Etik ve demokratik açıdan sivil toplum ve 'Adalet Yürüyüşü'

Çarşamba, 21 Haziran, 2017
Yaşadığımız ara rejim sürecinin törpüleyip işlevsiz kıldığı, toplumsal ve siyasal yaşamda ancak eser miktar rastladığımız demokratik unsurları yeniden kurup güçlendirmek zorundayız. Bu nedenle kıymetli her muhalif duruş.

Güçlü bir demokrasi için denge unsuru olarak sivil toplumun meselesi, reel politik ya da “fayda” olabilir mi?

Bu soruya verilecek ilk veya en yaygın cevap “demokrasi mi var ki sivil toplumun denge unsuru rolünden söz edelim” şeklinde olacaktır, muhtemelen. Ancak böylesi sitemkar itirazlar bile demokrasi arayışının göstergesi. Yüzde 51 “evet” oyuyla getirilen yeni hükümet sistemi, bir kere daha demokrasiden geri adım atılışı. Eskisinden farklı olarak darbeyle gelmeyip halkoyuyla kabul edilse de bir “ara rejim/kara rejim” sürecinden geçtiğimiz açık. OHAL kararnameleriyle yani yargı denetiminden sıyrılmış idari yetkiler ve siyasi iradenin keyfiliği açısından, yakın geçmişteki ara rejimlerle örtüşmede süreç.

Ara rejim açmazından kurtulmak istiyorsak, bir muhalif duruşun az çok demokrasi talebi dillendirmesi gerek. Yeniden ve eskisinden daha güçlü bir demokratik sisteme evrilme arzusu ise eğer bir muhalif duruş, evrensel demokrasi kriterlerine uygun adımlarla yürünmeli bu yol. Siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri, topluma karşı sorumlulukları ve işlevleri yönünden kendi konumlarını iyi tanımlamalı.

Sadece devletler arası ilişkiler değil artık ülke içinde hükümet politikaları ve partiler arası rekabet de hep “reel politik” kaygılar düzleminde ele alınmakta. Siyaset ile ahlak arasına kesin bir ayrım getiren, Makyavelizm’in icadı reel politik hakim, siyaset arenasına. Siyasal kararlar gücün gereklerine göre tasarlanmış, başarı odaklı politikalar, her zaman. Partilerin adı ve siyasi yelpazedeki konumu farklı olsa da değişmeyen bu yaklaşım üstelik sadece bizim ülkemize özgü değil. İyi işleyen Batı demokrasilerinde de, adı demokrasi olsa bile yarı feodal yönetimlerde de durum bu. Neoliberalizmin hakimiyetindeki günümüz dünyası, “en yüksek mümkün faydayı” ilke edinmiş siyasi partilerin toplumsal karşılık bulduğu, revaçta olduğu bir yer.

Gelişmiş Batı demokrasileri, iktidarı ve muhalefetiyle fayda eksenli, faydayı ilke edinmiş partilerce oluşturulmuş başarı odaklı politikaların, insanı ve ahlaki değerleri öğütmesini bir nebze önleyebiliyor. Bağımsız ve yansız yargıyla, güçlü yasama organıyla denetlenebiliyor yürütme organı ve genel olarak siyaset sahası. Özgür basınla ve sivil toplumun aktif katılımıyla dengelenebiliyor siyasetin, her ne pahasına olursa olsun kazanma arzusu. Yaşadığımız ara rejim sürecinin törpüleyip işlevsiz kıldığı, toplumsal ve siyasal yaşamda ancak eser miktar rastladığımız bu demokratik unsurları yeniden kurup güçlendirmek zorundayız. Bu nedenle kıymetli her muhalif duruş. İnsani ve ahlaki olanı güçlü ve başarılı olandan daha kıymetli kılma çabasına dayalı sivil toplumun muhalif duruşu, iktidara karşı başarı kazanmayı hedefleyen, iktidar olma çabasına dayalı muhalefet partilerinin siyasi faydayı gözeten muhalefetinden farklı olduğu için kıymetli. Ve demokrasi için muhalif siyasi partiler ne kadar gerekliyse iktidardan da muhalefetten de bağımsız muhalif sivil sesler de o derece elzem. Zira güçlü parlamento ve bağımsız yargıdan yoksun ülkemiz şu an siyasi partilerin iktidar kapışmasıyla çiğnenen ahlaki değerleri ve insanı gözetecek sivil toplumun hakem rolüne de muhtaç. Sivil topluma hak ihlalleriyle mücadele yanı sıra bir de erdemi önceleyen, rekabetin dışında bir siyasi duruş düşmekte artık.

Sivil toplumun siyasete ahlaki değerleri dayatması gerekirken siyasetin, başarı odaklı ve ahlaki değerlerden arındırılmış anlayışa dönüşmesine fırsat verilmemeli. Evet, CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne sivil toplum örgütlerinin kurumsal katılımı beklentileri baştaki soruyu oluşturdu zihnimde. Zamanlamasından dokunulmazlık yasasına değin CHP politikalarıyla ilgili bütün sakınca ve çekinceler bir yana bırakılsa bile etik açıdan sivil toplum katılımı, demokrasinin geri getirilmesine değil eski yozlaşmış demokrasi olgusunu yeniden başlatacak kısır döngüye hizmet eder ancak.

Sivil toplum örgütleri faydayı ilke edinmiş siyasi partilerin hepsinin karşısında ilkeyi kalıcı fayda gören, ahlaki siyaset üreten demokratik kurumlar olarak yaşamını sürdürmeli.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI