16 Nisan ‘sonrası’, bilinen ‘AK Parti’nin sonu ve sihirli küre

Çarşamba, 24 Mayıs, 2017
Mevcut durum ne olursa olsun, 16 Nisan’ın “Allah’ın bir lütfu” olmadığı ve işaret ettiği siyasal-toplumsal sonuçlar bakımından, bir lütfa dönüştürülmesinin de neredeyse imkansız olduğu ortada.

Türkiye’nin yakın tarihindeki iki olay –özellikle de gerçekleştikleri andaki istikametlerine ters yönde olan sonuçları nedeniyle– daha çok “sonraları” ile anılıyor: 7 Haziran sonrası ve 15 Temmuz sonrası… Bu iki tarihsel kırılma anına, yakın gelecekte bir başkası daha eklenecek gibi görünüyor: “16 Nisan sonrası”… “16 Nisan sonrası” da 16 Nisan günü ortaya çıkan tablonun tersi istikamette mi gerçekleşecek henüz bilmiyoruz; ama bu tarihe imli olayın da, diğer ikisi gibi, sonrasında yaşananlarla birlikte tamamlanmış bir anlam kazanacağını şimdiden söyleyebiliriz.

7 HAZİRAN VE SONRASI

7 Haziran sonuçları, uzun süredir bir siyasi parti hükümeti olmaktan çok, devlet aygıtıyla bütünleşme gayretinde olan, üstelik bunu bir miktar başarmış bulunan ve daha fazlasını yapmayı ‘vaat’ (dolayısıyla da ilan) etmiş olan iktidara; bizzat sandıktan oy yoluyla yapılmış bir ‘itiraz’ ve ‘ikaz’dı. Bunlar arasından ‘ikazcılar’, 5 ay sonra tekrarlanan seçimde tavır değiştirdi. İktidar, 7 Haziran sonuçlarını fiilen tanımama yoluna gitmiş ve Kürt sorununda sertlik ve çatışma yanlısı bir pozisyona iltihak; barış, demokrasi ve toplumsal eşitlikten yana tüm muhalefet unsurlarına karşı aşırı sertlik; ekonomik sıkıntıların giderek artan, artırılan ‘güvenlik’ sorunlarının arkasına saklanması gibi temel unsurlardan oluşan bir “7 Haziran sonrası” yaratmıştı. 7 Haziran’da AKP’den uzak duran ‘ikazcılar’, büyük oranda denetim altına alınmış medyanın da yardımıyla, sistemli ve bilinçli kaos politikalarının bir ‘güvenlik tehdidi’ olarak tevil edilebilmesi sayesinde yeniden kazanılmıştı.

15 TEMMUZ VE SONRASI

‘Sonrası’yla anılan ikinci tarih olan 15 Temmuz ise, zaten iki yıldır açıktan sürmekte olan ve herkesçe malum taraflarınca da aleni olarak yürütülen güç/iktidar çatışmasının bir tür ‘nihai’ hamlesi halindeki darbe girişimi/askeri kalkışmanın tarihiydi. Darbecilerin girişimi, gözü dönmüş bir kıyıma dönüştüğü 16 Temmuz sabahını bile zor gördü ve hemen o sabah “15 Temmuz sonrası” başladı. Bu, “7 Haziran sonrası” olarak anılan süreçte yapılanların, olağanüstü yetkilerle donatılmış ve genişletilmiş olarak sürdürülmesiydi. Yine 7 Haziran sonrasında oluşmaya başlayan ve devleti de önemli oranda kapsayan sağcı iktidar blokunun/koalisyonunun pekişmesi de “15 Temmuz sonrası” sağlandı ve bu blok, kısa süre sonra ‘Türk tipi başkanlık’ adı verilen rejim değişikliği sürecini harekete geçirdi.

16 NİSAN VE SONRASI

16 Nisan’daki rejim değişikliği referandumuna bu koşullarda gidildi. Referandum süreci, iktidarın istediği politik etkiyi bir türlü sağlayamadığı ve sıklıkla “7 Haziran öncesi” siyasal ortama benzetilen bir şekilde gelişiyordu. Sürecin son dönemecinde, devlet ve artık onunla bir alaşım haline gelmiş olan iktidar bloğu tüm maddi olanaklarını, hukuki, siyasi, psikolojik zorlamalarını sahaya sürmesine ve ‘Hayır’ demek alenen ‘terörizm’, ‘bölücülük’ gibi alerjik isimlerle kodlanmasına rağmen, sandıktan ‘arzu edilen’ sonuç çıkmadı. Daha oylama günü ayyuka çıkan ve tüm sonucu tartışmalı hale getiren usulsüzlüklerin yanı sıra ‘resmi’ sonuçlarda dahi açıkça göze batan ve ülkenin en önemli merkezlerinde mevcut iktidarın aleyhinde bir siyasal, toplumsal eğilimin oluştuğunu gösteren tablo “16 Nisan sonrası”nın ilk görüntüsüydü. Sandık sonuçları, iktidar için sıkıntılı, her renkten muhalefet için ise olumlu, dahası umutlu bir duruma işaret ediyordu.

Ancak önce seçim usulsüzlüklerine karşı gelişen ve sokağa taşan hoşnutsuzluğa, ‘Hayır’ tarafının en büyük bileşeni olan CHP tarafından sırt çevrilmesi, bu eksende başlayan tartışmaların CHP’de istifalara ve disiplin soruşturmalarına yol açması, sonra ‘2019 adayının kim olacağı’ yönündeki ‘yoklamaların’ verimsiz münakaşalara dönüşmesi gibi nedenlerle muhalefet ortak bir gündeme sahip olamayarak durgunlaştı.

Tam bu esnada Erdoğan önce AKP’ye üye oldu, sonra şaşaalı bir kongre ile onun başına geçti ve parti yönetiminden başlayarak beklenen tasfiyelere ve kişisel dizayna girişti. Artık tamamen ele geçirilmiş medyanın tumturaklı tezahüratları arasında gelişen bu süreç, Erdoğan’ı yeniden “siyasetin mümkün olan tek aktörü” gibi gösterecek şekilde ülkenin tek gündemi haline getiriliyordu. Sanki Erdoğan’ın partiden ve başbakanlıktan ‘hukuken’ ayrıldığı 2014’ten bu yana ‘işlerin başında’ bir başkası varmış da o şimdi ‘yeniden’ sahaya dönüyormuş gibi…

Böyle olunca şu haklı soru çıktı ortaya: 16 Nisan sonrası da iktidar için bir ‘fırsatlar dünyası’na mı dönüşecekti?

Bu henüz belli değil… Ancak, artık tamamen kişiselleşmiş olan iktidarın, referandum gecesi ortaya çıkan ve kendisi için olumsuz –ve daha önemlisi ‘geleceği için’ çok sıkıntılı– olan tabloyu, iradi zorlamalar ve siyasal baskı araçlarıyla değiştirmek istediği, muhalefetin bu tablodan avantaj ve mevzi elde etmesini engellemeye çalıştığı muhakkak.

‘BİLİNEN AK PARTİ’NİN SONU

Oysa, mevcut durum ne olursa olsun, 16 Nisan’ın “Allah’ın bir lütfu” olmadığı ve işaret ettiği siyasal-toplumsal sonuçlar bakımından, bir lütfa dönüştürülmesinin de neredeyse imkansız olduğu ortada. Zira Adalet ve Kalkınma Partisi, Erdoğan sanki iki buçuk yıldır her işin başında değilmiş gibi bir ‘liderle kavuşma’ debdebesinin altında yeni bir enerji yaratmaya çalışıyor görünse de aslında tüm kurumsal varlığını kişisel bir iktidara zimmetleyerek kendi sonunu getirecek bir adım atmış oluyor. Pazar günkü kongreden beri yaşanan gelişmelerde bunu teyit edecek nitelikte. Özlem Akarsu Çelik’in Gazete Duvar’a Kongre salonundan aktardığı şu izlenim ilk işaretti bir bakıma: “Kalabalıktı, gösterişliydi, ama geçmişte tanık olduğumuz Erdoğanlı kongrelerle kıyaslandığında coşkusuzdu. Ankara’nın, sayısız kongre takip etmiş tecrübeli gazetecilerine sordum, ‘Bana mı öyle geliyor, salonda heyecan göremiyorum!’ Hepsi benimle aynı fikirdeydi.”

Ardından parti yönetiminde beklenen değişiklikler ortaya çıktı. Herkes ‘FETÖ tasfiyesi’ beklerken, partinin geriye kalan son kurucu kadrolarının, Milli Görüş yenilikçileri arasından gelen demirbaşların da seyreltildiği ve tamamen Erdoğan’la ilişki çerçevesinde bir parti yönetimi dizayn edildiği ortaya çıktı. Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın bile “Topluma vaat edilen şeylerle, bunları gerçekleştirecek seçilmiş kadronun profili tam olarak örtüşmüyor. En azından tabandaki görüş bu. (…) Umarım korktuğumuz başımıza gelmez” diyerek karşıladığı bir ‘dizayn’ bu.

Şimdi bu hafta kabinede, ardından çok daha sert şekilde belediyeler ve parti örgütlerinde tasfiyeler ve yeniden dizaynlar bekleniyor. Tüm bunlar, bildiğimiz ‘AK Parti’nin sonu demek oluyor. Erdoğan için bir seçim kazanma makinesi olan, ama son noktada tabandan, örgüt eğilimleriyle oluşan ve geniş kalabalıklarla temas edip onların arzularını ‘merkeze’ taşıyan ve rızalarını dönüştüren ‘Parti’nin yerine silik biatçılardan oluşan bir ‘rejim muhafızları ordusu’ kuruluyor. Tasfiyeye uğrayanlardaki hoşnutsuzluk da cabası… Zaten MKYK listeleri sızdıktan hemen sonra sosyal medyada başlayıp gazete köşelerinde ve yine sosyal medyada devam eden kavgalar bu ‘caba’ya delalet…

SİSİ’NİN IŞIKLI KÜRESİ VE RABİA

Artık kişisel tasarrufa terk edilmiş eski partide ve iktidar çevresinde bunlar yaşanırken ‘dışarıdan’ gelen işaretler de pek iç açıcı değil. Erdoğan’a sadece 20 dakika ayırması, bunu dile getiren gazetecilerin başına gelenlerden anlaşıldığı üzere, hayal kırıklığına yol açmış olan Trump’ın, hemen ardından Suud kralı ve Mısır’ın darbeci despotu Sisi ile ışıklı bir küre şeklindeki dünya haritasına ‘el koyarak’ poz vermesi ironikti. Mısır’daki İhvan iktidarını kanlı bir darbeyle yıkan ve ‘bizimkilerin’, sonunda tüm Ortadoğu’ya hakim olacaklarını sandığı ‘derin strateji’yi de bir anda çökerten, bu haliyle bir vakitlerin en büyük düşmanı olan General Sisi, ABD Başkanıyla birlikte ‘sihirli küre’ye el basarken, bizdekiler, Mısır’da büyük bir yıkıma uğramış İhvan’dan alınma ‘Rabia’ işaretini ‘tekçi’ bir anlayışın sembolü olarak parti tüzüğüne koyuyordu. Açık bir yenilginin izini, el çabukluğuyla ‘siyasi’ bir markaya dönüştürerek unutturma gayreti, o kürenin etrafında planlanan bölgesel faaliyetler düşünüldüğünde fazlasıyla ‘yerel’ kalıyor.

‘16 Nisan sonrası’, muhalefetin ‘ana’ mecrasındaki atalete rağmen, Hayır meclisleri, komiteleri vs. gibi çatılar altında artık neredeyse mahalle mahalle örgütlenmeye başlamış taban hareketinin dinamizmi; Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın direnişi şahsında açığa çıkan ve 75 gündür açlık grevi yapan insanların tutuklatılmasına yol açacak kadar ‘endişe’ yarattığı, haklı olarak Gezi ve Tekel direnişlerini hatırlattığı anlaşılan mücadele inadı, bu kez şapkadan tavşan çıkarmanın çok zor olduğunu teyit ediyor.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI