayı tercih ederek kısa zamanda hayata gözlerini yumacaktır. Eser, ölümünden sonra kâtip hakkında daha önceleri postanenin ‘sahipsiz mektuplar dairesi’nde çalıştığına ve söz konusu mektupları tasnif ederek yakmakla görevli olduğuna dair söylentiyi duymuş olan avukatın “Vah Bartleby! Vah insanlık!” nidasıyla sonlanır.

Şüphesiz ki biteviye aynı sözcükleri bir yerden bir başka yere taşımak hiçbir doyuma yer vermez, bu nedenle de katlanılamaz bir şeydir. Bunun karşısında Bartleby’den yapması istenilen diğer şeyler de hakeza. Anlamsız bir koşuşturmanın içinde debelenip durmanın hiçbir çekici yanı yoktur özetle. Sonu ölüm olan bir yolu yürümenin ne anlamı olabilir ki eğer geleceğin başka türlü olabileceği umudunu taşıyan biri veya dindar bir kişi değilsek? Hem Hume da yıllar öncesinden demiyor muydu hayatın kendine has bir anlamı yoktur diye? Ve ona anlam atfedenin bizler olduğunu? Ya da yaşamanın bizi gerçek bir doyuma ulaştırmasının mümkün olmadığını, bu nedenle de hiçbir bağlanmanın bir değerinin olmadığını, ama bu bilgiye ulaşmanın ve bu bilgiyle bütün olumsuzluklara karşın yaşamayı istemenin insani olanın gerçeği olduğunu söylerken bizi neye ikna etmeye çalışıyordu Schopenhauer? İstemenin özgürlük olduğunu ve bunun her şeye gücünün yettiğini. İşte her seferinde “yapmamayı tercih ederim” diyen Bartleby istemeyi istememektedir bir bakıma, tercihsiz bir tercihle doğmamış olmayı istediğini vazetmektedir tekrarladığı bu cümleyle. İronik olan doğmamış olmayı istemenin ancak doğmuş olmakla mümkün olabilmesidir. Doğmamış olmayı istemek ölümü istemekten çok daha radikal bir hale işaret eder. Kahramanımız sonuçta kendini ölüme teslim etmiş gibi görünür, oysa yapmamayı tercih etme tavrı, doğmuş olmanın ve ölmenin ortadan kaldırılması arzusuna işaret etmektedir sanki daha çok. Nitekim hapsedilmesinin hemen öncesinde, boşaltılan büronun merdivenlerini terk etmeye direnirken avukatın ona iyi gelebileceğini düşündüğü uğraşlarla onu ikna etmeye çalışması karşısında “ben sabit olmayı seviyorum. Ama özel bir tercihim yok” yanıtını verir. Bu yanıt, hiçbir şeyin hayalini kurmama hayalini, hiçbir şeyi arzulamama arzusunu ima etmektedir bir bakıma. ‘Sahipsiz mektuplar dairesi’ndeki deneyim Bartleby’yi yaşamanın asıl olarak ne olduğunu bilir hale getirmiştir, o artık hayatın esasen ne olduğunu bilmektedir. Doğmamış olmanın çok daha iyi olacağına karar vermiştir, en nihayetinde bütün uğraşlar ölüme koşmaktadır. Âlimi mutlak bir mertebeye tırmanmıştır, yıkıcı sonuçlara yol açan bir mertebeye. Burada artık alternatif düşüncelere, değerlendirmelere yer yoktur. Eserin son cümlesindeki yazıklanış sanki bunu yankılar.

YA DA AMOR FATİ

Doğduk ve yaşıyoruz ve evet öleceğiz. Hayatın kendinden menkul olarak kendi başına bizi yaratması ya da desteklemesi söz konusu değil. Bu temel gerçek bizim kaderimiz, kaçarı yok. Ancak hayatı, yaşadığımız dünyayı yaratan bizleriz. Uygunsuzsa katlanılmazsa bu hayat, bu dünya, bu uygunsuzluğu, katlanılamazlığı yaratan bizleriz. Yarattığımız ve peşinden koştuğumuz kültürel ideallerle onu bu hale biz ve bizim edimlerimiz getirdi. Böyle böyle kaybedilen bir dünya oldu bu.

Doğmamış olmayı istemek, dolayısıyla hayatın yaşanmaya değer olmadığı ya da tersine hayatın yaşanmaya değer olduğu kendiliğinden karşımıza çıkıveren inançlar değildir. Devraldığımız, sahip olduğumuz değerlerle vücut bulurlar. Belli şeyleri yasak ederek belli bir biçimde eylemeyi vazederler ve edimlerimize rehberlik ettikçe hâkim olurlar. Bize devredilen bizim sahiplendiğimiz düşünce ve değerleri eleştirel bir süzgeçten geçirip yeniden değerlendirmeden kaybedilen bir dünyaya karşılık yeni bir dünya mümkün olamayacaktır o zaman bizim için. Yani alternatifimiz var. “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız/ve devam ediyor başkalarının suçlarıyla” diyor ya şair. İşte bu gerçeğe karşılık, başkalarının aşkla aslında gözü dönmüşçesine diğer herkesi ve her şeyi yerle yeksan edişlerinin parçası olmak yerine, başkalarının suçlarını üstlenmek ve onlara ortak olmak yerine, hayatın yaşanılabilirliğine katkı yaparak birbirimiz için yapabileceklerimize güvenle yol alabiliriz. Yeter ki hayata dair öne sürülmüş her önermenin yasaklama işlevi görebileceğini, talimatlara dönüşebileceğini unutmayıp ona göre eyleyelim.

Bizi yaşamdan bıktıracak hale getiren, yaşamayı değil yaşamayı istememeyi biteviye önümüze süren bir coğrafyada bu hiç de kolay değil. Hemen akla geliveren şu iki örnek bile işimizin hiç de kolay olmadığını gösteriyor: Düşünsenize “ay çok güldük, başımıza kesin kötü bir şey gelecek!” inancının benzeri başka yerlerde bu kadar hâkim midir acaba? Gülmenin, keyfin hep gölgelenerek usulca yasaklanması değil midir bu? Ya da giderek daha da hâkim olan kadınları tahrik unsuru derekesine düşüren vaazları hatırlayalım. Oysa güzel, hoş bir kadından, bir erkekten tahrik olmanın nesi kötü? Karşılıklı birbirini isteyen iki insanın sevişmesindeki güzelliği nasıl reddederiz? Sevişmenin güzelliğini yaşayamadığımızdan ve bunu yaşatmamak için de elimizden geleni ardımıza komadığımızdan dolayı değil midir yaşamakta olduğumuz felaketlerin önemlice bir kısmı? Size de böyle gelmiyor mu ne dersiniz?


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI