Müze de ne müzesi?

Pazartesi, 12 Haziran, 2017
Güzel bir bina bir müze için yeterli değildir. Hatta ilk şart bile değil. Türkiye’nin her yanı kapısında müze yazan içi boş eski yapılarla doluyken Kuleli’nin de müze olacağı söyleniyor. Ama ne müzesi? Belli değil.

Konya kendisiyle gurur duyan bir kent. Aslında çok katmanlı bir kültürü var, ama daha çok Mevlana’ya odaklanmış. Kentin simgesi ne Selçuklu sarayları ne Çatalhöyük ne de başka bir şey, Mevlana’nın yeşil türbesi. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok, sorun diğer değerlerinin geri planda kalması.

Geçen ay Vitra’nın düzenlediği Kentin Hayalleri etkinliği için gittiğimiz Konya’da, Han Tümertekin’in gerçekleşmeyen Çatalhöyük Müzesi projesini dinlerken düşündüm bunları. İnsanlık tarihinin en önemli buluntularından biri Çatalhöyük. İlk yerleşim, ilk kentlerden biri. Bugüne gelen kent kalıntısı bize binlerce yıl öncesinden gelen bambaşka bir kültürü anlatıyor. Dolayısıyla her tür ihtimamı hak ediyor. Buna karşın Han Tümertekin’in 1998’de yaptığı Müze ve Ziyaretçi yeri tasarımı hiçbir zaman hayata geçme fırsatı bulamadı. Oysa Tümertekin, Konya Ovası’nın sonsuzluk duygusuyla rekabet etmeyen, Çatalhöyük’ün etkileyici atmosferini daha da güçlendirecek tasarımıyla herkesin beğenisini kazanmıştı.

Ne o, ne de bir başka müze yapıldı buraya. Çatalhöyük bugün Türkiye’nin ve hatta dünyanın en önemli tarih öncesi arkeolojik alanı olmasına rağmen öyle aman aman ziyaretçi çeken bir yer değil. Çünkü kazılar yıllardır devam etse de burayı ziyaretçiler için çekici kılacak bir yatırım yapılmadı hiçbir zaman. Peki burada çıkan buluntular nerede sergileniyor? Çoğu Ankara’da, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde.

Aslında iyi, güzel ve iddialı bir yapı, bir müze kurmak için tek koşul değil tabii ki. O müzenin içine ne koyacağınız ve nasıl yöneteceğiniz belki de daha önemli. Yine Konya örneğinde mesela kentte 11 müze olmasıyla övünülüyor. Ama bu müzelerin kaçı içeriği, yapısı ve sosyal olanaklarıyla kentliler için bir uğrak yerine dönüşebilmiş diye sorarsak çok da fazla olumlu yanıt alamıyoruz. Eski binaları yenileyip üzerine ‘müze’ tabelası asmakla oralar aslında müze olmuyor. Ama ne yazık ki Türkiye böyle tabela müzelerle dolu.

Anadolu’nun tüm kentlerinde hiçbir şey yoksa bile en azından içinde balmumu heykellerin yer aldığı ‘etnografya’ müzesi ile, içinde hiçbir şeyin olmadığı birer ‘Atatürk evi’ vardır. Son yıllarda güçlü aileler, büyük belediyeler zayıf bazı koleksiyonların bir takım camekanların ardında sergilendiği, bir gezenin bir daha geri dönmeyi hiç düşünmediği müzeler açıp duruyorlar.

İyi bir müze nasıl olmalı? Sorusunun yanıtını verecek kurumlardan biri 15’inci yılını kutlayan Sakıp Sabancı Müzesi. Sabancı Ailesi konut olarak kullandığı köşkü müze yapmakla yetinmedi, içine ülkedeki en iddialı hat ve tablo koleksiyonlarından birini koydu. Ama Türkiye’de sanatla ilgilenen insanları Emirgan’a çekmek için bu da yetmezdi. Nitekim Nazan Ölçer’in yönetiminde müze, kendi koleksiyonundan çok uluslararası çapta sergiler düzenleyerek, dünyanın en ünlü sanatçılarının resimlerini buraya getirerek, bahçesinde festivaller, konserler, salonlarında konferanslar söyleşiler düzenleyerek yıllardır yüzbinlerce insanın defalarca ziyaret ettiği bir sanat kurumu olmayı başardı.

Bunun kamu yöneticileri tarafından yeterince anlaşılmadığı muhakkak. Müze kavramının içerdiği pek çok işlev ve düşünce arasında Türkiye müzeleri en çok ‘koruma’ya odaklanır . Müze, ulusal hazinelerin saklandığı, meraklısına gösterildiği bir yerdir. Öyle ki işin eğitim yanı bile ikinci planda kalır. Oysa sunum biçimleri ve izleyiciyle girdiği ilişki belki koleksiyondan bile önemlidir.

Mesela bir camekanın ardında uzanan iki yüz altın sikke yerine, büyük bir fotoğrafı ve hakkında detaylı tanıtım panoları ile izleyiciye ulaşan tek bir sikke daha etkili ve değerli olabilir izleyici için. Bugün Anadolu’nun her yerinde işte böyle küçük bir açıklamayla izleyiciyi cezbetmesi beklenen vitrinler uzanıyor müzelerin içinde. Gündelik hayata dokunacak, kent sakinlerinin geçmişine ve bugününe hitap edecek içinde vakit geçirilecek müzeleri hayal etmekten ise hala uzak görünüyoruz.

KULELİ ASKERİ LİSESİ NE MÜZESİ OLACAK?

Müze ve kültür merkezi tabelası her tür kentsel faaliyetin de perdesine dönüşebiliyor. Kapatılan Kuleli Askeri Lisesi’nin 150 senelik, denizin hemen kıyısındaki muhteşem binası ve geniş arazisi ne olacak? Cevap: müze. Peki ne müzesi? Cevap yok. Kuleli binası on binlerce metrekarelik kapalı alanıyla Türkiye’deki en büyük müzelerden biri olmaya aday. Ama içinde ne sergilenecek, hangi koleksiyon yer alacak, bu nasıl bir teşhir anlayışıyla izleyiciye ulaşacak, bu müzeyi kim yönetecek, nasıl işletecek?

Ve en önemlisi, tarihi Kuleli binasının arkasında uzanan dönümlerce arazi nasıl kullanılacak? Park mı olacak, kültür ya da spor merkezi olarak kamuya mı açılacak. Yoksa askeri bölge tellerinin yerini otel duvarları mı alacak? Bu sorulardan hiç birinin yanıtı yokken buranın müze olacağına sevinmek kolay değil. Hatta boş bir tepki olurdu.

İstanbul Üniversitesi rektörlük binası da restorasyonda. Bittiğinde müze olacağı açıklandı. Bu haberi duyduğumda o aşınmış basamaklarında Osmanlı İmparatorluğu ordusunda görev yapmış subayları, paşaları, tarihi kişilikleri hatırladığım, askerler yerine o merdivenlerden bilim insanlarının inip çıkmasına içten içe sevindiğim bu yapı için de endişeliyim şimdi…

YAZARIN DİĞER YAZILARI