Kentsiz kadınlar

Cuma, 12 Mayıs, 2017
Özgürlük arayışında, sokağa ne amaçla, ne zaman, nasıl çıktığımız, orada neler yaptığımız ve bu hareketliliği kimlerin, nelerin belirlediği can alıcı sorular olarak karşımıza çıkar. Sokak, mutlak bir özgürlük alanı değildir.

“Sokak özgürleştirir” sloganı kadın hareketinin yelkenini şişiren kuvvetli bir rüzgardır. Kadının kamusal alanda boy göstermesi önemsenir. “Evden çıkmak”, tahliye olmak gibidir adeta. Bir geçebilsek o evin eşiğini her şey bambaşka olacaktır. Nasıl olacaktır mesela? Özgürleşecek miyizdir sırf sokağa çıkarak?

Elbette hayır.

Özgürlük arayışında, sokağa ne amaçla, ne zaman, nasıl çıktığımız, orada neler yaptığımız ve bu hareketliliği kimlerin, nelerin belirlediği can alıcı sorular olarak karşımıza çıkar. Sokak, mutlak bir özgürlük alanı değildir. Daha evden dışarı adımlarını atar atmaz bunun farkına varan dünyanın her köşesinden emek sömürüsüne, bedensel sömürüye, etnik ayrımcılığa maruz kalan yoksul, kentli, taşralı ya da göçmen kadınlar fabrikalardan, atölyelerden, zengin mutfaklarından ve üçüncü sınıf genelevlerden seslenerek beyaz, şehirli ve eğitimli hemcinslerine duyurmaya çalışmışlardır bunu. Artık sokaktadırlar. Ama belli ki evden çıkmak başlı başına özgürleştirici olmamıştır. Sömürü ve şiddet evin dışında da sürmektedir. Sokağı sorgusuz sualsiz yüceltirken, evi yine aynı biçimde itibarsızlaştırma eğilimi, eril kültürün dayattığı mekansal hiyerarşiyi istemsizce besleyen yönüyle eleştirilir hale gelmiştir.

Sokak, istediğimiz zaman ve istediğimiz biçimde orada olma hakkını elde ettiğimizde, sokağı sadece bir yerden bir yere gitmek için kullanılan bir transit mekan olarak değil, aylaklık edebileceğimiz, keşfedebileceğimiz, akışına, düzenlenmesine eşit ve özgürce katılabileceğimiz, temsil ve görünürlük imkanı yakalayabileceğimiz bir mekan olduğunda, yani orada sadece boy gösterebildiğimizde değil, aynı zamanda varlık gösterebildiğimizde özgürleştirir. Oysa, kadınların ve ayrıksı bulunan diğer kesimlerin sinerek yaşamak zorunda kaldıkları, kendilerine verilenlerle yetinmeye çalıştıkları sokakları olan kentlerden kurulu bir ülke burası.
****
Bana bunca lafı ettiren, kitaba dönüştürülmüş bir araştırma: Kadınsız Kentler. Araştırma, toplumsal cinsiyet açısından bazı belediyelerin politika ve bütçelerini ele alıyor ve “kadın dostu kent” kavramının hayata geçirilebilirliğini sorguluyor. Gülay Günlük Şenesen, Yelda Yücel, Ayşegül Yakar Önal, Nuray Ergüneş ve Burcu Yakut Çakar 2013’te başladıkları bir TÜBİTAK projesi kapsamında, Birleşmiş Milletler Ortak Programı’nın kadın dostu kent kapsamına aldığı Kars, Şanlıurfa, Nevşehir, İzmir ve Samsun ile sırasıyla her birine kültürel olarak yakın buldukları fakat kadınlara dost olmaya söz vermemiş Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Manisa ve Ordu’yu karşılaştırarak incelemişler. Gittikleri şehirlerde, hem devlet, hem de Birleşmiş Milletler güvencesinde ve takibinde hazırlanan toplumsal cinsiyet duyarlı yerel yönetim bütçelerinin, gündelik hayatta, yaşam standardında, hizmetlere ulaşımda karşılığı olup olmadığına bakmışlar. Fakir Baykurt’un Irazca’nın Dirliği romanında ilk kez dikkatimi çeken “dirlik” kavramı, kentlerin kadınlara verdikleri sözlerin yerine getirilmesinde temel kriterleri olmuş yazarların. Dirlik, yani insana yakışır eğitim, sağlık, barınma, güvenlik, istihdam, ulaşım, toplumsal yaşama katılım koşullarına sahip olabilmek… Baykurt’un Irazca’sı, kitabın arka kapağında şöyle tanıtılıyor:

Irazca şu dünyaya geldi geleli gün yüzü görmemiştir. Dertli mi dertli bir kadındır; üstelik genç yaşta dul kaldığından kadınlığını da bilememiştir. Geçimdi, çocuktu, sonra torundu derken sırtı doğru düzgün yumuşak bir yatağa değmemiştir. Yetmezmiş gibi, köyün muhtarı Cımbıldak Hüsnü ile Haceli’yi ev yeri yüzünden düşman beller kendine. Ev işi halloldu, sular duruldu derken, anlar ki, su uyurmuş ama düşman uyumazmış.

Araştırmacıların gittikleri kentlerde nelerle karşılaşmış olduklarını tahmin edersiniz: büyük bir hayal kırıklığı ve sayısız Irazca! Toplumsal cinsiyet duyarlı bütçe, gösterişli adına rağmen, uygulamada fazla işlerliği olmayan, olduğundaysa, cinsiyet eşitliğinden ve kadınları güçlendirmekten çok, yerel yönetimlerin oy potansiyellerini arttırmaya yönelik hizmetlerin yürütülmesinde kullanılan, göz boyayıcı bir halkla ilişkiler taktiği. Kadınlar için neyin iyi olacağına erkek yöneticilerin karar verdiği belediyelerde, bütçenin dağılımı ve kullanım alanları, belediyenin bağlı olduğu partinin cinsiyet politikalarına göre belirleniyor.

Kentte hayatta kalmaya çalışan kadınlar, ailenin dirliğinden erkeklerden çok daha fazla sorumlu hissediyorlar kendilerini. Kent yoksulluğu, dayatmacı olduğu kadar dayanışmacı da olan birincil ilişkilerin azalarak ortadan kalktığı, işsizlik ve sosyal güvencesizliğin yaygınlaştığı bir yaşam alanında hayatta kalma mücadelesi vermek anlamına geliyor. Kayıt dışı ekonominin arsız ve kuralsız iştahı, erkeklerden sonra ev ekseninde yaşayan, kadın, yaşlı ve çocukları öğütüyor yoksulluk ve işsizlik arttıkça. Ev eksenli üretim, cebe üç beş kuruş girmesini sağlıyor sağlamasına ama hem yasa ve kural dışı ekonomik faaliyetleri palazlandırıyor, hem de eve bağımlılığı arttırıyor. Bunun yanında, yerel yönetimlerin ve diğer devlet kurumları ile sivil toplum örgütlerinin yardımlarından yararlanmak için öne atılmak yine kadınlara düşüyor. Erkeklerin işsizliğin ve yoksulluğun, dolayısıyla “iktidarsızlığın” ilanı anlamına gelen sosyal yardımlardan yararlanmak konusundaki çekingenlikleri, dirlik içinde olmak bir yana, hayatta kalma mücadelesindeki kadınların öne sürülmesine sebep oluyor. Yeşil kart başvurularında, kömür ve gıda maddesi dağıtılan yerlerdeki kuyruklarda hep kadınları ve bazen yanlarında çocuklarını görüyoruz. Acıma hissi uyandıracağı varsayımı da kadın ve çocukların öne sürülmesinde etkili oluyor.

Kadınları istihdam etmekle övünen belediyelere bakacak olursanız, istihdam alanlarının kreş ve anaokulu öğretmenliği, telefon operatörlüğü, halkla ilişkiler, peyzaj mimarlığı, sekreterlik ve ekim-dikim işleri gibi, kadınsı veya kadına yakışır olduğu düşünülen işler olduğunu ve genellikle partizanca yapıldığını görüyorsunuz.

Öte yandan, yerel yönetimlerden hizmet bekleyen kadınların talepleri, ulaşım, sağlık, istihdam gibi alanlarla sınırlı kalıyor. Yönetime katılmak isteyen, daha fazla eğitim, farklı istihdam olanakları talep eden kadınlar sayılı. Çünkü, daha önce de söylediğimiz gibi, kadınlar hayatta kalmaya çalışıyorlar her şeyden önce. Büyük bölümü, yaşadıkları şehrin sadece birkaç mahallesini biliyor, kent merkezine hiç gitmemiş olabiliyor. Önce başını sokabilecek bir dam, yiyecek ekmek, ısıtacak kömür, kocaya iyi kötü bir iş, çocuklara okul bulmak gerekiyor. Yaşamsal fonksiyonların sürmesi için çabalarken, bireysel hazlar, hayaller, hedefler dizi oyuncularının gözleri ve sözlerinde parlayıp sönüyor ancak. Bir de tabii, özgürlük talep edebilmek, yönetime katılmayı isteyebilmek için bir farkındalık geliştirmek gerek. Bunu sağlayacak bir zihniyet mevcut değil yerel yöneticilerde. Hatta birkaç istisna dışında, farkındalık yaratacak, yeni taleplerle ortaya çıkacak çalışma ve uygulamaları bastırmaya yöneliyorlar.

Toplumsal cinsiyet deyince iyimser bir şekilde gözümüzün önünde canlanan cinsiyet eşitliği manzarasına kadın dostu kentlerde farklı cinsel yönelimi ve kimliği olanlar dahil değil maalesef. Çoğunlukla olduğu gibi. Aykırı bulunana, hastalıklı, sapkın olarak kabul edilene, göze batana verilen ceza, onu görmezden gelmek, ona yaşam alanı bırakmamak oluyor. Bu çalışmada da göremiyoruz onları.
****
“Kadın dostu kent nasıl olmalıdır?” sorusuna ilk anda verilebilecek cevaplar kalıplaşmış birkaç kent hakkıyla sınırlı kalıyor çoğumuz için. Toplu taşıma araçları sayısının ve saatlerinin arttırılması, köşe bucağın ışıklandırılması, kaldırımların ve yaya geçitlerinin çocuklu ve engelli kadınlar için elverişli hale getirilmesi, her türlü şiddete karşı güvenlik önlemlerinin arttırılması, sağlık hizmetlerinden yararlanmak…

Bunlar gündelik rutinimizde hepimizin tecrübe ettiği en fazla göze batan sorunlar, mahrumiyetler. Ama bunların yanında ve bunların da üstesinden gelebilmeyi sağlayacağını düşündüğüm için benim fazladan vurgu yapmak istediğim, kadınlar olarak şehrin hal-i hazır fiziksel mekanı üzerinde talep edeceğimiz hakların yanında, kentin planlanması, bu planların uygulanması, kentsel politikaların belirlenmesi, bu politikalara koşut bir yönetim tarzının hayata geçirilmesi gibi konularda etki ve söz sahibi olmak. Hatta şehrin ruhuna egemen olan eril zihniyetin/söylemin/eylemin tasfiye edilmesi için kolları sıvamak. Buradan devamla da ülkenin, dünyanın düzenine dair söz ve hak talep etmek. İşte o zaman kadınların belediyelerden yoksulluk yardımı ve dirliğin sağlanması dışında beklentileri de olabilecek…

Kadınsız Kentler, Toplumsal Cinsiyet Açısından Belediyelerin Politika ve Bütçeleri, Gülay Günlük Şenesen, Yelda Yücel, Ayşegül Yakar Önal, Nuray Ergüneş, Burcu Yakut Çakar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, İstanbul, 2017.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI