Organize işler ve imam - cemaat diyalektiği

Perşembe, 29 Haziran, 2017
Bir hadisenin "organize" olması için illa siyah takımlı ve kara gözlüklü adamların loş bir salonda toplanıp kararlar almaları, birilerine telefonla talimat vermeleri şart değil. Böyle olan "organize işler" de var elbette ama çoğu daha basit bir "imam - cemaat diyalektiği" ile işliyor. "İmam" hedefi işaret ediyor, hangi cepheden saldırılacağını, taarruzun şiddetini öğretiyor ve "ilgililere" de teşvik edilecek ve müsamaha gösterilecek şeyler konusunda örtülü tavsiyelerde bulunuyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun başladığı Adalet Yürüyüşü hedeflenen mesafenin yarısını geçti. Görünen o ki; hedeflenen etkinin de en az yarısı aşıldı. Hem toplumun çeşitli kesimlerinden gelen destek ve katılımlar, hem de yürüyüşün iktidarda yarattığı rahatsızlıktan, yürüyüşün etkisinin giderek arttığı kolayca görülebiliyor. Büyük bir ihtimalle yürüşün son haftası çok daha canlı ve belki de tartışmalı geçecek. Bir yanda hâlâ istişareler, heyetler, şartlar hakkında konuşanlar ve “eleştiri” enerjisini hiç kaybetmeyenler var ama bir yandan da hadisenin kendiliğinden akan tarafı giderek büyüyor. Daha değerli olan da bu kendiliğinden akan tarafı aslında. Çağrılıp gelenlerden çok, kopup gelenler canlandırıyor yürüyüşü. Gösterilen tepkiler açısından ise durum tam tersi. Kendiliğinden yaşananlar demokrasinin cilveleri veya daha iyimser bir zorlamayla “renkliliği” diye not edilebilecekken, “organize” olduğu aşikar olan “tepkiler” yola dökülen gübreden daha pis kokuyor ve daha kötü iz bırakıyor.

Bir hadisenin “organize” olması için illa siyah takımlı ve kara gözlüklü adamların loş bir salonda toplanıp kararlar almaları, birilerine telefonla talimat vermeleri şart değil. Böyle olan “organize işler” de var elbette ama çoğu daha basit bir “imam – cemaat diyalektiği” ile işliyor. “İmam” hedefi işaret ediyor, hangi cepheden saldırılacağını, taarruzun şiddetini öğretiyor ve “ilgililere” de teşvik edilecek ve müsamaha gösterilecek şeyler konusunda örtülü tavsiyelerde bulunuyor. Artık cemaate düşen gereğini yapmak, hatta biraz da sıvamak… Belki, cemaat harekete geçmeden önce “bazı abilerden” izin istiyordur, belki “bazı abiler” de kulaklara “memnun olunacak” eylem ilhamları fısıldıyordur. Organizasyonun ikinci kısmı ise, verilecek “görünür” tepkinin yönetilmesi, dökülenin fazla “sıvanması” durumuna karşı fren mekanizmasının çalıştırılması ve medya eliyle hadisenin meşrulaştırılması gibi alan ve algı faaliyetlerini içeriyor. Kendiliğinden gibi gösterilebilen organize işler mekaniği.

Adalet Yürüyüşü’yle eş zamanlı olarak “organizasyon” da en üst seviyeden başladı. “Yüzde elliyi evde zor tutma” söylemiyle palalılara görev celbi çıkartıldığı gibi, “yürüyüşe izin verilmesinin lütuf olduğu” söylenerek “sivil” reaksiyonlara çağrı yapıldı. Görevi hızlı kavrayan ve artık politik pozisyonunu Süleyman Soylu ile yarış biçiminde tarif ettiği anlaşılan Bahçeli, “karşı yürüyüş” başlarsa nerede karşılaşılacağını soran tuhaf bir mesaj attı. Ama Başbakan ve AKP medyasının yürüyüşü alaya almak ve küçümsemek konusundaki gayretkeşliği öne geçti ve arzu edilen “organizasyon” biraz gecikti. Bahçeli’nin merak ettiği karşılaşma ancak ikinci haftada Düzce’de gerçekleşti. Önümüzdeki günlerde, belki CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’nun istihbaratını verdiği gibi birinci tür “organize işler” eliyle, belki de “kendiliğinden görev edinen” cemaat marifetiyle sahneye konulan daha fazla vakayla karşılaşılabilir.

Bazen “gecikmiş organizasyonların” etkileri beklendiği gibi olmayabilir, hatta tam tersi etkiler yaratabilir ama “organize işlerin” yürüyüşe sızması tehlikesini de hafife almamak gerek. Özellikle Kandıra’dan sonra HDP’nin, en azından Ahmet Türk’ün bireysel inisiyatifiyle yürüyüşe katılması “organizasyon” hevesini tazeleyecek, saldırı yönünü de biraz değiştirecektir. “Kim için yürünüyor?” sorusu yenilenerek “imal edilmiş” tepkilere altlık yapılacak. Benzer bir etkinin, Meral Akşener’in kendi seçim çevresi olan Kocaeli’nde yürüyüşle temasa geçmesi halinde de, tersinden yaşanması olası. İktidar bu konjonktürde (kendisinin hiç hissetmediği hatta tanımadığı) “yan yana görünme mahcubiyetini” kışkırtarak muhalefeti “bozma” zemini bulabilir. 16 Nisan’da olduğu gibi normal şartlarda çok da etkili olamayacak, olmadığı açıkça görülmüş bu hamlenin, endişe edilmesi gereken tarafı, yürüyüş ahalisinde de hâlâ müşteri bulma olasılığının ortadan kalkmamış olması. Riski artıran da, çareyi üretecek olan da yine imam – cemaat diyalektiği.

CHP yıllardır tam olarak nasıl bir politik fayda sağladığı belirsiz “sağ seçmenle temas” hevesi yüzünden “bize ne derler” hassasiyetinin yarattığı hücrede kalmaya gönüllü oldu. Anayasaya aykırı dokunulmazlık kararına evet; adalet ve demokrasi yok diye yürüdüğü memleketine bu konuda uyarı yapan Avrupa Parlamentosu kararına hayır dedi. Olmadık yan yanalıklar sergileyip, olmadık mesafeler icat etti. “Bana ne derler” diyerek geri durduğu her pozisyonda uğradığı zarar, korkulan denildiğinde (ki zaten her durumda diyorlar) uğrayacağı zarardan hep daha fazla oldu. En azından, defalarca kullandığı “kaçınma” seçeneğinin somut bir fayda sağlayamadığı tekraren görüldü. Bir kere de korkmamak denenebilir. Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlık kararında olduğu gibi tutarsızlıkta ısrar yerine, cesaret hamlesini erkene alması, “gaz verme” işini iktidara bırakıp, “gaz alma” işini üstlenmeyi bırakması, “herkes için adalet” sözünü bir savunma cümlesi olmaktan çıkartıp bir aksiyon sloganına dönüştürmesi gerekiyor. Bir başka yol da, adalet isteyenlerce yürüyüşün “kendiliğinden” akışının “siyaset bürokrasisinin” önüne geçmesi.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI