Anayurt Oteli ya da bir toplum nasıl ‘ruh hastası’ oldu

Cuma, 2 Haziran, 2017
Türkiye sinemasının en önemli filmlerinden ‘Anayurt Oteli’ restore edilmiş kopyasıyla yeniden sinemalarda. Filme bugünden bakınca Türkiye’nin modernleşme serüveninin sancılarını Zebercet’in kimliğinde seyirciye aktarmakta oldukça maharetli olduğu bir kez daha görülüyor.

“Anayurt Oteli” seyirciyle buluştuğu 1987 yılından bu yana yapılan “Türkiye sinemasının en iyi filmleri” listesinde çoğunlukla kendisine ilk onda yer bulmayı başaran bir yapıt. Bunda filme kaynaklık eden Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanının gücü kadar ülke sinemasının en özel yönetmenlerinden birisi olan Ömer Kavur’un da payı var hiç kuşku yok ki. Çünkü filmin kahramanı Zebercet o güne kadar sinemamızda alışık olmadığımız bir tip olarak karşımıza çıkmıştı. Türkiye sineması, daha çok ‘durum/ hikâye’ anlatısı kalıbı üzerine şekillenen bir yapıya sahip. Asıl olarak hikâyeye odaklanan ve karakterlerin de bu hikayeler içinde şekillendiği bu estetik Yeşilçam geleneğinin de omurgasını oluşturuyordu.

Metin Erksan’ın özellikle “Sevmek Zamanı”nda bu yapıyı bozma girişimiyle başlayan süreç, 70’li yıllarda ilk filmlerini üreten genç kuşak yönetmenlerle gelişmişti. Ancak “Anayurt Oteli”, karakterin bizzat hikayenin kendisi haline geldiği, onun davranışlarının hikayenin geçmiş ve geleceğine dair ipuçları verdiği bir film olarak bu sürecin de zirvesini oluşturur. Bu yüzden kimi sinema tarihçileri eserin Türkiye’de ‘karakter odaklı’ ilk film olduğunu yazarlar. Haksız da sayılmazlar. “Anayurt Oteli” yalnızca iyi bir film olduğu için değil, kendisinden sonraki, yani Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Derviş Zaim’in başını çektiği kuşağın sinemasının da ‘kurucu öznesi’ olarak kabul edilebilir.

ROMANA KÜÇÜK DOKUNUŞLAR

Yusuf Atılgan’ın romanı 1973 yılında yayımlanmıştı ve 60’lı yıllarda geçiyordu. Ancak Ömer Kavur filmin çekildiği zamanda yani 1980’lerde geçmesini istediği için bazı değişiklikler yapmak ister. Senaryo Atılgan tarafından da beğenilince film çekilir. Bu değişiklikler hikâyenin özünü bozmaz hatta onun zamanını daha da genişletir. Film genç bir kadının Anayurt Oteli’nin kapısından girip yer olup olmadığını sormasıyla açılır. Jenerik girer ve Zebercet ile tanışırız. Babadan yadigâr bu oteli işletmektedir. Zebercet bir çırpıda hayatını anlatır seyirciye. 1950’de doğmuştur. Annesini 1960 yılında sünnet olduğu gün kaybetmiştir. 1971’de askerden döner ve babasının öldüğü 1980 yılından bu yana oteli işletmektedir.

Dikkatli okur bu tarihlerin Türkiye için anlamını hemen fark etmiştir. Zebercet, Demokrat Parti iktidar olduğunda doğar, 1960 darbesinde annesini, 1980 darbesinde babasını kaybeder. Askerden döndüğü yıl ise muhtıra verilmiştir. Filmin zamanla kurduğu ilişki bununla kalmaz. Daha sonra konağın 1839’da yani Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği tarihte yapıldığını ve 1923’ten yani Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren de otel olarak kullanıldığını öğreniriz.

Bütün bu tarihler Türkiye’nin modernleşme/demokratikleşme sürecinin ilerleme-kesintiye uğrama aşamalarını gösterir. Böylece Zebercet’in nasıl bir sürecin içinden çıkarak olduğu noktaya geldiğini anlarız. Zebercet, Türkiye’dir!

ÖRSELENMİŞ BİR ‘RUH’ OLARAK ZEBERCET

Bu olguları alt alta sıraladığımızda ortada ‘didaktik’ bir roman ve film olması gerektiği sonucuna varılabilir. Fakat öyle değildir. Yusuf Atılgan’ın karakter derinliği ile Ömer Kavur’un sinema dehası birleştiğinde bambaşka bir anlatı çıkar ortaya. Bütün bu tarihler, filmin ana ögesini oluşturmazlar. Film bu tarihlerde neler olduğunu hatırlatır seyirciye ve karakterine odaklanır asıl olarak. Kavur, Zebercet’in geçmişine dair anlattıklarının bir kısmını kullanmamıştır filmde ama bu boşluklar görsel olarak başarıyla doldurur.

Otel tam da 1980 sonrası Türkiye’nin bir yansıması gibi kurulmuştur. Zebercet’in arada sırada cinsel ihtiyaçlarını gidermek için de istismar ettiği temizlikçi Zeynep, tedirginliği her halinden belli olan yaşlı bir müşteri, hayvan tüccarları, memurlar, seks işçileri vb. gelip geçer her gün otelden. Ancak Zebercet, filmin açılışında gördüğümüz ve bir hafta sonra döneceğini söyleyen kadını beklemektedir. Bekleyiş uzadıkça Zebercet’in davranışları da değişmeye başlar. Otelden fazla uzaklaşmayan, yalnız, tekinsiz ve cinsel açıdan tatminsiz bir adamdır. Müşteriler hakkında tahminlerde bulunur, onların geçmiş ve geleceklerine dair yorumlar yapar.

Gizemli kadının gelişi geciktikçe Zebercet’in ruh sağlığı da bozulacaktır. Oteli kapatır ve insanların arasına karışmayı dener ancak gittiği hiçbir yerde yalnızlık ve kaybolmuşluk duygusunu üzerinden atamaz. Film, Zebercet’in nadiren sokağa çıktığı sahnelerden ikisiyle de dikkat çeker. İlki Cumhuriyet bayramı kutlamasıdır. Zebercet ilgilenmez kutlamalarla, şöyle bir bakıp geçer. İkinci sahne bir pazar yerindedir, muhtemelen bir camiden gelen dua sesi nedeniyle herkes ellerini açmış ‘Âmin’ demektedir. Zebercet ellerini nereye koyacağını, nasıl açacağını bilemez. Yani bununla da ilgilenmemektedir.

TOPLUMSAL DELİLİĞİN İZDÜŞÜMÜ

Zebercet, Tanzimat’tan bugüne bir türlü tamamlanamamış, sivil/askeri müdahalelerle kesintiye uğramış çarpıtılmış modernleşme/demokratikleşme süreçlerinin hüküm sürdüğü bir ülkenin neden bu kadar arada derede kaldığını anlayamayan bireyidir aslında. Kendisini ne cumhuriyete ait hisseder ne de dine. Ne geleneklerinden kopabilmiştir ne de modern ilişkiler yaşayacak kadar gelişebilmiştir. Geçmişini travmalar, bugününü bekleyişler belirler ama gelecek yoktur hayatında. “Anayurt Oteli” bir roman ve bir kitap olarak bütün bu ağır yükü, politik bir metinle değil, bu toplumsal hafızanın ‘sıradan’ bir insanın psikolojisi üzerinde yarattığı yıkımla anlatmayı başarır. “Anayurt Oteli”ni ülke tarihinin en iyi filmlerinden birisi yapan ve bugünkü “insan ruhunu anlamaya çalışan” filmlerden ayıran şey de budur!

“Anayurt Oteli” birçok kereler izlenmeyi hak eden bir film, okunması gereken bir roman. Groupama’nın “Türk Klasikleri Yeniden” projesi kapsamında Fanatik Film tarafından uzun ve özenli bir çalışmanın ardından büyük titizlikle yenilenen film bugünden itibaren bir kez daha, kısıtlı sayıda sinemada da olsa gösterimde. Zebercet’in dünyasıyla tanışıp, kendi dünyamızı anlamamız için bir fırsat kuşku yok ki. Tabii ülke sinemasının en önemli başyapıtlarından birisini büyük perdede görmenin vereceği haz da cabası!

YAZARIN DİĞER YAZILARI