Açlık grevlerinin türküleri!

Pazar, 14 Mayıs, 2017
Oturma eylemi sırasında gözaltına alınan, gözaltı sonrası eylemlerini açlık grevine dönüştüren Gülmen ve Özakça, kamuoyundan gördükleri destekle mutlu. Ancak bu, onların giderek eriyor ve aramızdan uzaklaşıyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İki gün önce, cuma gecesi, Abdal’ın seslendirdiği türküler eşliğinde halay çekenlere gülümseyerek ve alkışlarla eşlik eden iki insan bu gülümsemeden mahrum edilirse, vebali, bu ülkeyi kendilerince yönetenlerin boynuna yazılacak: Yitirilen onca canın yanına! Bunu söylemek ne kadar da acı…

Kimi zaman yazıya nasıl başlayacağımı bilemem. “Belirli gün ve haftalar”a denk gelen yazılar kolay: Günün mânâ ve ehemmiyetine binaen art arda sıraladığım şarkılar, yazıyı şekillendirir. Bugün de öyle bir gün aslında: Anneler Günü. Onun için bu yazıya başta annem ve sevgilim olmak üzere bütün annelerin “günü”nü kutlayarak başlayabilirim. Sizlere Anneler Günü’yle alakalı şarkıları anımsatmak, onlardan söz etmek, “küçücükken başucumda bana ninni söylerdin”den “gelin çiçek derelim / yollarına serelim / sevgi dolu türkülerle / annemize verelim”e uzanan çocuk şarkılarından bir buket yapıp sunmak, annelerden söz eden türküleri, alaturka şarkıları ve pop’tan rock’a uzanan çalışmaları hatırlatmak beni kurtaracağı gibi yazıyı da rayına oturtur.

Ancak gün, bu gibi yan yollara sapma günü değil. Memleket ahvali, hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmamıza izin vermiyor. Günler ziyadesiyle sıkıntılı ve her gün yeni bir şey oluyor. Bir yanda süren OHAL, diğer yanda ne olacağını ve nereye varacağımızı bilmediğimiz bir gelecek, gündemin dışında kalmamıza izin vermiyor. Onun için, bugün, annelerle alakalı şarkıları es geçecek, sizlere bambaşka bir şeyden, özellikle son günlerde canımızı sıkan, elimizi kolumuzu bağlayan bir durumdan söz edeceğim. Elbette geçmişi anarak ve araya şarkılar iliştirerek… Annem ve sevgilim de bunu isterdi bence.

Geçtiğimiz haftanın başı, iki isim gündemimize düştü: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Çok zamandır gündemimizdeydi, sessiz sakin takip ediyorduk aslında ama görünürlük geçtiğimiz hafta gerçekleşti. Biliyorsunuzdur ama hatırlatayım: Gülmen ve Özakça, şu günlerde sıkça karşımıza çıkan KHK’lardan biriyle işlerinden oldu. Nuriye Gülmen, Selçuk Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde kadroluyken bir KHK ile uzaklaştırıldı. Bunun üzerine Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde oturma eylemine başlayan Gülmen’e, kısa süre sonra, Mardin’in Mazıdağı ilçesinde öğretmenlik yaparken işten el çektirilen Semih Özakça da katıldı. Yaşanan adaletsizliği bu yolla anlatmayı tercih eden bu iki insan, bugün açıklarının 67. gününde.

‘YİTİRİLEN ONCA CANIN YANINA’

Oturma eylemi sırasında gözaltına alınan, gözaltı sonrası eylemlerini açlık grevine dönüştüren Gülmen ve Özakça, kamuoyundan gördükleri destekle mutlu. Ancak bu, onların giderek eriyor ve aramızdan uzaklaşıyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İki gün önce, cuma gecesi, Abdal’ın seslendirdiği türküler eşliğinde halay çekenlere gülümseyerek ve alkışlarla eşlik eden iki insan bu gülümsemeden mahrum edilirse, vebali, bu ülkeyi kendilerince yönetenlerin boynuna yazılacak: Yitirilen onca canın yanına! Bunu söylemek ne kadar da acı…

Geçmişte açlık grevleri işe yaramış, bu yolla taleplerini dile getirenlerin önemli bölümü haklarına yeniden kavuşmuştu. Geçmişi bugünden ayıran, başımızdaki yöneticilerin artık diyaloğa kapalı olmaları. Ahmet Necdet Sezer ve öncesindeki cumhurbaşkanları, bu gibi talepler karşısında sessiz kalmamış, gereğini yapmıştı. Oysa bugün, aldırmayan, kulaklarını tıkayan, kendini destekleyenler dışında kimseye söz hakkı tanımayan bir cumhurbaşkanımız var. Sadece Nuriye Gülmen ve Semih Özakça değil, pek çok insanın işini kaybetmesine sebep pek çok KHK, onun imzasıyla yayımlandı. Bunlardan kimi “yanlış olmuş” diyerek görevine ilan edildi ama çoğu hâlâ işsiz. Gülmen ve Özakça, onların sesini duyurmak üzere açlık grevinde.

Bundan 67 yıl önce, tam da bugünlerde, Bursa Cezaevi’nde bulunan Nâzım Hikmet, suçsuz olduğunu söyleyerek açlık grevine başlamıştı. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, onun talebine karşılık verdi ve sadece ona değil, cezasının üçte ikisi indirilenlere af olanağı veren bir yasa hazırladı. Nâzım Hikmet’e, 15 Temmuz 1950’de, fenalaştığı için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde özgür olduğu söylendi. 13 yıl sonra, Nâzım Hikmet’i affeden dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar, Yassıada sonrası yeniden tutuklanınca üç gün boyunca açlık grevi yaptı. ‘70’li yılların sonunda, açlık grevleri yaygınlaştı ve cezaevlerine yayıldı. 12 Eylül sonrası, açlık grevlerinin merkezi, bugün bir kabus olarak andığımız Diyarbakır Cezaevi.

12 EYLÜL BELLEKSİZ BİR TOPLU YARATTI

Sonrasında yaşanan acılar bir yana, o günlerde yaşananlar, bugün hâlâ karanlıkta. Ne sorumluları cezalandırıldı ne de orada olanları tam olarak biliyoruz. Yakın zamanda, bunları bugüne aktarmaya çalışan “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı dizi, kısa sürede birilerini rahatsız ederek yayından kaldırılmıştı. Yazık ki öğrenemiyoruz. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim: 12 Eylül, belleksiz bir toplum yaratma projesini başarıyla gerçekleştirdi. Unutturdu ve hatırlatanları yaşatmayan bir sistem kurdu. Bugün, 12 Eylül’e karşı olduğunu iddia edenler, o sistemden besleniyor ve tıkandıkları noktada OHAL’i bahane ederek art arda KHK çıkartıyor.

Bundan 21 yıl önce, 20 Mayıs 1996 günü, Sağmalcılar’dan Sincan’a, Yozgat’tan İskenderun’a pek çok cezaevindeki 1500 kadar devrimci tutsak, ‘tabutluk’ların kapatılması, tutsak yakınlarına yönelik saldırıların durdurulması ve tutsakların önündeki engellerin kaldırılması için süresiz ölüm orucuna başladı. 69. günde 12 kişinin hayatını kaybettiği direniş sırasında, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, “Kantinden stok yapmışlar; elbette yiyorlardır, içiyorlardır” şeklinde talihsiz bir cümle kurmuştu. 1996 ölüm orucu sırasında ölenlerin hikâyesi, Grup Yorum’un “Boran Fırtınası” albümünde anlatıldı. Albüm, beyaz kapakla ve bu isimle çıkmıştı ancak kısa süre sonra yasaklandı. Bunun üzerine, kartonetteki fotoğraflara küçük müdahaleler yapıldı ve siyah kapakla, “Destan” adıyla yeniden piyasaya sürüldü. Bugüne dek yapılmış en etkileyici albümlerden biri bu.

‘ÖLÜM DİRENİŞİ’

Aynı dönemde, Güneşe Türkü topluluğu, yaşananları, “Ölüm Direnişi” adlı 8 buçuk dakikalık şarkısında anlattı. O günlerden bugüne çok şarkı, çok şiir kaldı ama dikkat çekmek istediklerim bunlar. Dileğim, bugünlerden geleceğe böyle şarkıların kalmaması. İki gün önce Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, halaya alkışlarla eşlik ediyordu. Bundan sonra kurulacak bütün halaylara onların eşlik etmesini istiyoruz. Talepleri çok basit: İşlerini yeniden istiyorlar. Biz de bunu istiyoruz. Onun için onların yanındayız ve seslerini duyurmak için çalışıyoruz.

Yazık ki bu sesi duymak istemeyenler var. Polis, cumayı cumartesiye bağlayan gece, açlık grevine destek verenlere saldırdı. Aralarında Özakça’nın eşi Esra’nın da olduğu 10’u aşkın insan gözaltına alındı. Belli ki bu sürecek. Tekrar ediyorum: Talep basit. Bunu yerine getirmek de öyle. “Herkesin cumhurbaşkanı” olma iddiasındaki biri için hele…


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI