Referandum tartışmaları son: Huzur bulmayanlar, işleyişi bozanlar

Perşembe, 25 Mayıs, 2017
Erdoğan, 15 Temmuz'u "Allahın lütfu" olarak tanımladığı andan itibaren, bazı hükümet sözcülerini ve Başbakanı ezerek, OHAL'in ihtiyaç oldukça süreceğini defalarca söyledi. Buna rağmen, referandumdan evet çıkması durumunda OHAL'in biteceğini düşünen veya söyleyenler (hatta AKP böyle afiş bile yaptırdı) az değildi. Ancak görüldüğü gibi "istenenin olması" huzur bulmaya yetmiyor.

Hafta, yeniden partisinin başına dönen Recep Tayyip Erdoğan’ın “her şey huzura kavuşmadan OHAL kalkmaz” müjdesiyle başlamıştı. Aralarında ana akım gazetelerin de bulunduğu AKP yakını medya, bu sözlerin söylendiği kongreyi “nerede kalmıştık?” ortak manşetiyle verdi. Nerede kalındığını anlamak için fazla beklenmedi. İki gün sonra, OHAL başlığında toplanan haksızlık, hukuksuzluk külliyatına itirazın, direnişin sembolü ve yarattıkları etkiden çok varlıklarıyla iktidarın rahatsızlık kaynağı haline gelen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça tutuklandı. Mahkeme kararında, “tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri” gerekçesi yazıyordu. “Huzur bulmayanlar” ile “işleyişi bozanların” mücadelesi.

Bu cümleler üzerinden olup bitene bakınca, artık “referandum tartışmaları”nı bitirip yeniden içinde olduğumuz “hali” konuşmaya başlamanın zamanı geldiği anlaşılıyor; “Nerede kalmıştık?”, “neredeyiz?”, “ne olacağız?” Erdoğan, 15 Temmuz’u “Allahın lütfu” olarak tanımladığı andan itibaren, bazı hükümet sözcülerini ve Başbakanı ezerek, OHAL’in ihtiyaç oldukça süreceğini defalarca söyledi. Buna rağmen, referandumdan evet çıkması durumunda OHAL’in biteceğini düşünen veya söyleyenler (hatta AKP böyle afiş bile yaptırdı) az değildi. Ancak görüldüğü gibi “istenenin olması” huzur bulmaya yetmiyor. Çünkü, OHAL iktidarın yapmak istedikleri için lazım. Referandumda oylanan değişiklikler ise, iktidarın kendisine yapılmasını istemedikleri için.

İktidarın (artık bu kelime doğrudan Erdoğan’ı işaret ediyor aslında) siyaset algısı, kendisi için maksimum serbestlik ve minimum engel; istemedikleri için de maksimum yasak, (“neyiniz eksik?” denebilecek) minimum özgürlük. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tutuklanmak üzere gözaltında tutuldukları saatlerde Türk Dil Kurultayı’nda konuşan Erdoğan, yabancı kelimeler kullanılan tabelalar için belediyelere seslenip: “Bu senin doğal hakkın. Neye müsaade edersen onu asmak zorundalar” dedi. Bir kısa cümlede iki büyük iddia: “Doğal hakkın” ve “neye müsaade edersen”. “Reform devrimi” yapacağını söyleyen bu iktidar, yeterli oyu aldığında yasaklamayı, keyfi yaptırımı, sınırsız iktidar gücünü “doğal hak” olarak görüyor. Diğerlerinin yapıp edecekleri için çizilen sınırı da, “müsaade ettiği” kadar.

“Doğal hak” diye bir şeyden bahsedilecekse, onun öznesi bir kurum, iktidar veya yetki sahibi biri değil, ancak insan, canlılar olabilir. Temel insan hakları gibi doğuştan ve sadece insan olduğu için herkesin sahip olduğu özgürlük, yaşam, çalışma, adalet, eşit muamele hakkı gibi. İktidar sahipleri ise, ancak müsaade edildiği kadar yetki kullanabilir. Peki bunu kim sağlayacak, denetleyecek? Yargı. Yargının durumu nedir? Geçen haftaki “referandum tartışmaları”nda Danıştay Başkanı’nın “OHAL uygulamaları ve KHK’larla kişilerin hak ve özgürlüklerine, amaç dışında herhangi bir sınırlama getirilmemiştir” sözlerine değinmiştik. Bunu söyleyen, devlet karşısında mağdur insanların hak arama kapısı olan yüksek mahkemenin başkanı. Yani yargı da mevcut durumda “doğal hakkı” iktidara veriyor.

16 Nisan değişikliklerinin hemen uygulamaya giren maddelerinden biri Erdoğan’ın AKP’ye dönmesi, diğeri de yüksek yargı atamalarıydı. Ama yargının yeni iktidar kompozisyonundaki yeri daha önce uygulamaya alınmıştı aslında. Verilen tutuklama kararları, açılan soruşturmalar, yazılan iddianameler yargının iktidarın ihtiyaçlarıyla kurduğu ilişkiyi gösteriyordu. “Zanlının tutuklanmasında sakınca yoktur” diye yazılan gerekçeler, “bylock kullanan tarafından aranmak”, “gazetenin başlangıç ilkelerinden ayrılmak” gibi uydurulmuş suçlar işleme konmaya başlanmıştı. Son tutuklamalarda, gerekçeye yazılarak kayda giren “adaletin işleyişine zarar vermek” cümlesiyle hadisenin tarifi daha açık seçik hale geliyor.

“Adaletin işleyişi” dedikleri şey, “ötekiler” için cezalandırma, iktidar için onay aygıtına dönüşen yargının engelsiz biçimde bu fonksiyonları yerine getirmesi ve buna dönük rahatsız edici bir itirazın yaşanmaması. Dolayısıyla asıl “işleyişi bozan”, Nuriye Gülmen’in İrlandalı eylemci Bobby Sands’tan aktararak söylediği gibi “ezilmeyi reddetmiş insanlarla karşılaşmak” oluyor. İktidarın esirgeyeceği şey, kendisinde ne kadar olduğu tartışmalı merhamet olabilir elbette ama kimse adaletin onun dağıtacağı bir ulufe olduğunu kabul etmek zorunda bırakılmamalı. İktidar “acınacak hale gelmemek için” acınası bir merhametsizliği seçebilir elbette. Fakat, işini isteyen, hakkını arayan ve adalet talep eden ve “ezilmeyi reddeden”lerin bu “işleyişi bozmaları” da, onların en doğal hakları.

Daha önce de başka örnekleri yaşandı, Nuriye ve Semih’in tutuklanmasında da gördük: Garip soruşturma soruları (“ölmekten menfaatiniz ne?” gibi), akıl dışı gerekçeler, şaka gibi “hukuki” metinler. Meslekten insanların yazdıkları ve söylediklerinden yargı alanında liyakat ve kalite sorunları olduğunu biliyoruz, izliyoruz ama yaşanan garipliklerin sadece nitelik meselesinden kaynaklanmadığı da açık. Güvenlik güçlerinin şiddetini nasıl saklama gereği duyulmuyor, aksine pornografiye dönüşütürülüyor, hatta kilometrelerce uzakta başka ülkelerde temsiller veriliyorsa, “hukukun kimin hukuku olduğu” ile ilgili bir kuşku kalmaması için de kararların “kitaba uydurulmasına” hiç uğraşılmıyor. Çünkü iktidar, gücünü hissettirme ve kabul ettirme işini “keyfiliğin” yazılı belgelerini üreten yargıya vermiş gibi. Keyfilik de en etkili güç gösterisidir.

“Referandum tartışmaları”nın bu son yazısını, Nuriye ve Semih’in tutuklanması vesilesiyle dört aydır pek yer vermediğimiz yargı bahsiyle kapatmış olalım. Önümüzdeki haftadan itibaren, içinde olduğumuz “hali” yazmaya devam edeceğiz. Görünen o ki; güce mahkum oldukça huzurları daha çok kaçanların ihtiyaçları, bizi benzer gündemleri tartışmaya zorlayacak. Siyaseti bir iktidar meselesi olarak görme işinde yalnız kaldıkça, mahkumiyetleri huzursuzluklarını derinleştirecek. Siyasetin ve çarpık “işleyişi bozmanın”, bir güç (yüzde elliyi geçme) işi olmadığını gösteren Nuriye ve Semih’ten ilhamla, bir özgürlük mücadelesi olduğunu fark eden muhalefet aklıyla ise gündemin seyri farklı olabilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI