Uyurgezer bir mumya

Pazar, 4 Haziran, 2017
Peru’ya doğru gidecektik. İnka bekliyordu orada, Machu Picchu filan. O zamanlar bu paraya, mekânda ve hatta zamanda bir seyahat çok mümkündü. Biraz dışarılarda kalıyorduk. Arkadaş evlerinde. Mesela yolda tanıştıklarımızda ya da direnen insanlarda.

Ekvator’da yaşıyorduk biraz. İki gezme arası biraz çalışıyorduk. Özgür İngilizce öğretmenliği yapıyordu, ben marangozluk. Ağaçlar ve bambularla uğraşmak keyifli bir işti. Mesela bir masa yaptığınızda iki adım geri çekilip bakabilme şansınız vardı. Kendi yaptığın bir filmi seyretmek gibi ya da yazdığın yazıyı okumak ve bunlardan çok ve daha çok keyifli olarak yaptığın yemeğin yenilmesini seyretmek… Aşçılık ve yazarlık birbirine benzer duygulara hitap eder, diyordu bir yazar. Bir şey daha vardı benzetmede, unuttum. Bazen iyi bir şeydir unutmak…

meto

Çok para yapmıştık bu işlerde. En az 30-40 dolarımız vardı. Peru’ya doğru gidecektik. İnka bekliyordu orada, Machu Picchu filan. O zamanlar bu paraya, mekânda ve hatta zamanda bir seyahat çok mümkündü. Biraz dışarılarda kalıyorduk. Arkadaş evlerinde. Mesela yolda tanıştıklarımızda ya da direnen insanlarda. Solcu olmak karın doyurmaz derler, inanmayın. Onurlu bir şeydir solculuk. Dünyanın her yerinde elindekileri paylaşanları bulabilirsiniz. Öyle Face’de paylaşmaya da benzemez bu.

Vize almaya gittik. Özgür’e yeşil pasaportlu diye vize vermedi Peru. Yazı getirin dediler devlet görevlisi olmadığına dair. Ah şu devletler çok komik. Aslında devlet görevlisi olsa fena olmazdı. Maaşı olurdu ve o zamanlar sosyal güvenliği filan. Yollarda daha çok kızarmış muz yeme şansımız olurdu. Konsolos filan yoktu o zamanlar Ekvator’da. Yirmi yıldan fazla oldu. Bir fahri konsolos vardı Ekvatorlu. Çok sevindi adam. Siz benim gördüğüm ikinci Türksünüz dedi. İlki Turgut Özal’mış. Aynı hastanede yatmışlar. ABD’de bir göz hastanesi. Bizim konsolos ol, demiş Turgut Özal. Göz hastanesi olduğuna göre belki birbirilerini görmemişlerdi bile. Bu şekilde ilk de olmuş olabilirdik ama bize bu kâğıdı veremedi çünkü bir hükmü yoktu adamın. Venezüella’daki elçiyi aradı, telefonu bize verdi. Niye oralarda geziyorsunuz buraya gelin, bizde kalın, dedi elçi. Geliriz, dedik. Neden olmasın, dedik. Adres defterini açıp V harfine yazdık adresi. Ülkelere göre bir adres defteri yapmıştık. A’da Arjantin’deki, Almanya’daki, Arnavutluk’taki, Arunachal Pradesh’teki arkadaşlar yazıyordu mesela. Elçi fahri konsolosa faks çekti. Öğle yemeği ısmarladı konsolos, Turgut Özal’ı övdü ve Peru elçiliğine bıraktı…

Fahri konsolosları ziyaret etmek iyi bir şey, diye düşündük. Peru’da gittik. Perulu bir avukattı. Bize Peru’da oturanların telefon numaralarını verdi. Galiba 10 kişi kadardılar. Bir kaçını aradık, çok sevindiler. Görüşelim dediler ama pek gidemedik. Biri bizim kaldığımız yere geldi. Konsolos gazeteci olduğumuzu söylemişti. Daha önce gazetecilere rehberlik yaptığını söyledi misafirimiz. Bize rehberlik yapabileceğini söyledi. Paranın kokusunu almış diye birbirimize baktık! 15 dolar filan paramız kalmıştı. En son Saadettin Teksoy’a rehberlik yaptım, dedi. Nereye gittiniz, dedik. İnka mezarlıklarına, dedi. Mumyaları çektik. Seyrettiniz mi? Yok. Ama biraz zor oldu, mumyalar iyi ışık almıyor diye yerini değiştirdik… Dışarı taşıdık…

*Bugün 2 ile 6 arası Kadıköy kitap günlerinde-Haydarpaşa garında- Öteki yayınlarının oradayım son kitap ‘Özyönetim’ ile birlikte, gelebilirseniz vagon sohbeti yaparız.

YAZARIN DİĞER YAZILARI