Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Gördüklerinize inanacaksanız sizi böyle alalım

Cumartesi, 10 Haziran, 2017
Küratörlüğünü Montblanc Kültür Vakfı eşbaşkanları ve çok disiplinli küratöryal platform Art Reoriented'ın kurucuları Sam Bardaouil ve Till Fellrath'ın üstlendikleri 'Görme Biçimleri' sergisi, hemen her sergi girişinde çocuk merakı taşıyarak tedirgin adımlarla Arter'e giren ve gerek tasarımı, gerekse metinleriyle büyük itinayla hazırlanan küçük sergi okuma rehberlerine yumulan yalın, meraklı izleyiciyi tatmin edici bir birikimi yansıtıyor.

İstanbul Beyoğlu İstiklâl Caddesi’nin bir süredir resmen ve gayrıresmî yaşadığı sosyo – kültürel, ekonomik ve mimarî doku tahribatına, ‘satılık / kiralık’ levhaları arasında ‘sanat için alan’ düsturuyla yanıt vermeye çalışan Arter, yaz sezonu sergisini ‘Görme Biçimleri’ne ayırdı.

Kendiliğinden ya da kurgusal nice imge veya metnin, Dünyada eşine az rastlanır anarşik bir içerik bereketiyle karşımıza çıktığı Türkiye gibi bir ülke için fokur fokur bir sorgulama alanı üreten ‘Görme Biçimleri’ sergisi, 13 Ağustos’ta sona eriyor.

Tasarımı en az bir yıl öncesine dayanmasına karşın, dramatik bir zamanlamayla, açılışı sanat tarihçi, yazar ve ressam John Berger’ın kaybı ertesine rastlayan sergi, bu vesileyle, Berger’in 1972’de yazdığı, BBC için belgesel serisine de dönüştürdüğü entelektüel mirasını anma görevini de yerine getiriyor.

Küratörlüğünü Montblanc Kültür Vakfı eşbaşkanları ve çok disiplinli küratöryal platform Art Reoriented’ın kurucuları Sam Bardaouil ve Till Fellrath’ın üstlendikleri ‘Görme Biçimleri’ sergisi, hemen her sergi girişinde çocuk merakı taşıyarak tedirgin adımlarla Arter’e giren ve gerek tasarımı, gerekse metinleriyle büyük itinayla hazırlanan küçük sergi okuma rehberlerine yumulan yalın, meraklı izleyiciyi tatmin edici bir birikimi yansıtıyor.

Türkiye koşullarında – iyi ki – insanı rahatsız edecek derecede umut veren, özellikle sanat ve sanat tarihi öğrencileri için tam bir fırsat niteliğindeki sergi, izleyicisini en temel ve soru yanıtlar arasında bile isteye bırakan, onların yapıttan yapıta sekerek kendi görme biçimlerini bulmalarına vesile olacak bir ‘ebeveyn’ içtenliği, gözetim şefkati taşıyor.

İstanbul’un hafriyat, emniyet ve resmiyet grisi şu günlerinde, Beyoğlu’na açılmış rengahenk, organik bir sanat tarihi pazarını andıran sergi, bir çok eserin optik, grafik, estetik ve sosyolojik muzipliğiyle şekere bulanmış bir ilâç etkisi de yapıyor. İstanbul’un kendini kendiyle eriten mekân, tarih ve yenilik düğümünden epeyce feyz aldığı anlaşılan Görme Biçimleri sergisi, bilhassa üç kata yayılan labirentimsi bünyesiyle, özellikle bu kentin birbirine ‘yerli yabancı’larının hiç itmeyeceği, Beyoğlu güruhunun bildiği tabirle, Terkos’vari, kaotik ve içinde kaybolunabilir, tuhaf bir bereket ihtiva ediyor.

Milâttan önce bin yılından, günümüze değin ulaşan zamansallığı ile resim, heykel, fotoğraf, yerleştirme ve ses gibi bir çok disiplini buluşturan kışkırtıcı etkinlikteki bir çok çalışma, Türkiye’de ilk kez sergileniyor. Bir bakıma, iki yıl sonra kapılarını açması beklenen Dolapdere Vehbi Koç Vakfı Çağdaş Sanat Müzesi’nin ‘gerçek mermilerle tatbikat’ alanı gibi kullanılagelen Arter’deki sergide, Salvador Dali’den Kara Walker’a, Vik Muniz’den Walid Raad’a, Cindy Sherman’dan Hayri Çizel ve Grayson Perry ile James Webb ve Andreas Gursky’e nice imza bir araya geliyor.

Bardaouil ve Fellrath ile, duyduklarında pek çok sevdikleri tabirle ‘Tarihte Bugün’ü değil, ama ‘Bugünde Tarih’i yansıtan, 33 imzanın 70 eserini buluşturan bu sergiyi bahane ederek, gördüklerimizi seslendirmeye, duyduklarımızı anlamaya, bildiklerimizi paylaşmaya ve inandıklarımızı sorgulamaya çalıştık.

beger

John Berger’ın kültürel ve duygusal mirası bu sergiye ne kadar etki etti ?

Sam Bardaouil: Öncelikle, bu sergi projesinin kendisinin kaybından çok önce başladığını kaydetmemiz gerekiyor. Çünkü bazı kimseler serginin kendisinin ölümünün hemen ardından aklımıza geldiğini ve ortaya koyduğunu düşünüyor. Ama aslında bu sergi hakkında düşünmeye en az bir sene önce başladık. Kendisinin hayatını kaybetmesi bizler için büyük bir sürpriz ve acı bir an anlamına gelmiş oldu. Sergiyi bu olayın üzerine kurmak gibi bir gayemiz olmadı.

Bize kalırsa Berger, bugünün isimsiz kahramanlarından. O, herkesin hakkında konuştuğu, reklâmvari, Michel Foucault gibi biri olmadı. Ama söylediklerine, özellikle de erken 1970’lerdeki çalışmalarına bakacak olursanız, ilettiklerinin hemen hepsinin gölgede kaldığını fark edebilirsiniz. Keza kendisi sömürgecilik, feminizm ve piyasanın sanatsal üretimle çelişkisini mevzubahis etmiş biri. O aynı zamanda sanata tüm bu çerçevelerin, ataerkil sanat tarihsel bakışın, sömürgeci yaklaşımın dışından bakabilmeyi bildi. Sanat eserlerine durmaksızın yepyeni nüfuz etme biçimleri ortaya koydu.

Bu yönüyle İstanbul’a bu koşullarda gelmiş olmak ve görme biçimlerinin bunca risk altında kaldığı bir Dünyada bu sergiyi yapmak da, özellikle popülizm ve milliyetçiliğin gün geçtikçe hissedildiği bir zaman diliminde, bize sanatçıların şeyleri farklı biçimde görebildiklerini yeniden hatırlatma adına son derece ilgili ve zamandaş göründü. Bununla beraber, sanatçıların ortaya koyabildikleri biçimsel stratejiler de, ilgi alanımızda oldu. Bununla, artık bir çok sanatçının başvurduğu eylemci tavrı da kastetmiyoruz.

Till Fellrath: Sanırım John Berger ile ilgili bir diğer önemli mesele de, kendisinin sergi ziyaretçisi, izleyiciye sunduğu iade-i itibar. Burada teorisyenlerin ‘şunu şunu anlayacaksın’ tarzındaki dayatmacı, yapısalcı yaklaşımından söz etmiyoruz. Burada sözünü ettiğimiz, sergiyi gezme pratiğinin doğrudan bir kültürel eylem oluşu fikri. İzleyen kişinin kendi muhakeme gücüne duyulan güven bu. Gördüğüne inanmak, ya da bu sırada kendine tekrar sorabilmek hali: Ne görüyorsun, gördüğünü nasıl tarifliyorsun ve sor kendine yine; bunun arkasında ne var? Bana kalırsa sergi de tam olarak bunu yapmaya yöneliyor.

Aslına bakılırsa sergi, eleştirel bakımdan da ‘sanat dünyası’ denilen şey hakkında şunu keşfediyor ki, o her ne olursa olsun, suretinin kıymetinin ardında her daim ikincil bir değer katmanı daha ihtiva ediyor. Bunu da kişinin kendi değer yargısına güvenerek ortaya koymak pekalâ mümkün. Yani bunu sırf bir müzeye giderek, zaten doğru olan şeyleri tecrübe ederek yapmak da zorunda olmayabiliriz. Bugün medyaya baktığınızda, müze sergileri üzerine yazılan hiç bir metinde eleştiri olduğunu göremezsiniz. Çünkü verilen bilgi zaten tıpatıptır. İşte tam da bu eleştirel düşünceyi izleyici nezdinde, ona atfen güçlendirmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

berger22

Fellrath: Evet oldukça; mizah duygusuna çok ihtiyacımız var. Aynı zamanda hakikatin sahteliğinden ziyade, bu sergide hakikatin farklı sahneleme ve yaratı biçimleriyle de hemhal olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü neticede bu sergi vesilesiyle neye inandığımızı, hakikatin ne olduğunu tartışıyoruz. Sözgelimi Alicja Kwade’ın 2012 tarihli işi ‘Duvar Saati’ne baktığımızda, en basitinden neyin, neyin etrafında döndüğünü sorabiliriz. Normalde zaman, bir saatte merkez üzerinden dönüp ilerler. Ancak burada saat aygıtının ta kendisi, kadran etrafında dönüyor, değil mi? Bu da bize, “Güneş mi Dünya etrafında dönüyor, yoksa Dünya mı Güneş etrafında?” gibisinden soruların kapısını açıyor. Merkez nedir? Referans noktalarımız nelerdir? Özellikle saat gibi bir unsuru ele aldığınızda, bilirsiniz 10 dakika bile geciktiğinizde hemen herkes bir gerilim içine kapılır. Ama tam da bu bizim ele aldığımız referans noktası işte: Bu, inşa edilmiş bir bir şey. Ve bize söylediği şey ortada: Hakikat(ler) kurgulardan ibarettir.

Bardaouil: Bununla birlikte sergi, sanat endüstrisinde yapıtın nasıl tecrübe edildiği ve bunun mekanizmalarını tartışabilme konusunu da gündeme taşımaya gayret ediyor. Bu yanıyla örneğin, sergideki Vik Muniz imzalı işe bakacak olursanız, resim tarihinin bir diğer yüzüyle karşılaşabiliyorsunuz. Bir yapıtın kaç defa çerçevelendiği, nerede sergilendiği, kaç defa, hangi etiketle, otantikliğini ispatla taşındığı gibi unsurlarla yüzleşiyorsunuz. Walid Raad’ın sergideki yapıtında ise, Körfez’de yeni yapılan bir müzenin cilalı zeminine yansıyan bellibelirsiz eser çerçeveleri karşımıza çıkıyor. Bu çalışmalar size, günümüzde müzelerin eserleri sergilerken, yapıtları da aşan bir baskıcı tavır güden ne tür çalışma biçimleri ortaya koyduğunu aktarmaları adına önemliler.

Yine bu sergi üzerinden söylersek, sanatçı ve eser isimlerinin bulundurulmaması, metinlerin – künyelerin sergide yer almaması da bizim üzerinde son derece bilinçli biçimde durduğumuz bir konu oldu. Çünkü bugün sergi gezme tecrübesi esnasında bizlerin bu mekanizmalara ne denli bağımlı olduğumuzu görebiliyoruz. Bu anlamda, geçen günkü sergi açılışında hemen herkesin elinde sergi kitapçıklarıyla ‘sergiyi gezdiğini’ görmek bizim için çok ilginç bir deneyim oldu. Baktık ki, hemen herkes gördüğü yapıtı anlayabilmek adına elindeki metinlere yöneliyor. Buna ihtiyaç duyuyorlar. Oysa biliyorsunuz, o eserlerin çoğu, bu metinlerden önce ortaya konulmuştu. Biz aslına bakılırsa tam da bu metinleri aşarak, onlar olmaksızın izleyiciyi yapıtlarla buluşturmayı amaç edindik.

Fellrath: Evet, Muniz’in işinin arkası üzerinden ‘önünde’ gördüklerimizi biz küratörler olarak çok sık tecrübe ettiğimizden ötürü biliyoruz; bunun bir lojistik durumdan kaynaklandığı malumumuz. Ancak izleyici bunu bilemeyebiliyor. İşin ironisi de burada zaten. İzleyici genellikle önce metinleri okuyor, ardından kendi gözlemine başvuruyor. Bu yaptıkları da, Muniz’in işiyle kıyasladığınızda ilginç bir çarpıklık yansıtıyor.

Serginizle birlikte aklımıza takılan, sorguladığımız bir diğer olgu, imgenin teşhiri. Aşırı temsil, pornografik imge ve temsiliyet de, ardı ardına bizi bırakmıyor… Bir sanat eseri nedir, ne işe yarar gibi çok kaba sorulara maruz kalıyoruz.

Bardaouil: Kesinkes öyle. Bana göre günümüz sanatçıları giderek daha da bir ‘fuhuş unsuru’ / seks işçisi haline dönüşmüş durumda. Çünkü, onlara, öyle davranılıyor. Bazen de kendileri, iradî veya gayri iradî olarak, bizzat böyle davranmayı seçiyor veya buna zorlanabiliyor. Her zaman bir araçsallaştırmadan söz ediyoruz.

Sözgelimi, sergideki bir Oryantalist tuval, ya da Milliyetçi öğeler taşıyan Hayri Çizel imzalı bir tuvali ele alalım: Bu hep böyle oldu. Sanat dediğimiz şey hep bir amaca hizmet etti. Kullanıldı. Belli bir siyasal bakış uğruna, belli bir niyet uğruna oldu bu. Birileri geldi ve sanatçıya, ‘Bu, bizim söylemek istediğimiz şeydir ve senden bu uğurda, bunun bir gerçeklik biçimi olduğunu kanıtlayacak, görsel bir Dünya ortaya koymanı bekliyoruz,’ dendi. Bu da kendini satmanın, imgenin kudretine müsamaha göstermenin bir türüydü aslına bakılırsa. Evet, bir bakıma pornografiydi bu.

Fellrath: Sorduğunuz sorudan devam edecek olursak, bir sanat eserinin ne olduğu meselesi bugünün en kuvvetli soruları arasında gelmekte. Sözgelimi James Webb’in ses yerleştirmesine bakalım: Kendisi bu yapıtı üzerinden, bir sanat eserinin namevcudiyeti ile, o yapıta gösterilen tepki durumu ile ‘oynamakta’. Tam da bu çığlık atma eylemi ya da bunu sahnelemenin bizatihi kendisinin bugün bir sanat eseri olarak alındığı bir süreçteyiz.

Ya da sergiden, Paul ve Marlene Kos’un 1972 tarihli ‘Yıldırım’ isimli video işlerine bakın. Yıldırım bazen düşüyor, bazen düşmüyor… Birşeyi görebilmenin, yakalayabilmenin bu kazaen doğası… Kimbilir, belki gerçektir, belki de değildir. Sanatçı Marlene bu eseri bir arabanın içinde ortaya koyuyor evet, ama onlar bunu görmüyor, peki bu durumda o şeye tanık olan bizler mi sanatçı durumuna geliyoruz ? Dolayısıyla bu çalışma ortaya çok basit ve güçlü bir etkileşim örneği koyuyor. Sanatçı o sırada ‘bilmiyormuş gibi’ yapıyor ve bu durum ortaya harika ötesi bir diyalog zemini çıkarıyor.

Filmin yapımcısından bize dek, aslında biz, o yapıtın esas tecrübe edeni konumuna getiriliyoruz. Bu da baktığı şeyi gören, anımsayan bizlerin mi, yoksa onu aktaranın mı yapıtın esas sahibi olup olmadığı konusunda bir çok verimli soruyu gündeme getirebiliyor. Çünkü zaten bu bizim hemen her gün yaşadığımız bir deneyim: Gördüğüm şeyi anımsıyor muyum? O benim için bir anı mı? Kurgu mu, hayal ürünü mü? Yani kelimesi kelimesine, bu durum bizi aynı an içinde ele geçiriyor.

Önerdiğiniz ‘Görme Biçimleri’nin gayrıresmî, şeffaf, çok katmanlı duruşu, renkliliği ve sivil bir ansiklopedi gibi oluşunu da buna eklemeli… Koridorlarda kaybolup, işlerin keyfini sürüyor gibiyiz.

Bardaouil: Böyle… Donuk olmak zorunda değil ki. Kimi sergilere gittiğinizde bariz bir donuklukla karşılaşırsınız. İçgüdülerinize güvenmek durumundasınız oysa ki.

Fellrath: Doğru. Tam öyle. Ya da müzik dinler gibi… Kiminde sinirlenirsiniz, kiminde duygulanırsınız vb. Neticede bu sanatın gücü ve insanın duygularının buluştuğu nokta. Bu yönüyle ekranda binlerce imaja bakmak veya bir kitabı okumaktan ziyade, serginin cismanîliği, eserle karşı karşıya gelmenin etkisi de buradan kaynaklanıyor olsa gerek.

Bardaouil: Bu nedenle sergiye ‘ektiğimiz’ ve bariz bir nezaketle kurguladığımız, eserler ve izleyici arasında biricik nice diyaloğa gebe pek çok durum ve ortam, etkinlikte yer almakta. Bunu, onlara dayatmamak gerek. Eğer bu bağlantıyı zorla yapmamayı becerebilirseniz, işte bu da harika bir şey olur.

Sergiyi gezebilmek adına önceden bir ortalama süre tayin ettiniz mi ?

Fellrath: Bu gerçekten de çok zor bir şey. Sergideki kimi videoları aldığımızda, sözgelimi bir buçuk saatlik bir zamandan söz edebiliyoruz. Bu yönüyle serginin her üç katının da birbirinden bağımsız olmakla birlikte tayin edilmiş belli bir zamana karşılık gelmediğini düşünebiliriz. Doğrusal bir harekete bağımlı olmadan, sergiyi yukarıdan aşağı da, aşağıdan yukarı da deneyimleyebilirsiniz. Ayrıca tüm eserleri görmek zorunda da olmayabilirsiniz. İsterseniz, tek bir işle istediğiniz kadar süre geçirmeye elbette hakkınız var. Bu size kalmış. Ama sanırım bir çok izleyici sergiye geldikten sonra tasarladıklarından daha fazla zaman geçireceklerdir.

Bu yönüyle serginin Türkiye’deki sanat ortamına, farklı okuma ve paylaşım olanakları üretebilmesi adına yeni bir bakış açısı getirebilmesini umarız. Bu, bizim İstanbul’da göremediğimiz bir şey oldu. Birbirinden farklı sanat yapıtları ve kişilerinin, yan yana gelerek bütün sanat ortamı açısından kurumları da içine alabilecek yepyeni okuma ve tartışmalara imkân verebileceğine inanıyoruz.

Bardaouil: Ve aynı zamanda, serginin ‘baştan sona’ bir yapısı olmadığını burada söylemeli. Yani serginin yarısını da gezebilirsiniz. Sergiyi anlamak için ilk işten sonuna kadar hepsini tecrübe etmenize de lüzum yok. Bu, kronolojik bir sergi değil. Bu vesileyle söylemek istediğimiz başka bir şey de şu: Ortaya konulan bütün sanat, günceldir. Güncel sanatın şu anda tüm yenilikçiliği ve yaratıcılığıyla yapmaya çalıştığı, aslında neredeyse yüzyıllarca, belki de bin yıldır yapılmayan bir şey. Teknolojinin, iletişimin de değişimiyle, fikirlerin birbirine teğellenme süreçleri de bundan etkilenmiş bulunuyor. Sanatçının sanat eseri üzerine düşünme eğilimi, bunu dışa vurma biçimleri uzun süredir aynı idi. Bu sergiyle türlü sınıflandırma ve ‘izm’leri kırmaya niyetleniyoruz. Sanat eserlerine salt zaman dilimleri üzerinden bakılmasın istiyoruz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI