Evlilik programlarının gerçek yüzü

Pazartesi, 15 Mayıs, 2017
Evlilik programlarının kaldırılmak istenmesinin esas sebebi, burada kadınların seçilen değil seçen olması. Eğer bu programların “gerçek hayatla” alâkasının olmayan bir yanı varsa, o da budur.

“Türkiye’de şu anda toplumun bütün farklı kesimlerinin üzerinde ittifak ettiği kıymetli kurumlarımızdan birisi aile müessesesi. Aile müessesini ortadan kaldıracak, ulviyetini, kutsiyetini ortadan kaldıracak son derece acayip programlar var.”

Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş’un kastettiği programlar elbette kız çocuklarının kaç yaşından itibaren evlendirilebileceğine dair vaaz veren dini programlar veya Cüppeli Ahmet’in “Ne hadis ama!” diye söze başlayıp şöyle devam eden yayınları değil: “Kadınlar duymasın ama sizin işinize yarar: ‘En çok salavat getiren cennette en çok huriye sahip olur!’ Beleş iş yok! Yatana saman yok! Tamam mı! Salavata devam, huriler bol! Tabii şimdi kadınlar duymasın. Ahirette zaten kıskançlık damarları alınacak. Yoksa cennette de başımıza bela olurlar. Uğraşamayız ki, cennet sıkıntı yeri değil… ‘Tertemiz hanımlar’ diyor Kur’an. Tertemiz nedir? Kıskançlık ve haset-fesat hiçbir damarı kalmamış. E öyle olduğu zaman da bir sıkıntı kalmıyor.”

Kurtulmuş’un Mart ayında yaptığı açıklamada hedef gösterdiği evlilik programlarıydı ve söylediğinde son derece haklıydı: Bu programlar aile (daha doğrusu evlilik) müessesesinin ulviyetini, kutsiyetini ortadan kaldıracak son derece acayip programlar!

EVLİLİK ŞİRKETİNİN İFŞASI

Burun kıvırdığımız, lümpen bulduğumuz, erkeklere “sigortalı işin var mı”, “evi üstüme yapacak mısın”, “fantezilerin neler” gibi sorular soran kadınların katıldığı programlar, “gerçek hayatta” evlilik sürecinin nasıl işlediğinin ekrana yansıtılışından ibaret! Bu programlarda “müzakere edilen” konuların gündeme gelmediği bir evlilik var mı?

Evlilik programlarında kadınların taliplilerine sorduğu bazı sorular şöyle: “Sigortan var mı?” “Evin var mı?” “Evlenince ev kimin üstüne olacak?” “Ev işi yapmayı, banyo yapmayı, tatil yapmayı sever misin?” “Ayda net kaç para kazanıyorsun?” “Önceki eşinden ayrılmanın nedeni ne? Şiddet mi uyguluyordun?” “Kıskanç mısın?” “Yemek yapmayı biliyor musun?” “Babacan mısın, maço mu?” “Eve sarhoş gelir misin?” Hatta daha da ileri giderek “ayak numaran kaç” diye soran kadın bile var (“Çünkü ayak büyük oldu mu her şey büyük olur”).

Evlilik programlarındaki sayısız diyalog, evliliğin ataerkil sistem ve din tarafından paketlendiği gibi pek de ulvi ve kutsal olmadığını gösteriyor. Bu programlar karşısında hükümet ve muhafazakâr (ve hatta seküler) orta-üst sınıf mutabakatının tek sebebi, evliliğin aslında bir şirketleşme olduğunu, ezme-ezilme ilişkilerinin buradan başlayarak örüldüğünü açık ediyor olmasından ibaret değil. Daha önemli bir sebebi var bu karşıtlığın.

KADINLAR SEÇİLMİYOR, SEÇİYOR

Evlilik programlarına yönelik akla hayale gelmeyecek sertlikteki muhafazakâr cenah tepkilerinin çoğunda, bu programlara katılanların “rol” yaptığının, “gerçeği yansıtmadığının”, kadınların çoğunun “eskort” olduğunun, en önemlisi de aslında kimsenin “evlenmediğinin” altı çiziliyor. Tepkilerin hemen hepsinde bu vurgunun altının çizilmesi, evliliğin gerçek yüzünün gizlenmesi, “ulviyette” yaşanan zedelenmenin giderilmesi çabasına dayanıyor.

Evlilik programlarının kaldırılmak istenmesinin esas sebebi, burada kadınların seçilen değil seçen olması. Eğer bu programların “gerçek hayatla” alâkasının olmayan bir yanı varsa, o da budur.

Zira bu programlarda kadınlar, kendilerine talip olan erkekleri sorguya çekiyor, onların gerçek yüzlerini ortaya çıkarmak için çeşitli sorular soruyor ve daha da ötesi evlilik üzerine müzakere yapıyor. Evde taliplisini bekleyip kısmetine dört elle sarılması beklenen kadının, televizyon programında karşısına çıkan erkeği yer yer ezerek sorgulaması, üstelik bunu bir “hakem heyeti” karşısında yapması elbette “dinimizle” de “Türk aile yapısıyla” da örtüşmüyor.

‘KADINLARIN CEVHERİ OLAN SADAKAT VE HÜRMET’

İslâmcıların bu programlardan duyduğu rahatsızlığın en çıplak halini nakleden “Evlilik Programları Rezilliği! – İfşa Ediyoruz” başlıklı bir videodaki İslâmcı erkek delikanlı şöyle ahkam kesiyor:

“Medeniyet fantezileri arasında yer alan evlilik programları, toplumun mahremiyet algısını maalesef yok ediyor (…) Halbuki evlilik hususunda Efendimiz Aleyhissalatu vesselam, ‘Kadın dört şey için nikahlanır. Malı için, soyu için, güzelliği için ve dindarlığı için.’ ‘Sen’ diyor, ‘dindar olana bak.’ Ama burada soyu-geçmişi ne olduğu belli olmayan kişiler ve sadece mal ve dış görünüşün önde olduğu bir seçim sunulması zaten dini yaşantısına bakmaya fırsat bile bırakmıyor (…) Cahiliye döneminde kadınlar pazarlarda görücüye çıkarılır orada pazarlanır ve satılırdı. Şu evlilik programlarının bu durumdan bir farkı var mı acaba?”

Evet, var! Çünkü bu pazarda “müşteri” kadınlar!

İslâmcı delikanlı evlilik programlarını “ifşa” ederken aslında kendini ifşa ediyor: “Ve en büyük darbeyi aile yapısına vuruyorlar (…) İşte, ‘medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp o perdelerini indirip beşeri de baştan çıkartmıştır’, diyor üstat hazretleri. Helal-haramın unutulduğu bu programlarda üzülerek söylüyorum ki, tesettürlü şahısların gösterdiği bu edepsiz tavırlar, daha ilk gördükleri erkekle sarmaş dolaş olmaları ve hemen dans etmeleri, İslâmofobi oluşturmaya çalıştıklarının açıkça belirtisi (…) Kadınların cevheri olan sadakat ve hürmetleri ve erkeklerin fedakârlıkları yerle bir oluyor.”

Kadınların sadakat ve hürmeti, erkeğin fedakârlığı! İşte düğüm noktası bu!

DAYATILAN ANNELİK

Anneler Günü vesilesiyle hem kapitalizmin hem de muhafazakârlığın yeniden yücelttiği, allayıp pulladığı “annelik rolü”nün aynı zamanda bir dayatma olduğunun altını çizmek lâzım. Anneliğin yüceltilmesi, elbette doğurmuş kadınlara göreli bir “koruma” sağlarken, o korumanın ağır bir bedeli de var. Elisabeth Badinter’in Kadınlık mı Annelik mi kitabında dediği gibi, çocuk doğurmadan önce dünyadan alacaklı olan kadın, anne olduktan sonra sonsuz bir borçluluk durumuna düşer. O “borcun” bir taksidini dahi geciktiren, çocuğa babasından daha fazla “emek” harcamayan, onun her ihtiyacına koşmayan, “saçını süpürge etmeyen”, “anneliğin hakkını vermeyen” kadının, toplumun düşmanca bakışları ve dayatmalarıyla karşı karşıya kalmaması imkânsız. Ataerkil, muhafazakâr toplumda makbul kadın çocuk doğurandır. Ama sadece bu değil! Makbul anne, doğurduktan sonra fedailik yapan, “borcunun” taksitlerini geciktirmeyen, hayatını bir bakıcı olarak sürdürendir.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da “Burjuva, karısını sadece bir üretim aracı olarak görür” derken, toplumun da “anneye” aynı nazardan baktığı gerçeğini ıskalıyor. (Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ndeki ıskaları ayrı mevzu.) Zevceliğe ve anneliğe biçilen rol ve yüceltme, karmaşık kapitalist üretim ve kâr ilişkileri kadar ataerkilliğin temel dayanaklarından biri olan dinler ile egemenlik ilişkisinin önemli bir modeli olan ulus-devletin de vazgeçilmez argümanı olarak karşımıza çıkıyor.

KOCA-BABA-DEVLET İTTİFAKI

KHK ile üniversiteden atılan Ahmet Murat Aytaç’ın Dipnot Yayınları’ndan çıkan Ailenin Serencamı isimli müthiş kitabında Aristoteles’ten yaptığı alıntı, baba-devlet-aile ilişkisine dair zihin açıcı: “Ev yönetiminin, görmüş olduğumuz gibi üç parçası vardır; bunlar üç yönetme türüne karşılıktır: Biri, efendininki gibi despotik, ondan sonraki, babanın yönetimi; üçüncüsü de evlilik ilişkisinden çıkan bir yönetme. Kadın ve çocuklar üstündeki yönetim, hepsi özgür kişiler olmakla birlikte, başka bakımlardan ayrı ayrı uygulanır; bir adamın karısı üstündeki yönetimi bir devlet adamının yönetimidir, siyasal bir yönetimdir; çocukları üstündeki yönetimi ise bir kralın yönetimidir.”

Evliliğin ve anneliğin çeşitli seremonilerle yüceltilmesi, teşvik edilmesi ama çocuk doğduktan sonra babanın ve devletin sorumluluğunu bir kenara bırakırken yönetici pozisyonundan ödün vermeden sıvışması, feministlerin gündeminde olagelse de bu konuda ciddi bir politik muhalefetin örülememesinin sebepleri var: Devlet, koca/baba ve ataerkil toplum bu konuda ciddi bir ittifak içindedir. “Kutsal” annelik rolü dayatılıp benimsetilirken, çocuğa karşı kolektif “borç” yükü de tamamen kadının sırtına yüklenmiştir.

Dolayısıyla makbul annelik rolünün inşası ile “ulvi” evliliğin TV programları üzerinden darbelenmesine karşı sekülerinden dindarına, zengininden yoksuluna toplumun neredeyse tüm kesiminin AKP ile mutabakat içinde hareket etmesinin hedefinde “özgür kadın” olduğunu söylemeliyiz.

Peki buna karşı “biz” ne yapabiliriz? Sanırım kısa vadede en azından evliliğin gerçek yüzünü ifşa eden TV programlarının devlet (muhafazakâr erkek, baba) müdahalesiyle kaldırılmak istenmesine ve kadınlara dayatılan annelik rolüne (anne olmaya değil, annelik rolüne!) “hayır” diyebilmeliyiz. Sonrası üzerine de etraflıca tartışmalıyız. Çünkü bu, dört bir yandan kıskaca alınmaya çalışılan kadınlar açısından üstünden atlanamayacak kadar hayati bir mesele.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI