Özlem Akarsu Çelik
Özlem Akarsu Çelik

'Beni kendinden koruyacağına kendini ıslah et'

Pazartesi, 12 Haziran, 2017
İlahiyatçı Cevat Akşit’in televizyondan, oruç tutmayan kadınların sokakta dövülebileceğine dair yaptığı açıklamayı, Bursa metrosunda kadınlar için ‘pembe vagon’ uygulamasını, erkek şiddetinin biçim değiştirip daha da canileşmesini Funda Şenol Cantek ile konuştuk. “Sen beni kendinden koruyacağına kendini ıslah et!” diyen Şenol Cantek, birlikte yaşama kültürünün ortadan kaldırılmasının cinsel saldırıları arttıracağını söylüyor.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki görevinden 7 Şubat’ta yayımlanan 686 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen Prof. Dr. Funda Şenol Cantek artık akademide değil ama üretmeye devam ediyor. İhraç edildikten sonra nisan ayında “İcad Edilmiş Şehir: Ankara” isimli kitabını çıkaran Şenol Cantek’in kaleme aldığı “Aynanın Önünde Cımbızın Ucunda-Kuaför Kitabı” da geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Gazete Duvar’ın yazarlarından Funda Şenol Cantek ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı Başkanı idi. İletişim sosyolojisinin yanı sıra kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla da tanınan Şenol Cantek’in anlattıklarını okuyunca sadece ‘barış imzacısı’ olduğu için hedef alınmadığını anlayacaksınız. Funda Hoca ile kadınlara yönelen ve son yıllarda biçim değiştiren, canileşen erkek şiddetini, siyasal iklimin buna nasıl zemin hazırladığını konuştuk.
Funda Şenol Cantek’in yayınlanmış kitapları: Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara; Sanki Viran Ankara; Kenarın Kitabı: Arada Kalmak Çeperde Yaşamak; Cumhuriyet’in Ütopyası Ankara; İcad Edilmiş Şehir: Ankara… Aynanın Önünde Cımbızın Ucunda-Kuaför adlı kitabı ise bu hafta raflarda olacak. Funda Şenol Cantek ile söyleşimizin uzun yıllar sonra dönüp bugünlere bakacaklar için yol gösterici olacağına inanıyorum.

MUHAFAZAKÂRLIK, ERİL ŞİDDETİ ARTTIRIYOR

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2015 yılında ortaklaşa yaptığı “Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması”na göre Türkiye’de her on kadından dördü birlikte olduğu erkek/eşi tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Bianet, yerel, ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre her ay erkek şiddetinin çetelesini tutuyor. Buna göre 2017 yılının ilk beş ayında yani mayıs ayı sonuna kadar erkekler 130 kadını öldürdü, 38 kadına tecavüz etti, 50 kadını taciz etti, 172 kız çocuğa cinsel istismarda bulundu, 140 kadına şiddet uyguladı. Sivil toplum örgütleri kadına yönelik şiddetin arttığını söylerken siyasi iktidar görünürlüğün arttığını, şiddet vakalarında artış olmadığını savunuyor. Hangisi doğru?

Medya tanıklığı, kadına yönelik şiddeti eskisine göre daha görünür kıldı. O doğru ama tabii medya tanıklığına ihtiyatla yaklaşmak lazım. Şiddet haberlerini ve tabii diğer tüm haberleri de nasıl inşa ettiği, sunduğu ve hangi bağlama yerleştirdiği önemli. “İhanetin sonu ölümle bitti”, “Dul kadın çocuklarının gözü önünde sevgilisi tarafından bıçaklandı”, “Sevgilisiyle yakaladığı kardeşini sokak ortasında kurşunladı” gibi başlıklar, haber vermekten çok kanaat oluşturmaya hizmet ediyor. Geçen gün bir haber gözüme çarptı. Adam sevgilisini dövüp baygın halde arabadan atıyor. Haberi şöyle veriyor gazeteler: dul bir kadın erkek arkadaşından gördüğü ağır şiddet sonucu baygın halde otomobilden yola fırlatıldı… Artık haberin devamını okumanın bir anlamı kalmıyor. ‘Dul ve bir çocuklusun, ne işin var o adamla, o otomobilde?’ sorusunu zihinlere yerleştirip olayı anlatmaya devam ediyor gazete.

MUHAFAZAKÂRLIK, KADINI DÜŞMANLAŞTIRIYOR

Öte yandan kadın örgütlerinin iddiaları da doğru. Eril şiddetin artmasının bence birkaç sebebi var. Bir tanesi, kültürümüze hep içkin olan ama ağırlığı giderek artan muhafazakârlık, gelenekçilik, ataerkillik ve eril tahakkümün belirlediği değerler ve normlar. Bu, kadını ikincilleştirmenin ötesinde düşmanlaştırıyor. Kadın baş edilmesi, zapturapt altına alınması, terbiye edilmesi gereken bir varlık bu yaklaşıma göre. Baştan çıkmaya ve çıkarmaya meyyal, hep günaha davet ediyor. Böyle algılanmadığı durumlarda bile, hatta sol kültürün içinde dahi, özgürlükçü kadınların en iyi ihtimalle alaya alınıp küçümsendiklerini, en kötü ihtimalle de düşmanca bir tavırla ve dışlamayla karşı karşıya kaldıklarını söyleyebiliriz. Hükümetin beden ve cinsiyet politikalarındaki muhafazakârlaşmanın AKP destekçisi olmayan ve kendisini muhafazakâr olarak tanımlamayan bazı kesimlerde bile olumlu karşılık bulduğunu düşünüyorum. Hangi ideolojiden, sınıftan, kültürden olursa olsun toplumda kadın özgürleşmesine ve feminizme yaklaşım genel olarak olumsuz. İstisnalar çok kıymetli tabii ve yok değil.

İYİ HAL İNDİRİMİ, CEZASIZLIK ERİL ŞİDDETİ CESARETLENDİRİYOR

İkinci etken, cezasızlık. Eril şiddeti daha yaşanmadan engelleyecek caydırıcı politikalar üretilmiyor. Yaşandığında en ağır ve kanunun gerektirdiği şekilde cezalandıracak hukuki bir tasarruf söz konusu değil. ‘İyi hal indirimi’ dediğimiz şey, erkeklerin kadına yönelik şiddet konusunda ellerini korkak alıştırmamaları için çok önemli bir etken. Ödünç alınmış bir kravat, bir ceket iş görüyor. Biraz da mahcup tavır takınmanız ve namus belasıyla baş eder gibi yapmanız yeterli. Bunu oturduğum yerden söylemiyorum tabii. Bu konudaki araştırmalar, zaman zaman müdahil olduğum kadına yönelik şiddet ve taciz/tecavüz davaları, öğrencilerimden ve arkadaşlarımdan dinlediğim şiddet hikâyeleri, avukatlardan duyduklarım bu yönde. Bu konuda yaşanmış örnekler hakkında okumak isteyenlere Burçe Bahadır’ın Ayizi Yayınları’ndan çıkan ‘Ölü Kadınlar Memleketi’ kitabını öneririm.

funda1

ERKEK HÂKİMİN CİNSEL TACİZ DAVASINDAKİ TAVRI

Geçtiğimiz yıllarda, bir cinsel taciz davasına üç kadın profesör olarak müdahil olmuş, tanıklık yapmıştık. Bizim tanıklığımızın davanın gidişatını mağdur lehine etkileyeceğini düşünürken, erkek hâkim, mesleğimiz ve unvanımızla açık açık ve sanık avukatına da işmar ederek dalga geçtikten sonra kendi kızlarını asla okutmayacağını, zengin koca bulmalarının en ideali olduğunu söyledi. Tahmin edebileceğiniz gibi dava mağdurun aleyhine sonuçlandı. Onca delile, şahitliğe rağmen. Failin avukatı ve ailesi de küfürler ve tehditler savurarak yanımızdan neşe içinde geçip gittiler.

KADIN ÖRGÜTLERİ BASKI ALTINDA

Bir üçüncü etken de, bu şiddetle mücadele edip ifşa etmek için çabalayan kadın örgütlerinin baskı altında olmaları. Tahmin edebileceğiniz gibi içinde yaşadığımız dönemde, bu tür örgütlenmeler, kadının özgürlük mücadelesi pek muteber değil. Hareket alanları sınırlı ve kamuoyundaki intibaları, hâkim medyanın da çabasıyla büyük ölçüde olumsuz. LGBTİ(gey, lezbiyen, biseksüel, trans, interseks) bireylerin haklarını savunan örgütlerin de feminist örgütlerle ve kadın dayanışmasını amaçlayan örgütlerle birlikte sık sık “sapkınlıkla” nitelenip karalanmaya çalışıldığını, yapmak istedikleri etkinliklerin, eğitim ve farkındalık çalışmalarının ve protestoların engellendiğini görüyoruz.

Bu son söylediğinize, özellikle OHAL sürecinde üniversitelerde LGBTİ’lerle ilgili etkinliklerin iptalleriyle tanık oluyoruz. Son zamanlarda şiddetin biçim değiştirdiği yönünde yorumlar var. Bitmeyen bombalamalar ve katliamlarla hepimizi esir alan bu savaş ortamında erkeklerin savaş yöntemlerini kullandığını görüyoruz. Örneğin Bursa’da geçen yıl bir adam ayrıldığı eşinin evine kendi yaptığı, içini çivi ve bilyelerle doldurduğu el bombası atmıştı. Bu tip yöntemlerin artmasını neye bağlıyorsunuz?

Daha önceleri, yine kabul edilebilir olmamakla birlikte, erkek şiddetinin “bir anlık öfkenin, göz dönmesinin” etkisiyle gerçekleştiği haberler okurduk. Şimdi bakıyorsunuz, hunharca, ince ince planlayarak öldürme, öldürme de değil katletme söz konusu. Münevver Karabulut cinayetinde kafa keserek öldürme eylemi hepimizi dehşete düşürmüştü. Katilin ruh sağlığı mercek altına alınmıştı. Çünkü güya insan olan böyle vahşice bir eylemde bulunmazdı. Tüm dünyada şiddetin, çatışma kültürünün hâkim olduğu son dönemde, insan ile vahşet kelimelerinin birbirlerine yakışmadıklarını söylemek zor. Biraz da zamanın ruhu insanları daha fazla kötücülleştiriyor, sertleştiriyor ve saldırganlaştırıyor diye düşünüyorum ben. Toplumlardaki, tabii bizim toplumumuzdaki, derin yarılmalar tahammül eşiğini düşürdü, barışçıl ve uzlaşmacı olma yönündeki motivasyonu azalttı gibi görünüyor.

ARDA TURAN’IN ‘ADAM OLARAK HATIRLANMA’ TEMENNİSİ

Kendi oğlumun akranlarıyla ilişkilerine ve sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlara baktığımda, sıradan sohbetlerin bile daha hoyratça ve şedit yürüdüğünü görüyorum. Erkeklik bilgisi, her zaman yüksek dozda şiddet, şeref, namus ve dayanıklılık içerirdi ama son dönemde, erkekliğin, “adamlığın” sözde itibarı çok arttı. Haliyle aklıma hemen Arda Turan’ın bir spor muhabirine uyguladığı şiddetin ardından Milli Takımdan ayrılırken yaptığı basın toplantısındaki “adam olarak hatırlanma” temennisi geliyor. Şu veya bu sebeple birisini döveceksiniz ve buna rağmen kendinizce iyi hatırlanmayı bekleyeceksiniz. İyinin kriteri de güçlü ve üstün bir cins olma hali olan adamlık. Onu eleştirenlerin bazılarının argümanları da onunkinden aşağı kalmaz: “Senden büyük bir abimizi nasıl döversin?” Bu eleştiri de tahmin edeceğiniz gibi adam olmanın taşlı tozlu yollarında ulaşmanız gereken bir merhale olan yaş hiyerarşisine sadık kalmaya temelleniyor. “Senden büyük olan haklıdır, haklı olmadığını düşündüğünde bile ona saygı göstermek zorundasın.” O büyük de tabii ki erkektir. En fazla yaşlı ve bilge bir kadındır, annedir.

VAHŞİ KÖPEKLERE PARÇALATILMAK İSTENEN KADIN

Biraz önce bahsettiğim Ölü Kadınlar Memleketi’nde, hunharca işlenen kadın cinayetlerinin örnekleri var. Hele balkondan kendini atmakla, vahşi bir köpeğe parçalatılmak arasında bırakılan bir kadın var ki, okurken yürek dayanmaz. Neticede maalesef balkondan kendini attırıyor katil! Nasıl bir kadın düşmanlığıdır bu? Belki de hep sırtının sıvazlanmasına alışkın, hep erkekliğini kanıtlamaya mecbur bırakılmış bir erkekliğin şahikasıdır, bir tür güç sarhoşluğudur ama aslında büyük de bir eziklik. Erkeklik en çok erkeği ezer diye boşuna dememişler.

ERKEKLER ÖLDÜRME BİÇİMİYLE DİKKAT ÇEKMEYE ÇALIŞIYOR

Çocuklarının ve akrabalarının gözü önünde öldürülen kadınlar, işkenceyle öldürülenler, evine patlayıcı madde atılarak öldürülenler… Öldürmekle hıncı ve öfkesi ortadan kalkmayan erkek güruh, olay yaratacak, haber olacak biçimde işliyor cinayetleri. Belki motivasyonlardan biri de başka türlü çekemediği dikkati, göremediği saygıyı ve yaratamadığı etkiyi bu yolla elde etmektir; ki hepimiz için ne büyük bir tehdit!

AKİT’İN YAYIN YÖNETMENİNİ ÖLDÜREN ERKEK ŞİDDETİ

Eril şiddeti cesaretlendiren unsurlar arasında en belirgin olanlardan biri de siyasi iktidarın zihniyeti, açıklamaları, uygulamaları değil mi? Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın adı 2011 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildi ve durum giderek kötüleşti. Siyasi iktidar mensupları birilerini o kadar cesaretlendirdi ki sonunda ilahiyatçı Prof. Dr. Cevat Akşit geçen hafta bir televizyon kanalındaki sahur programında, oruç tutmayanların dışarıda yemek yememesi gerektiğini anlatırken, “O hayızlı kadınlar da biz tutmuyoruz diye sokakta bir şey yiyemezler. Dayak yerler ha bak! Dinen dayak yerler” dedi.

Hükümetin beden ve cinsiyet politikalarında kurumsal dönüşümler gözden kaçmamalı. Çok katmanlı sorunun bir parçası da onlar çünkü. Kadın Bakanlığı’nın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na dönüştürülmesi bunun ilk sinyaliydi. Hükümetin yaptığı her işe peşinen muhalefet etmiyoruz tabii. Mesela Kadın Bakanlığı varken ve başında da Fatma Şahin varken kadın örgütleriyle bakanlık görece daha uyumlu çalışıyorlardı. Tabiri caizse daha kadın dostu bir dönemdi o dönem. Ailenin kutsiyeti ve devamlılığı kadın özgürleşmesinin önüne geçince ve bu, kurumsal düzeydeki uygulamalarla da pekişince kadına yönelik şiddete dair söz söylemek zorlaştı. Her şeye rağmen kadını ailenin içinde tutmak ve ailenin devamlılığını öncelikli kılmak, bunu yapanlara bile zarar verebilecek bir uygulama. Nitekim Yeni Akit Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kadir Demirel’in, koca şiddetinden kaçarak kendisine sığınan kızını ailenin devamlılığı adına kocasının yanına geri göndermesinin kendi canına ve kızının yaralanmasına mal olduğunu gördük yakın zamanda. Sadece feminist ve özgürlükçü kadınlar maruz kalmıyor erkek şiddetine. Bu konuda Gazete Duvar yazarlarından Berrin Sönmez’in yazısı okunmaya değer bence.

funda3

KADIN DÜŞMANI SÖYLEM MEŞRULAŞIYOR, YAYGINLAŞIYOR

AKP iktidarının kadını tahakküm altına almaya ve aileyi korumaya yönelik aile ve toplumsal cinsiyet politikalarını anmadan geçmeyelim. Önerinin ötesine geçip dayatmaya dönüşen 3 çocuk söylemi, nüfus politikalarını belirlemeye, doğurganlığı kontrol altına almaya yönelik girişimler, kürtaj ve sezaryen uygulamalarına yönelik olumsuz yaklaşımlar, “kızlı erkekli aynı evde yaşama”ya yönelik açıklamalar, hamile kadınların sokağa çıkmasını, kadınların ulu orta kahkaha atmasını ayıp, günah sayan açıklamalar, aslında kadına yönelik şiddete gerekçe üreten gelişmeler. Son olarak ‘adetliyken oruç tutamayan kadın sokakta bir şeyler atıştırırsa dayak yer’ mealindeki açıklama dayağa davet çıkaran bir eylem değil mi? Bir kadın düşmanlığı söyleminin meşrulaştırılması ve yaygınlaştırılmasıdır bu.

KADIN ÖRGÜTLERİNİN KARŞISINA DEV BÜTÇELİ, KURUMSAL DESTEKLİ YAPILAR ÇIKARILDI

Sivil toplum örgütlerinde de bir dönüşüm, değişim yaşanıyor. Feminist örgütler yok sayılırken, her türlü baskıyla, OHAL KHK’ları ile kapatılma riskiyle karşı karşıyayken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın Başkan Yardımcısı olduğu KADEM(Kadın ve Demokrasi Derneği)’in açılışı bundan 3 yıl önce Hükümet üyeleri ve AK Parti yöneticileri tarafından yapıldı ve bugün de siyasi iktidarın kadın konusundaki baş danışmanı konumunda.

Son yıllarda feminist örgütlerin, hak ve özgürlük temelli kadın örgütlerinin alternatifi olması niyetiyle kurulan, çoğunu da erkek siyasetçilerin kurdurduğu ikame örgütler eril şiddetle mücadele etmeyi zorlaştırıyor. Yine aynı nedenlerle. Ailenin korunmasını, kadının can güvenliği, hak ve eşitlik arayışının önüne koyarak… Neredeyse beş parasız mücadele eden Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, dev bütçeli, kurumsal destekli bu örgütlerle boy ölçüşemiyor tabii ama kadın dayanışmasının gücüyle dava izlemekten tutun da, şiddet mağdurlarına yardım etmek, kadına yönelik şiddete karşı farkındalık oluşturmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Aslında bir ölçüde Türkiye’nin hukuk sistemi ve altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle bağlı olduğu kriterler kadına yönelik şiddeti, ayrımcılık suçlarını izlemeyi, raporlamayı ve en ağır biçimde cezalandırmayı öngörüyor ve bunların daha ortaya çıkmadan engellenmesine yönelik bir takım farkındalık çalışmaları ve kampanyalar öneriyor. İstanbul Sözleşmesi vb. metinlerde buna yönelik düzenlemeler var. Ancak uygulamada kolluk kuvvetlerinden başlayarak yargı mensupları da dâhil olmak üzere ataerkil kültürün dayatmalarıyla yetiştirilmiş kadın ya da erkekler çoğunlukla bu ilkelerin hayata geçirilmesine direniyorlar. Size biraz önce müdahil olduğumuz davanın hâkiminin tavrını anlattım. Bazen kadın hâkimlerde de aynı yaklaşımı görebiliyorsunuz.

“KADIN ‘DOĞASI GEREĞİ’ BARIŞÇIL FALAN DEĞİLDİR”

Söylemeye bile gerek yok, kadın doğası gereği barışçıl falan değildir. Dolayısıyla, biyolojik olarak kadın olmak da barışçıl ve hakkaniyetli olmaya yeterli değildir. Kadınların büyük çoğunluğunun barışta ısrarcı olması, onların, çocuklarla birlikte savaş ve çatışma ortamından en fazla zarar gören kesim olmasıyla ilintili bence. Son yılların mülteci krizi bize bunu hoyratça kanıtladı.

“KAMUSAL ALANIN BOŞALTILMASI MUKTEDİRİN İŞİNE GELİR”

Siz kent çalışmaları da yapıyorsunuz. Kadınlar artık kentlerde kendini güvende hissetmiyor. Toplu taşıma araçlarının çok erken saatlerde sona erdiği Ankara gibi kentlerde gece, kadınları sokakta görmek neredeyse imkânsıza dönüşüyor. ‘Pembe otobüs’, ‘pembe vagon’ gibi uygulamalarla kadınlar ‘korumacılık’ adı altında ötekileştiriliyor. ‘Sizi korumak için yapıyoruz’ diyen zihniyete nasıl itiraz etmeliyiz?

Bu bilinçli bir yerel yönetim politikası. Kamusal alanın boşaltılması muktedirin her zaman işine gelir. Kamusal alana karşı korku yaratmak, zorla elde edilebilecek bir sonuç değil her zaman. Sokağa, kalabalığa, kendine benzemeyene karşı bir korku ve tereddüt, daha da ötesi nefret ve saldırganlık empoze etmek, kamusal alanın boşalmasını beraberinde getirir. Üstelik bu kadar alternatif varken. Sosyal medya, internetin sunduğu her türlü imkân, kapalı siteler ve alışveriş merkezlerinin yaygınlığı bu alternatiflerden bazıları.
Sokağın tekinsizliği, medya ve popüler kültür aracılığıyla da vurgulanıyor. Gasp, tecavüz, taciz ve şiddet haberleri, adeta pornografik bir üslupla sunuluyor izleyiciye. Birkaç yıl önce Beyoğlu’ndaki evinde öldürülen Değer Deniz’in cinayet haberinin nasıl verildiği tartışma konusu olmuştu. Deniz, ailesinden ayrı ve Beyoğlu gibi “tekinsiz” bulunan bir mekânda, bir giriş katı dairede yaşıyordu. Deniz’in şarkıcılık yaptığı da altı çizilerek belirtiliyordu. Üstelik tecavüze de uğramıştı öldürülmeden önce. Alın size yalnız yaşayan kadının başına gelebilecek felaketlerin şahikası. Benzer biçimde, kısa süre önce evinin önünde öldürülen Mezdeke grubu üyesi Aynur’un ailesi ve yakınları, olayın hemen ardından, Aynur’un “çok mazbut” bir hayat yaşadığını vurgulama ihtiyacı hissetmişlerdi. Aynur’un oryantal dans ile iştigal etmiş olması, dul olması, kızıyla yalnız yaşaması, cinayetin gece vakti işlenmesi gibi unsurlar, ailesini onun “onurunu korumaya” yöneltiyordu belli ki.

‘BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜNÜ ORTADAN KALDIRIRSANIZ CİNSEL SALDIRGANLIK ARTAR’

Geride kalanların yas tutmasını bile önleyen bir ahlaki sorgulama, dikizci bir şüphe yakamızı hiç bırakmıyor. Aileden uzak yaşamak, dul olmak, üstelik sevgili edinmek, gece dışarıda dolaşmak, dekolte giymek, başına buyruk olmak, bedeninde bir takım ayrıksı işaretler taşımak, saçının rengi, ses tonun, kahkahanın desibeli hepsi şiddet görmek için birer meşru sebep. Belediye otobüsünde şort giydiği için saldırıya uğrayan genç kadının saldırgan serbest kaldıktan sonra yaşadığı travmayı varın siz düşünün.
Şimdi güya kadınları erkek şiddetinden korumak için icat edilen abuk sabuk yöntemler var. Pembe otobüs, pembe vagon. Yahu kardeşim, sen beni kendinden koruyacağına kendini ıslah et, terbiye et! Bu uygulamalar kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüzün önüne geçmek bir yana karma sosyallikleri engellediği için erkek şiddetini ve saldırganlığını besleyen uygulamalardır. Kadın ve erkeğin bir arada yaşama kültürünü ve pratiğin ortadan kaldırdığınız zaman, kadını bir köşeye ittiğiniz, sinerek yaşamaya zorladığınız zaman duygusal ve cinsel açlığın ortadan kalkmasına engel olursunuz. Duygusal ve cinsel yakınlaşmayı, flört etmeyi yahut duygusal ve cinsel gerilimleri bertaraf ederek sosyalleşmeyi norm dışı hale getirirseniz, ayıp, utanç verici, haram, günah diye nitelendirerek marjinalize ederseniz cinsel saldırganlık misliyle artar. Tabii bir de ‘erkek her zaman nefsini doyurmalıdır, bu onun doğasında vardır’ argümanı var ki, ona hiç değinmek istemiyorum.

funda2

‘PEMBE OTOBÜSE BİNMEYEN KADININ, BAŞINA GELECEKLERE RAZI OLMASI BEKLENECEK’

Eril kültürde erkek, kendi uhdesinde olan, sahip olduğu kadının namusunu tesis etmek ve korumakla yükümlü gördüğü için kendini, onu kendine benzer erkeklerin tasallutundan korumak için daha da baskı altında tutar. Şöyle bir örnek vereyim, Osmanlı döneminde ‘köftehor vergisi’ diye bir vergi türü var. Karısı zina yapan erkek yüksek bir vergi ödüyor devlete. Bu ne demek? Ya karına sahip çıkacaksın ya da seni soyup soğana çevireceğiz. Çevrende “boynuzlu” olarak anılmak da cabası… Bu ne işe yarıyor? Erkeğin sahibi olduğunu düşündüğü kadını daha da kapatması, daha sıkı muhasara altında alması anlamına geliyor. Günümüzde değişen bir şey yok, vergi dışında… “Kendi kadını”nı temiz gören erkek, başkasınınkini veya “özgür, serbest kadını” herkesin “malı” olarak görmek eğilimine sahip. Yarın, bir gün pembeye değil de mavi, kırmızı, gri otobüse binen kadın belli ki bir tercihte bulunmuş sayılacak ve başına geleceklere razı olması beklenecek!
Yerleşimlerin kadınlar için tekinsiz halde olması yerel yönetimin çok da umursadığı bir konu değil. Bu konudaki tüm girişimlerin sonuçsuz kalması bunu gösteriyor. ‘Kadın Dostu Kent’ konsepti kulağa çok hoş gelmekle birlikte, çoğunlukla belediyelere bunun için bir bütçe tahsis edilmesinden öteye gitmiyor. Toplu taşıma hizmetlerinin saatlerinin arttırılması, sokakların ışıklandırılması, bebekli, engelli ve yaşlılar için kullanışlı hale getirilmesi, yaya veya bisikletli olmak, aylaklık etmek hakkının tesis edilmesi çok hayati gereklilikler.

‘CİNSEL ŞİDDET FAİLİNİ SAPIK OLARAK NİTELENDİRMEKTE SORUN VAR’

İktidar partisi cinsel istismar suçlarında fail ile mağdurun evlenmesi halinde cezasızlık öngören kanun önerisini tepkiler üzerine geri çekmişti ama geçen yıl temmuz ayında cinsel istismar suçlularına uygulanacak ‘kimyasal hadım’ı da içeren yönetmelik yayımlandı ve kamuoyu bu yönetmeliği olumlu karşıladı. Cinsel suçları tedavi edeceğini düşünmek suçluları da hasta olarak kabul etmek anlamına gelmez mi?

Cinsel şiddetin faillerini sapık olarak nitelendirmekte büyük sorun var. Çocuk tacizcilerine pedofil denmesinde sorun olduğu gibi. Cinsel saldırganlık veya fiziksel şiddete eğilimli olmak hastalıkla, sapkınlıkla açıklanamaz. Kültürel normlar, cinsiyet rollerinin kuşaktan kuşağa aktarılması sürecinde işlemeye devam eden eril kodlar, geleneğin, dinin ve ahlakın etkisi eril şiddetin, her türlü cinsel istismarın zeminini hazırlayan etkenlerdir.

Son mesajımız erkeklere olsun mu?

Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde kendisine özgürlükçü diyen erkeklere de çok büyük iş düşüyor. Eril şiddet sadece kadınların sorunu değil, demin de söyledik ya, erkekleri de ezen, baskılayan bir edim. Bunun üstesinden birlikte gelebiliriz. Bu alanda çalışan bağımsız erkekler ve eskisi kadar aktif olmasa da ‘Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi’ gibi örgütlenmeler var. Az sayıda da olsa Türkiye’de erkeklik çalışmaları yapan ve kendilerine pro feminist diyen erkekler var. Erkeklerde kadına yönelik şiddet konusunda farkındalık yaratılmadan bu sorunun üstesinden gelinmesi mümkün değil.

YAZARIN DİĞER YAZILARI