‘İdam vaadi’ ne oldu ya da ‘kıdem tazminatı caiz mi’?

Çarşamba, 14 Haziran, 2017
Bir ucunda Katar Emiri'ne lejyon göndermeyi savunan ‘ultra ulusalcı’ Aydınlıkçıların, diğer ucunda “Kıdem tazminatı caiz değildir” diye fetva veren Cübbeli’nin durduğu tuhaf ve tekinsiz bir koalisyon görüntüsüyle karşı karşıyayız…

16 Nisan 2017 günü akşam saatleri… Ülke, Yüksek Seçim Kurulu’nun “bu referandumda mühürsüz oylar da geçerli” kararının ‘gölgesi’ altında oturmuş, ‘Evet’ oylarının yüzde 65’lerden yüzde 51’e doğru serbest düşüşle düştüğü ‘ilan edilen sonuçlar’ı izlerken iktidar temsilcileri alelacele ‘zafer’ konuşmaları yapmaya başlıyorlar. Konuşması beklenen ‘esas kişi’ olan Erdoğan da YSK’nın sonuçlara ilişkin açıklamasını beklemeden, saat 22.00 sularında, Huber Köşkü’nde basının önüne çıkıp görece itidalli bir açıklama yapıyor. Bu açıklamadan daha çok, yüzündeki memnuniyetsiz ifade dikkat çekiyor.

Bir çeyrek saat kadar sonra bu kez Huber Köşkü’nün önünde toplanan taraftarlarına sesleniyor. ‘İçeride’ yaptığı konuşmaya göre çok daha ‘iddialı’ bir konuşma bu. ‘Mühürsüz oy’ kararının ne kadar tartışmaya açık olduğunun farkında ve “Atı alan Üsküdar’ı geçti” gibi bir retorikle söndürmek istiyor orada başlayan yangını. Taraftarlarının karşısında daha atak; “Yapacağımız çok şey var bu ülkede” diyor, sonra tam “Yapacağımız ilk iş…” diye devam edecekken, kalabalıktan –çok sayıdaki Evet mitinginde alıştırıldıkları üzere– “İdam isteriz” sesleri yükseliyor. Bu ‘gürültülü sufle’yi derhal alıyor Erdoğan ve “Yapacağımız ilk iş…” bahsini şöyle sürdürüyor:

“Hemen bu konuyu Başbakan ve Bahçeli ile konuşacağım. Zaten Sayın Bahçeli ben desteklerim dedi, Sayın Yıldırım da aynı şekilde. Kılıçdaroğlu da destekleyeceğini söylemişti. Desteklemedi, o zaman yapacağımız şey ne? Bir halk oylaması da onun için yaparız.”

Benzer sözleri, neredeyse tıpatıp aynılarını, 11 Nisan’da Urfa’da, 18 Mart’ta Çanakkale’de, 11 Mart’ta Sultanbeyli’de, 24 Şubat’ta Manisa’da velhasıl 16 Temmuz’dan itibaren her fırsatta söylemişti.

Sonra ne oldu?

Son olarak 16 Nisan gecesi Huber Köşkü önünde toplanan kalabalığa ‘muştulanan’ idam cezası bir daha hiç gündeme gelmedi. Hatta Erdoğan bir daha ‘idam’ sözcüğünü bile kullanmadı.

Ta ki düne kadar…

Dün yeniden resmi olarak da genel başkanı olduğu AKP’nin Meclis’teki grup toplantısında bambaşka bir bağlamda kulandı idam sözcüğünü: “Katar hakkında adeta idam kararı verildi. Suudi Arabistan Kralı, Körfez’in büyüğü olarak bu işi çözmelidir.”

Bu ikisi, yani Türk Ceza Kanunu’na idam cezasının geri getirilmesi vaadinin, 16 Nisan’a kadar neredeyse en önemli başkanlık projesi olarak sürekli gündemde tutulup ‘birdenbire unutulması’ ve teröre yardım ile suçlanan müttefik Katar için yapılan idam alegorisi aynı ‘zorlu koşullar’ın ürünü olarak ortaya çıkıyor.

‘Vaat olarak idam’ın unutulması da ‘sitem olarak idam’ın literatüre girmesi de aynı içsel ve dışsal problemler toplamının birer görüntüsüdür. Katar’ın üzerinde salınmakta olan ve Erdoğan’ın enteresan bir alegoriyle ‘idam’a benzettiği tecrit kılıcının dehşetli etkisi, “Katar’dan sonra sıranın İran ve Türkiye’ye geleceği” yönündeki, endişe verici ama gerçekleşmesi gayet mümkün analizlerle çoğalıyor. Diğer yandan bir süredir bölge siyasetinin temeli olarak belirlenmiş “Rojava’da bir Kürt siyasi kazanımına engel olma” stratejisinin fişi ABD tarafından çekiliyor… Yakın zamana kadar birlikte mücahit eğit-donattıkları Körfez ülkelerinin, anne karnında birbirini yiyen ikiz kardeşler gibi davranmasının çoğalttığı endişeler; benzer bir tecride maruz kalmak halinde çok daha fazla ‘destekçi’, yani bir zamanlar “Eyyy…” diye kategorize edilmiş birçok ülkeyle daha ‘sıcak’ ilişki gerektiriyor…

Ve tüm bu uluslararası sıkıntılar ve sürüklenmelere, Kürt sorunundaki çatışmalı süreç, OHAL ve KHK’ların yarattığı huzursuzluk, özellikle iktidar destekçisi kesimlerde etkili olduğu anlaşılan ‘damatlar sendromu’, 15 Temmuz’a ilişkin artan şüphe ve sorgulamalar, zeytinlik alanlara ve emekçilerin kıdem tazminatına göz koyduracak noktaya gelmiş iktisadi zorluklar ekleniyor.

16 Nisan’dan sonra yarı resmi şekilde başlayan başkanlık rejiminin “idamı geri getirmek” olarak vaat/ilan edilen ‘ilk işleri’, Katar’a asker göndermek, zeytinliklere inşaat dikmek ve çalışanların kıdem tazminatlarını almak için yasalar hazırlamak şeklinde gerçekleşiyor. Bu durumun ‘çaresiz’ bir tabloyu gösterdiği ‘ilginç destekçilerinden’ de belli oluyor: Katar’a asker gönderme macerası, “İtiraz eden Türk düşmanıdır” diye yazılar döşenen Aydınlıkçılardan tam destek alıyor; kıdem tazminatı konusundaki destekçi ise “Kıdem tazminatı almak caiz değil. Çünkü kıdem tazminatı [işçinin] hakkı değil, maaşını almış. Kendi çıksa alamıyor. Hakkı olsa kendi çıksa da alması lazım. Demek ki hakkı değil” diyen Cübbeli Ahmet…

Bir ucunda Katar Emiri’ne lejyon göndermeyi savunan ‘ultra ulusalcı’ Aydınlıkçıların, diğer ucunda “Kıdem tazminatı caiz değildir” diye fetva veren Cübbeli’nin durduğu tuhaf ve tekinsiz bir koalisyon görüntüsü bu. Ve galiba, emekçilerin alın terini kıymeti kendinden menkul hocaların fetvalarından, memleketin gençlerini içeride ya da dışarıdaki yanlış politikaların uğruna can vermekten korumaya odaklanmış, birleşik bir muhalefetin halen var olamaması sayesinde nefes alabiliyor.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI