'Kürdistan' dışında her şey

Pazartesi, 29 Mayıs, 2017
Ezilenler lehine kurulan dil, ezenler lehine kurulan dile göre çok daha zorludur. Bu dili kurmak iki uçurum arasına gerilmiş ip üzerinde yürümek gibidir. En ufak bir “hata” sizin gerçekten de ezilen veya ezilenden yana olup olmadığınızı ele verir.

Beşiktaş şampiyon olmadan hemen önce, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan başka bir şampiyonluğu kutladı. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), Erdoğan’ın talimatı üzerine Vodafone Arena’nın ismini ‘Vodafone Stadyumu’ olarak değistirdi.

Böylece 21 Mayıs’ta Ankara Arena isimli salonda gerçekleştirilen AKP’nin 3. Olağanüstü Kongresi’nden sonra “yabancı sözcüklere” savaş açan Erdoğan, ilk somut sonuçlarını da almaya başladı. Her ne kadar “Stadyum” da tıpkı “Arena” gibi yabancı bir sözcük olsa da, maksat hasıl oldu: Galatasaray yönetimi, Türk Telekom Arena’nın adını “Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Stadyumu” yaptı. TFF de içinde  “Arena” ifadesi yer alan Beşiktaş, Aytemiz Alanyaspor ve Şanlıurfaspor’un statlarının isimlerini değiştirdi.

Erdoğan, Türk Dili Kurultayı’ndaki konuşmasında, yabancı sözcüklere yönelik tepkisini şöyle izah etmişti: “Kültürlere ve medeniyetlere saldırılar önce dilden başlıyor. Dilini aldığı anda o milleti çökertiyor. Biz işte böyle bir suikasta maruz kalmış bir milletiz. Bu saldırı dilimizle birlikte onun mütemmim cüzü olan şahsiyetimizi de hedef almıştır… Türkçe’nin yetersizliğinden, fakirliğinden söz eden kimse art niyetli değilse, Türkçe’den, Türkçe’nin zenginliklerinden bihaberdir.” 

Erdoğan’ın bu sözlerindeki “Türkçe”leri “Kürtçe” diye değiştirip aynı ifadeleri kullanan herhangi bir yazarın kendini yargıç karşısında bulması işten bile değil.

Elbette bu, Kürtler açısından yeni de değil. Mazisi 1930’lara kadar gider. İsmail Beşikçi 1991 tarihli Kürt Aydını Üzerine Düşünceler kitabına şu cümlelerle başlıyor: “Türkiye’de Kürtçe yasaklanmış bir dildir. Kürt adının ve Kürdistan adının kullanılması yasaklar arasındadır. Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarından söz edenler, Türk insanlarının milli duygularını zedeledikleri, rencide ettikleri gerekçesiyle yargılanmışlar, cezalandırılmışlardır.”

‘BÖLGE İNSANININ’ AŞAĞILANMASI

Ezilenler lehine kurulan dil, ezenler lehine kurulan dile göre çok daha zorludur. Bu dili kurmak iki uçurum arasına gerilmiş ip üzerinde yürümek gibidir. En ufak bir “hata” sizin gerçekten de ezilen veya ezilenden yana olup olmadığınızı ele verir. Fakat herkesin kendi yarasından konuştuğu ve bu yüzden başkasının yarasına bakma özeni göstermediği mevcut zamanda meselenin bu boyutuna eğilemiyoruz bile. Çünkü ezilenler arası bu yapısal sorunun çözümü, ancak ezenin ürettiği dil kırılınca mümkün hale gelebilir.

Dolayısıyla kendisinin yarattığı acıyı yine kendisi hissediyormuş gibi yapıp onun hekimliğine de soyunan ve böylece muhalefet alanını daraltmaya çalışan siyasi iktidarın diline eğilmek şimdilik daha hayati. Zaten bu riyakârlığın ifşası ezilenler lehine yürütülen politik mücadelenin vazgeçilmezidir. Bu mücadelenin sahası da dilin ta kendisidir.

Cumhurbaşkanının, cumhuriyetin kuruluşundan beri asimilasyonist politikalara maruz kalan, yasaklanan, inkâr edilen, hakir görülen, “Arapça ve Farsça karışımı bir şey” denilerek aşağılanan, eğitimi yasaklanan Türkçe (!) için yürüttüğü mücadele berdevam iken, onun başdanışmanı da 26 Mayıs’ta Diyarbakır’da “gönül okşayıcı” bir konuşma yaptı:  “Bölge insanı aşağılanmıştır, devlet telafi etmeli.”

Erdoğan’ın başdanışmanı Şükrü Karatepe, Kürt halkına “bölge insanı” derken elbette devletin aşağılayıcı dilini yeniden üretiyor. Oysa cümle şöyle kurulmalıydı: “Kürdistan halkı geçmişte aşağılanmıştır, devlet telafi etmeli.”

Kaldı ki bu haliyle bile cümle sorunlu olmaktan çıkmıyor. Ama seçilmiş belediye başkanları hapsedilmiş ve yerine Kürtçe tabelaları teker teker söken, Amed Spor’un ismini bile değiştirmek isteyen bir devlet memurunun atanmış olduğu Diyarbakır’da konuşup o “aşağılanmayı” geçmişteki uygulamalarda görmek izahat bile gerektirmiyor.

Fakat Karatepe’nin, Kürdistan ismini anonimleştirip “bölge”, Kürtlerin adını da “bölge insanı” yapan bu inkârcı dil bizlere de Türkçü yasalar zoruyla dayatılırken, bizzat bu dayatmayı yapan aktörlerin ağzında bir “şefkat” ifadesine dönüştürülüyor. “Bölge insanının yaraları sarılmalı.” “Yöre insanı çok acı çekmiştir.” “Bölge insanı terör nedeniyle mağdur oluyor.” vs.

İnkârcılığın sinsice taşıtıldığı bu dil sadece Kürtçe ve Kürdistan gerçeğini örtmüyor, aynı zamanda Kürtlerin, yani “bölge insanının” esas olarak edilgen ve “yaralı” bir mağdur güruh olduğuna dair algıyı yeniden üretiyor. Üstelik bu mağduriyetin müsebbibi de hep “geçmişle” bağlantılandırılıyor ve böylece güncel fail, kendisine kurtarıcı misyonu biçebiliyor.

DEVLETİN DANTELİ

Eski tabirle “Doğu”, daha sonra “yöre” ve şimdiki ifadesiyle “bölge insanının” oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının hapsedildiği, Tahir Elçi isminin tabelalardan indirildiği, Roboski Anıtı’nın gece karanlığından faydalananlar tarafından söküldüğü, Sur’un “ihya” edilmesi için elektrik ve suyunun kesildiği Diyarbakır’da konuşan Şükrü Karatepe’nin şu sözlerini ise özellikle not etmek gerekiyor: “Bölge insanı aşağılanmıştır, bölge insanlarının değeri reddedilmiştir. Bu da kötülük yapmak isteyenlere olumsuz bir zemin hazırlamıştır.” Karatepe’nin “kötülük yapmak isteyenlerden” kastı kim? Aşağılanmaya karşı çıkanlar mı?

Karatepe’yi dinlemeye devam edelim: “Şimdi buna bakarak, devletin geriye dönüp, bunu telafi etmesi gerekiyor. Bu noktada belli adımların atıldığını görüyoruz. Ama bu yetmez, özel bir durum gerekiyor.” Karatepe’nin atıldığını gördüğü adımlar son iki yılda Sur’da, Cizre’de, Yüksekova’da, Şırnak’ta atılan adımlar mı? Peki “özel bir durum” derken, demokratik özerkliği mi kastediyor acaba? Elbette hayır. Cevap, Karatepe’nin sözlerinin devamında: “Türkiye’nin her tarafından farklı olarak Diyarbakır’dan başlayarak, bu bölgeye devletin yeniden gelmesi, eğilmesi, meseleye öyle uzaktan değil, dürbünle değil, büyüteçle yakından, çok detaylıca, ince ince bakıp, öyle kazmayla, baltayla çalışmakla olmaz, burada dantel işlenmesi gerekiyor.”

Karatepe devlete epey haksızlık yapıyor aslında! Zira devlet, hakikatlerin üstünü örtmek için epey bir süredir “bölgede” o danteli örüyor. Beyaz dantelin altındaki devlet yüzü ise bizzat o dantelin deliklerinden rahatlıkla görünüyor.

Karatepe, dantel teşbihinin böyle bir yoruma tabi tutulacağını hissetmişcesine hemen halı teşbihine geçiyor: “O büyük halının kopan desenini yeniden bir araya getirmek için başta devlet olmak üzere, sivil toplum kuruluşları bu değeri korumak üzere, kardeşliği korumak için mutlaka el ele vermemiz gerekiyor.” Doğru ya, geçmişin kirinin altına süpürüleceği bir halı gerekiyor! Ve bu devlet, o halıyı hangi dille dokuyacağını yüz yıllık deneyimi sayesinde iyi biliyor: “Kültürlere ve medeniyetlere saldırılar önce dilden başlıyor.”


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI