Zor zamanların özeti: Polis kimlik sorar!

Pazar, 11 Haziran, 2017
Gezi direnişi, 15-16 Haziran, Yüksel Caddesi, Berkin Elvan, 7 Haziran seçimleri, açlık grevleri... Zor zamanlarda 'Polis kimlik sorar'...

Geçtiğimiz hafta Haziran’dan bahis açmış, akla gelen ilk hadiseden ve onunla alakalı şarkılardan söz etmiştim “Şanlı Haziran günleri” tanımına uygun olarak gelişen ve şarkılarla büyüyen Gezi direnişi, 15 Haziran’ı 16 Haziran’a bağlayan gece yapılan sert müdahale sonucu parkın boşaltılmasıyla fiilen sonlandı belki ama ruhu yaşıyor. O ruh, 2015 yılının 7 Haziran günü yapılan seçimlerde HDP’nin aldığı %13 oyu ve nicesini açıklıyor. Yazık ki direnişin karşısında duranların sonrasında yaptıklarının da açıklaması bu. Aynı yılın 20 Temmuz günü Suruç’ta patlayan bombayla başlayan gelişmeler, sayısı yüzlerle ifade edilen pek çok masum insanın kaybıyla sonuçlandı. Sadece Ankara, Diyarbakır, İstanbul başta olmak üzere memleketin değişik yerlerinde art arda patlayan bombaları değil, başka şeyleri de gördük: Gözaltına alınan, işlerinden edilen, aç bırakılan ve yaşamalarına müsaade edilmeyen insanlarla dolu çevremiz. Her yerde polisler var ve görev tanımlarındaki “huzur sağlamak” fiilini icra etmek bir yana, girdikleri ortamın huzurunu bozuyorlar. Sokaklarda ellerinde silahlarla gezen, olur olmadık yerde kimlik soran polisler, Yüksel Caddesi’nde günlerce süren eyleme müdahale ettiği gün o cadde yaşanmaz hale geldi. Yazık ki böyle. Bu noktada, 12 Eylül ve sonrasını anlatan bir Mozaik şarkısının her şeyi özetleyen nakaratı dilimize yerleşiyor: “Polis kimlik sorar!”

Yüksel Caddesi’nde yaşananların özeti şu: İşine sahip çıkmak için eylem yapan savunmasız tek bir insana bile tahammül edemeyen onlarca polis, ona plastik mermiyle müdahale etti. Açlık grevinden ve onlara yapılanlardan söz etmiyorum bile. Polisler, huzuru orada direnen insanların ve onlarla dayanışmak için toplananların kaçırdığını söylüyor. İşin fenası, birileri buna inanıyor. Gezi Parkı’nda yaşanan da buydu: Tam teçhizatlı polisler, savunmasız insanlara öldüresiye saldırdı. Öldürdüler de. Devletçe görevlendirilenler parkı boşaltmakla kalmadı, pek çok genç insanın yaralanmasına sebep oldu. Her şey bir yana, parkın boşaltıldığı gün ekmek almak üzere evinden çıkan 15 yaşındaki Berkin Elvan, bir gaz fişeğiyle başından vurulduğu için evine bir daha dönemedi. Burada önemli olan evden ekmek almak için çıkması değil. Her ne sebeple çıkarsa çıksın öldürülmemeliydi. Sorun tam da burada. Talihsiz bir hadiseydi: 269 gün komada kalan Elvan’ın 16 kiloya düşmüş bedeni daha fazla dayanamadı ve 11 Mart 2014’te sabaha karşı onu kaybettik. Yüreğimizi yakan ölümlerden biridir bu.

Aynı zamanda memleketin nasıl bölündüğünü gösteren bir simgedir. Dönemin başbakanı, Berkin Elvan’ın toprağa verildiği günün gecesinde katıldığı bir televizyon programında, durumun ülkeyi nasıl etkileyeceğini soran “gazeteci”nin sorusuna, “Bunlar rüzgâr gibidir, gelir geçer; sabah borsa biraz düşmüştü ama akşama doğru toparlandı,” cevabını vermişti. Türkiye’nin gördüğü en görkemli cenaze törenlerinden birine şahit olduk o gün. Şahit olmak ister miydik? Elbette hayır. Polis, o gün de rahat durmadı ve tören sonrası, cenazeye katılanlara saldırdı. Aynı günlerde, başbakan, meydanlarda Berkin ve ailesini yuhalatıyor, Egemen Bağış, cenazeye katılanları nekrofil olarak nitelendiriyordu. Bu kadar da değil: Şamil Tayyar’ın başını çektiği bir ekip, Berkin’in o güne kadar özellikle yaşatıldığını, fişinin tam da (1995’te yaşanan) Gazi olaylarının yıldönümünde çekilerek sokakların karıştırılmak istediğini iddia etti. Bu kadar izansız, bu kadar insanlıktan uzak durumlarla karşılaştık o günlerde. Bugün, işleri elinden alınan insanların yaptığı açlık grevine duyarsız kalanlar, onlara saldıranlar, tam da bu düşmanlıkla beslenen insanlar. Az önce “Gezi ruhu bugüne geldi” dedim ama devletin ve polislerin çabasıyla söndürülerek. Yok edilmedi, ayrı.

Bu, memleket tarihinde ilk değil. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, iktidarı süresince en çok polisi güçlendirdi. 27 Mayıs sonrasında darbeye sevinenlerin ortaklaştığı nokta polisin ortadan yok olması. Sevinenler arasında tanıdık isimler de var. Bunlardan biri, Orhan Duru. Yapı Kredi Yayınları, iki yıl önce, Duru’nun Ferit Edgü ve Yüksel Arslan’a yazdığı “Gençlik Mektupları”nı yayımladı. Bunlar şahane bir dostluğun 1957-72 tarihli belgeleri. Kitabın sonuna bambaşka bir kitap eklenmiş: Orhan Duru’nun “27 Mayıs Günlüğü” –ki bu bölümde, döneme ilgi duyanlar için heyecanlı ayrıntılar var. Altını çizmek istediğim cümle şu: “Ankara’da 27 Mayıs’tan bu yana hiç polis yok. Polis elbiseli adamlar yok. Polis suratlılar hiç yok.” Orhan Duru, Ferit Edgü’ye yazdığı 16 Haziran 1960 tarihli mektubunda kuruyor bu cümleyi… Demokrat Parti – polis ilişkisinin en güzel kanıtlarından biri belki de.

Oysa Adnan Menderes’in göreve gelir gelmez yaptığı “iş, bambaşkaydı: Türkçe ezanı kaldırmak. 17 Haziran 1950’de, müftülüklere, ezanın istenirse Arapça okunabileceği tebliğ edildi ama bu, bir anlamda emirdi. Ezan, bir daha hiç Türkçe okunmadı. Kaynaklar, ilk Türkçe ezanın, 20 Ocak 1931’de Babaeski’de okunduğunu yazar, ancak resmî kaynaklara bakarsak, bambaşka bir tarihe ulaşırız: Ramazan’a denk gelen 30 Ocak 1932’de ikindi vakti Fatih Camii’nde Hafız Rıfat Bey tarafından okunan ezan, tarihte okunan ilk Türkçe ezan: “Tanrı uludur / Şüphesiz bilirim, bildiririm / Tanrı’dan başka yoktur tapacak / Şüphesiz bilirim, bildiririm / Tanrı’nın elçisidir Muhammed / Haydin namaza / Haydin felaha / Tanrı uludur / Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” O dönemde, sabah ezanında bu sözlere “Namaz uykudan hayırlıdır,” cümlesi ekleniyordu. Türkçe ezan, 3 Şubat 1932’ye denk gelen Kadir Gecesi, bu kez Ayasofya’da okundu. Bunu, sadece orada bulunanlar dinlemedi, radyo aracılığıyla bütün ülkeye yayın yapıldı. Uygulama, sonrasında bütün camilere yayıldı. Durum, 18 Temmuz 1932 tarihli genelgeyle sabitlendi ve ezanın Arapça okunması hâlinde kati surette cezai yaptırım getirildi. Ezanın Türkçeleştirilmesine yönelik çalışmalar daha önceden başlamıştı. O dönem İstanbul’da iş yapan büyük şirketlerden Columbia, 1929-30 yıllarında, Hafız Sadettin’e bir dizi dinî plak yaptırdı. Esselat (Salât), Ezan-ı Muhammedi ve Isra-A’li İmran sureleri, ehlinin ağzından plağa kaydedildi. Plaklar arasında Türkçe Ezan da vardı. Bu plak, ezanın yaygınlaştırılması için kullanılan plaklardandı.

Haziran ve Menderes denince akla gelen bir şey daha var: Menderes, başbakanlık yolundaki ilk adımını bir Haziran günü attı. Serbest Cumhuriyet Fırkası Aydın teşkilatının kurucusu olarak siyasete atıldığında, Türkiye’yi değiştireceğini bilmiyordu muhtemelen. 1931 yılında, CHP Aydın milletvekili olarak meclise girdi. On dört yıl sonra, 12 Haziran 1945’te, Celâl Bayar, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü ile birlikte meclise bir önerge verdi. “Dörtlü Takrir” olarak anılan bu önergede çok partili sisteme geçilmesi, seçimlerin serbest yapılması gibi mevzular yer alıyordu. Milletvekilleri bu önerge sonrası CHP’den ihraç edildi ve 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurdu. Sonrasını biliyoruz…

Yazının başında “şanlı Haziran günleri” ifadesini kullandım. Tarihimizde, Gezi direnişi dışında bu ifadeyi güçlendiren bir hadise daha var. 1970 yılında yaşanan, tarihin en büyük kalkışmalarından biri bu: 100 bin işçinin katıldığı o büyük eylem… Başlangıç noktası, Türk-İş önderliğinde, meclise sunulmak üzere hazırlanan bir yasa tasarısı. Bu tasarıyla DİSK ve bağlı sendikaların fiilen iş yapamaz duruma getirilmesi amaçlanıyordu. 11 Haziran günü, üç buçuk saat süren bir tartışma sonucu oylanan tasarı, TİP dışındaki partilerin oylarıyla kabul edildi. Durum vahimdi: İşçilerin sendika seçmelerinin önü kapatılıyor, örgütlenme yolunda elleri kolları bağlanıyordu. 15 Haziran günü, bu tasarıyı protesto etmek için 100’ü aşkın işyerinde 70 bin işçi iş bıraktı. Eylem, giderek artan katılımla büyük bir kitlesel gösteriye dönüştü. Bütün siyasal yapıları reddeden, ortak sınıf tavrında birleşen işçiler, İstanbul’da üç koldan yürüyüşe geçti. İzmit’ten gelen iki kolun katılımıyla güçlenen yürüyüş, ertesi gün daha da büyüdü. Tarih, askerî birliklerin, radyoevini (işçilerin girmemesi için) kuşattığını, Galata ve Unkapanı köprülerinin girişlerini tuttuğunu, fabrikaların önüne barikat kurduğunu yazar. Şehir hatları vapurlarının iskeleye bağlandığı, Boğaz’ın iki yakası arasında ulaşımın kesildiği iki gündü bu. Baktığımızda e kadar tanıdık değil mi? Tanıdık gelen başka sahneler de var: Askerin ve polisin müdahalesiyle zaman zaman sertleşen ve çatışmaya dönüşen eylem, Kemal Türkler’in 16 Haziran günü radyodan okunan mesajıyla duruldu. Hükümet, iki günün sonunda sıkıyönetim ilan etti. Sonrası da tanıdık: 5 bini aşkın işçi işten çıkartıldı. Neyse ki güzel bir kazanımı da var: Yürürlüğe giren değiştirilmiş yasa, TİP’in başvurusu sonucu, 1972’de Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edildi.

Bu büyük kalkışma için yazılmış şiirlerin en güçlüsü, Âşık İhsani’nin sazından bize ulaşan: “Düş değil bu, hayal değil heheyt be / Yetmiş bin dev işçim kalktı yürüdü / Kokuşmuş düzene sahip çıkanın / Alnının çatına baktı yürüdü // Nasırlı elinde gürz gibi kini / Güneş tepesinde kızıl bir sini / Sağır beyinlere ayak sesini / Paslı çivi gibi çaktı yürüdü /…/ O barış yerine kavgayı seçen / Alnının terini su diye içen / Kıyıda köşede eline geçen / Demiri iki kat büktü yürüdü // Hak almaya adamıştı özünü / Görmeye değerdi o sert yüzünü / Yıllar yılı kapatılmış
gözünü / İki ateş gibi yaktı yürüdü…” Timur Selçuk, bu şiiri, 1977 yılında yayımlanan albümünde Nuran Atakır’ın piyanosu eşliğinde ve kendi bestesiyle seslendirdi. M. Erdemir (Tahsin İncirci) yönetiminde Avrupa Türkiyeli Toplumcular Federasyonu (ATTF) İşçi Korosu, 1974 yılında, çok bilinen Hoş Gelişler Ola’nın ezgisi üzerine şu sözleri oturtarak bu kalkışmaya selam çaktı: “16 Haziran, yüz bin işçi yürüdü / 16 Haziran, genel direniş / Burjuvaziye tüm sömürüye nasırlı ellerin yumruğu bugün!”

15 – 16 Haziran direnişinden Gezi’ye uzanan yolda çok kayıplar verdik. Hâlâ devam ediyor bu. Bu yolda bir gün ben de yok olabilirim ama bu ne mücadelemin ne de özgürlüğümün önünde bir engel. Bildiğim şu: Sık sık tarihe dönüp bakmak insana iyi geliyor. Sarper Özsan’ın “1 Mayıs” marşından bir alıntıyla bitireyim yazıyı; bu, umudumun da simgesi çünkü: “Gün gelir zorbalar kalmaz gider!”


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI