Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Bataklığın dibinden

Salı, 16 Mayıs, 2017
Vicdan niyetine ne taşıyorsun, belli değil. Merhamet duygun bile yok ki, senin kavramanın pek mümkün olmadığı sebeplerle canlarını gözden çıkarmış iki kişiyi “yurdum insanı” diye aşağılayarak giriştin o rezil yazına... Lâkin senin işin pek kolay değil. Baksana, kendine spot tutmadan, etrafa çamur atmadan özür nasıl dilenir, onu bile unutmuşsun... Ama dibe sapladığınız o “kültürü” çıkarmaya gücün yetmeyecek...Hoş zaten üstüne saray yaptınız, nasıl çıkaracaksınız

Propaganda elemanlığını yaptığın ve sayesinde hak etmediğin bir hayat sürdüğün iktidarın hukuksuz, gaddarca icraatı yüzünden insanlar feci hayat koşullarına sürüklendi. Sen, oralardan kurtulabilmeleri için her yolu tıkamaya çalışan güruhun parçasısın. Fakat, heyhat, ağzından çıkanı kulağın duymuyor, giydiğin üzerine olmuyor.

Buraya kadarında takılacağın şey, eminim, sürdüğün hayatı niye hak etmiyor olduğun konusudur. Aradan çıkaralım da aklın kalmasın: Çünkü gazeteci sıfatıyla para kazanıyor, itibar görüyorsun, ama değilsin, yalanla dolanla işletilen propaganda aygıtında memursun. Daha derini, istersen: Dindar, imanlı, mütedeyyin vs. geçiniyor ve bu değerlere bağlanmış insanlara sesleniyorsun, fakat yaptığın iş onları kandırmaktan, suça, günaha sürüklemekten ibaret.

Vicdan niyetine ne taşıyorsun, belli değil. Merhamet duygun bile yok ki, senin kavramanın pek mümkün olmadığı sebeplerle canlarını gözden çıkarmış iki kişiyi “yurdum insanı” diye aşağılayarak giriştin o rezil yazına. (Yerli ve millî “yurdum insanı”ndan ne istedin diye sormayacağım, konudan sapmayalım.)

Açlık grevinde altmış altı günü “sanırım rekor” diye niteledin, bu ölümcül yolculukta bugüne kadar onlarca insanın can verdiği ülkenin okur yazar geçinen köşeyazarı sıfatıyla. Kötücül ruhunu vitrine çıkaran yazında işe yarar motif diye uyduruverdin öylesine. Değil. Rekor falan yok. Ortadaki biricik sonuç, cahil, üşengeç ve sorumsuz olduğun.

Gerisini mecburen yalanla getirdin; “insan evladı en fazla 60 gün açlığa dayanabilir” diye bir kıtır attın. Artık biliyoruz, size yarıyorsa yalan meşru, zulüm mübah. Yine de, bunu neden yaptın?
Aslında şöyle sormalıyım: Nasıl yapabildin? O kadar kolay ki yalanlığının anlaşılması. Tahminim: Okurunu aptal yerine koyabildiğin için. İkinci ihtimal: Okurunun artık haklı çıkmak, üstün gelmek dışında hiçbir şeyle ilgilenmediğini varsaydığın için.

İkisi de pek fena, öyle değil mi?

Yedi günde mazallah tahtalı köyü boylar” türü aşağılayıcı ifadelerinden okurunun rahatsız olmayacağını da varsayıyordun şüphesiz. Ölmüş çocuğun annesinin yuhalanabilmesine, yerlerde sürüklenen cesetlere gülünebilmesine mi güvendin acaba…

Sen okurunu nasıl tarif ediyorsun? Sahiden böyleler mi?

HERKESİ KENDİ GİBİ BİLMEK

Aman nazar değmesin”, “hep böyle zinde kalıp nice 66 günler görsünler” gibi laflarla açlık grevi yapanları küçük düşürmeye çalışırken ne demek istedin? “Aslında yiyorlar” demek istedin. Kültürümüzdeki en isabetli deyişlerden biridir: kişi herkesi kendi gibi bilir. Sen yapsan, senin yakınındakiler yapsa yerlerdi çünkü; öyle mi?

Ama sen açlık grevinin kaçıncı gününde ne olur, bilmiyormuşsun ki! Su-şeker-vitamin meselelerini de bilmiyormuşsun!?

Senin bilmen gerekmiyor. “DHKP-C eylemlerine destek vermişler” filan dedin mi akan sular durur. Hele açlık grevine destek verenleri “DHKP – C, HDP / PKK ve CHP’li vekiller falan” diye sıraladın mıydı, tribün ayağa kalkmaz mı oh geberenleri yuhalamaya…

Telafisi mümkün olmayan sağlık sorunları” da “alegori”ymiş sana göre, Wernicke-Korsakoff sendromunun “öncü belirtileri”nin görüldüğüne dair haber de “vaziyeti idare etmek için” yapılmış; “15 Temmuz direniş ruhu üzerinde… bozguncu”luk yapılıyormuş, “nasıl bir kampanyanın aparatı”ymış bu işler… Zaten “Geçen hafta istifa eden CHP Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke, sokağı işaret ediyor, bunlar arzı endam ediyor”muş, Leman dergisi de kapak yapmış, bak bak bak! Boşuna altını çizip de bold yaptırmamışsın, “CHP”den “Böke”ye kadar olan kısmı. Selin Sayek Böke emrediyor, Leman iletiyor, kitle sokağa dökülüyor! Köşeyazarı çözdü olayı. “Üst akıl”dan bahis yok, zira Reis Washington yolunda.

Netice itibarıyla, açlık grevi yapanlar ve onları destekleyenler “komik”miş. Tamam mı, doğru özetledim mi?

Diyeceksin ki, niye hatırlatıyorsun bunları, ben özür diledim!?

Hah! Geldik mevzunun katmerlisine.

ÖZÜR ÂDÂBI DİYE BİR ŞEY..?

Doğru, mensubu bulunduğun tahakkümcü riya kültürünün ölçülerine göre kahramanlık bile sayılır, dilediğin çarpık çurpuk özür. Hakkını teslim etmeli. Samimiyim. Sahiden elini yukarı uzatmış, çıkmaya çalışmışsın.

Lâkin özür dilerken bile kendi üstünlüğünü ispat peşindesin, başkalarını hakir görmekten geri duramıyorsun. Özür dilediğin yazının başlığına hiç baktın mı şöyle az geri çekilip: “Açlık grevi ve çağdaş küfürbazlar sürüsü”. Ne kadar da özür dileyen bir insanın yazısının başlığı!..

Sana kim ne küfür etti, bilmiyorum. Ama kendi ettiklerimi biliyorum. Yetersizdiler. Bütün KHK ve OHAL mağdurları biraraya gelip bildiği bütün küfürleri etse yine ihtiyacı karşılamazdı.
Bunu geçelim. “Kültürümüzde”yi tırnak içine alarak ekmeğin kutsallığından sözederek giriştiğin işe gelelim. O tırnaklar falan hikâye, bilesin yalnız. Senin “kültüründe” baş köşeyi riyanın, gerikalan koltukları da laftan ibaret kalmış, içleri zıtlarıyla dolmuş klişelerin işgal ettiği, zamanın büyük hakikati, artık.

Ekmek emektir” diyorsun. Utanmadan. “Helal ekmek emeksiz olmaz”mış, “Hangi siyasal düşünceye, etnisiteye, dine, mezhebe mensup olursa olsun emeği (veya işi) haksız yere elinden alınana kayıtsız kalmak vicdana sığmaz”mış.

Bu ne büyük riyadır, ey ahali! Memleketinin bir nefeslik yeşil alanına bile işgal kuvveti gibi muamele eden, parasına para, mülküne mülk katma peşinde, işçi hakkı yeme ve iş cinayetleri şampiyonu muktedir zevatın, muhalifine parmaklıklar ardını, işsizliği, açlığı, “sivil ölüm”ü reva gören zalimlerin savunucusu bir zat, “iki yurdum insanı”nı isimleriyle anarak kendince terfi ettirmiş -o arada birinin soyadını da yanlış yazmış, aşırı saygıdan olsa gerek-, yine, bir defa daha, hep olduğu üzre, ama hep gördüğümüz üzre, “maksadını aşan ifadeler”inden ötürü özür diliyor.

Tekrar ediyorum: Niye dilendiği belli olmayan bu özür bile, “kültürümüzde”, kayda geçirilmesi, önemsenmesi gereken bir tavır. O kadarına eyvallah.

Lâkin “açlık” üzerine o edebiyat, ‘Nazım Hikmet’ten de bahsederim icabında’ edâları falan, işlenen suçu ortadan kaldırmıyor. “Gönül yıkmak bize yakışmaz” diyor, şahsiyet, “insan ki gönüldür”müş. Hayır, insan gönül falan değil, senin güncel “kültüründe”. İnsan, düşman artık. Tehlike. Tehdit. Senin insanı görme tanıma şansın kalmadı. Sen her yaratığa “bizden mi onlardan mı” diye bakacak hale düşürdün kendini. Hayat sana tehdit, insan sana tehlike. Sen, bombalarla parçalanmış bedenlerin, kan içindeki yaralıları kurtarmaya çalışanların üzerine biber gazı sıkansın; “oh oldu, geberdiler” diyensin; insan senin neyine…

NEYDİ SANA ONU YAPTIRAN?

Özür erdemdir, bu topraklarda iki kat erdemdir, özrün kıymetsiz sayılamaz. Ama sahici özür şu olurdu: O yazıyı sana yazdıran, hiç de maksadını filan aşmayan, maksadın neyse onu ortaya döken ifadeleri sarf ettiren şey neydi, ondan bahsetmeliydin. Demeliydin ki: bir şey kattı beni ve benim gibileri önüne, sürüklüyor. Karanlığa, kötülüğe sürüklüyor, sokuyor elini ruhumuzun en karanlık yerlerine, oradan kötülükler buluyor getiriyor, ağzımızdan, elimizden boca ediyor her yere. Bulandık biz; bulaştık; temizlenemiyoruz. Soluk alırken çamur doluyor.

Sıkı bir halt yendiğinde samimi telafi ve tazmin işlemi için söylenecek şeyler “kültüründe” elbette var. Fakat unuttunuz çoktan. Üstü mor altı kızıl gökyüzünde incecik gülümseyen hilalin tebessümünü taklit ederek “Ay gördüm Allah…” diye mırıldanan babaannem bilirdi öyle şeyleri. Hatırladıklarımı aktarırdım, ama siz babaannemleri sevmiyorsunuz, beş vakit namaz kılarken kimseye tahakküm etmeyi akıllarından geçirmiyorlardı ve saraylarda gözleri yoktu diye.

Velhâsıl “kültürüm” dediğin şey, maalesef artık sadece düşman bellediğini alt edip bundan tatmin olmayla, sahip olmayla, hakim olmayla, zengin olmayla sınırlı. Bu yüzden, açlık grevi yapanın aslında gizlice yediğini içtiğini imâ eder, düpedüz iftira atar, uğradıkları haksızlığa direnenleri ve onlara arka çıkanları haince komploların parçası gibi sunar, iftiranın üzerine bir kaçak kat daha çıkar, en üst perdeden, bilmiş bilmiş atar tutarsın, sonra da nasılsa erdem gösterip özür dilemeye kalktığında, “maksadını aşma” riyakârlığına sığınır, sözünü de yine birilerine verip veriştirerek, yine kendine birilerinin “oyunlarını bozan” kahraman rolünü yakıştırarak bitirirsin.

Özür dileyen insanda azıcık olsun mahçubiyet görülür. Sende yok.

Ben yine de oturup, bu adam bu kadarıyla bile bu özürü niye diledi diye düşünmeye ve bunu yaparken iyimser olmaya hazırım. Ne de olsa işim kolay: İnsanın içinde sadece kötülük olmuyor, biryerlerinde bir miktar iyilik kalabiliyor, filan derim, sana atfedeceğim iyilik kırıntısı beni huzursuz etmez.

Lâkin senin işin pek kolay değil. Baksana, kendine spot tutmadan, etrafa çamur atmadan özür nasıl dilenir, onu bile unutmuşsun. Denediğine göre, belki çırpınır, o bataklığın dibinden su yüzüne çıkmayı başarırsın. Umarım da bunu. Ama dibe sapladığınız o “kültürü” çıkarmaya gücün yetmeyecek. “Maksadımı aştım”larla olmuyor o. Hoş zaten üstüne saray yaptınız, nasıl çıkaracaksınız…

YAZARIN DİĞER YAZILARI