Aydın Selcen
Aydın Selcen

Astana sonrası Suriye

Pazar, 7 Mayıs, 2017
İşin bize bakan tarafı Astana öncesinde olduğu gibi bugün de İdlip. Putin için İdlip’te “ılımlılıklarını” kanıtlamayı “ayaklarıyla” Türkiye’ye ve Fırat Kalkanı’na geçmeyi reddederek bulundukları yerde kalanların, orada imha edilmeye müstehak olduklarını gösterecekleri verisinde bir değişiklik yok.

Astana sonrası Suriye konusunda elimizde bir belge, bir fotoğraf, iki açıklama var. Bunlar üzerinden yürüyerek salonda ne olup bittiğini anlamaya çalışalım. Bir gözümüz de sahada olsun, sahanın gerçeğini de gözden uzak tutmayalım. Astana Andıcı’na, Rusya Federasyonu (RF) Özel Temsilcisi Lavrentiyev’in toplantı sonrası Rus medyasına ayaküstü ifadelerine, ABD Dışişleri Sözcüsü Nauert’in yazılı açıklamasına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs’taki Trump görüşmesi öncesinde ziyaretin hazırlığı için Vaşington’a giden Akar-Fidan-Kalın fotoğrafına birlikte göz gezdirelim.

Belge, 4 Mayıs’ta Astana’da Türkiye, RF ve İran temsilcilerinin imzaladığı mutabakat metni. Burada Ankara, Fırat Kalkanı cebinde kalıcı olmayı, daha doğrusu kalıcılığına bir ön-hukuki örtü (veya altyapı) getirmeyi hedeflemiş, bunu almış. Bunun üzerine koyup, dilediği gibi ve özellikle dolaylı veya doğrudan destekleyegeldiği silahlı muhaliflerin sıkıştıkları ceplere askeri müdahalede bulunma olanağını zorlamış, alamamış.

İlaveten Ankara’nın herhalde iki önceliği vardı: Birincisi, alelusül askeriyenin itelemesiyle, barışı koruma görev gücü adı altında veya bir görev gücüne katılır gözükerek YPG denetimindeki alanları kendi başına buyruk biçimde çevrelemek. İkincisi, İdlip’e yönelik Hatay sınırından bir “Fırat Kalkanı 2.0” başlatmanın yeşil yoksa sarı ışığını cebe koymak. Oysa dördüncü madde son paragraf askeri müdahaleleri “garantörlerin oybirliğine” bağlıyor. Yani hem Rusya hem İran “olur” demedikçe yeni Fırat Kalkanlarına izin yok. YPG’nin de mücadele edilecek terör örgütleri arasında sayılmasının önü ise zaten 3 Mayıs’ta Soçi’de gerçekleşen Erdoğan-Putin görüşmesinde kesilmişti.

Astana’da RF’nu temsil eden Putin’in Özel Temsilcisi Lavrentiyev’in toplantı çıkışında, üzerinde çalışılan dört “gerilimi düşürme” ve “güvenlik” bölgesinin ABD ve koalisyon hava harekatına kapalı olacağını söylediği Rus medyasınca haberleştirildi. Buna karşılık, ABD Dışişleri Sözcüsü Nauert’in açıklaması bu iddiayı teyit etmiyor. ABD ile RF arasında “çatışmayı önlemeye” (“deconfliction”) iletişim hattının yeniden devreye alındığı düşünülürse, ABD’nin RF ile gereken eşgüdümü yapmadan zaten herhangi bir hava harekatına girişmeyeceğini ileri sürmekte kuşkusuz gerçek payı var. Ayrıca, RF Vaşington Büyükelçisi Kislyak, Trump-Putin telefon görüşmesi yapılmadan önceki bunalımlı dönemde her iki ülkenin de önceliğinin “IŞİD ve cihatçı terörizmle mücadele” olduğunu dile getirmişti.

Terminolojiye girmişken şu dönüşümün de altını çizmek gerekir sanırım: Astana’da ilan edilen bölgeler, “uçuşa yasak” (“No Fly Zone-NFZ”) değil. Zira daha önce de belirttiğim üzere, hukuken “NFZ” bizatihi savaş ilanı demek. Bölgeler “güvenlikli” de (“Safe Zone”) değil, çünkü bunun da hukuki ve askeri yükümlülüğü var. Bunlar, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Ankara’yı ziyaretinde pek çok kez dillendirdiği “istikrar getirme” (“stabilization”) bölgeleri de değil. Bunlar, “gerilimi düşürme” (“de-escalation”) ve “güvenlik” (“safety”) bölgeleri. Yine muhtemelen ifadeleri güçlendirmek adına Ankara’nın dayatmasıyla “güvenlik” metne eklenmiş ama gerilimi düşürmenin ardına yazılarak. Bu yazım tarzı, “garantör” üç ülkeye hukuki sorumluluktan ve bağlayıcılıktan kurtulma alanı “wiggle room”) bırakmış.

Astana’nın öncesinde ABD’nin Şayrat Hava Üssü’nü Doğu Akdeniz’deki iki destroyerinden ateşlediği 49 seyir füzesiyle vurmasından bu yana ilk kez Trump ile Putin arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Astana’da bu defa ABD’nin de taraf (“garantör”) olmamakla birlikte, Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili Jones (eski Bağdat Büyükelçisi) tarafından temsil edildiğini not edelim. Suriye’de (ya da dünyanın herhangi bir yerindeki bunalımda) Moskova ve Vaşington uzlaşmadan nihai çözüm istisnai haller dışında olası değil. Erdoğan’ın Vaşington ziyareti öncesinde ABD ve RF Dışişleri Bakanları Tillerson ve Lavrov bir araya gelecek. Belki hemen yarın değil ama Suriye’de son perde açıldı. Bölgesel güç olarak Türkiye’nin de senaryoyu baştan yazacak gücü yok ama iki büyük gücün arasında, adımlarını doğru atarsa, kendi işine gelecek rötüşları yapabilecek bir diplomatik manevra alanını açması mümkün. Ciddi, gerçekçi, öngörülebilir olmak kaydıyla.

Bunca hariciyeci eskisi malumatfuruşluğundan sonra sahaya dönüp, nihayet kendi gördüğümü ekleyeyim. (Hariciyede değerlendirme yapmaktan sakınmak ustadan, çırağa öğretilir. “Biz dar penceremizden resmi çekip, Ankara’nın önüne koyalım şekerim” denilir.) Neticede, dünyanın iki askeri büyüğü Suriye’de alan paylaşımına gidiyor. İki bölgesel güç Türkiye ve İran da gelişen bu duruma göre konumlarını uyarlamak durumunda. Çoğu okuru kızdıracak olsam da 2003’ten bu yana Irak’ta “kazananın” yine de ABD olduğunu düşünüyorum. Suriye’de ise RF, kısıtlı yatırımının karşılığını beklenmedik ölçüde büyük kazanarak almış gibi.

İşin bize bakan tarafı Astana öncesinde olduğu gibi bugün de İdlip. Putin’in “gerilimi düşürmekten” ilk anladığı, belirli alanlardan Suriye silahlı kuvvetlerini boşa çıkarmayı sağlayıp, Palmira üzerinden Deyrezor tarafında kurtarma harekatına girişmek sanırım. İkinci anladığı da, başta İdlip, bu bölgelerdeki silahlı cihatçı direnişin “kemiklerini sıyırıp”, Şam tarafından hazma hazır hale getirmek. Şam’ın da “güvenlik” bölgelerinden muradı, hem saldırgan ve tehlikeli gördüğü Türkiye’ye karşı sınır boyunca Kürt hattıyla gardını almak, hem de ülkenin toprak bütünlüğünü korumak. Yani, Putin için İdlip’te “ılımlılıklarını” kanıtlamayı “ayaklarıyla” Türkiye’ye ve Fırat Kalkanı’na geçmeyi reddederek bulundukları yerde kalanların, orada imha edilmeye müstehak olduklarını gösterecekleri verisinde bir değişiklik yok. Ve maalesef, bu durumun sonuçlarının ise bizim için başlıca ulusal güvenlik tehdidi olarak görüldüğüne dair bir emare de. Gerilimi düşürme bölgelerindeki cihatçı grupların kendi aralarında iç boğazlaşmalara giriştiği haberlerini de ekleyelim.

Uzattım, fotoğrafa dönerek bitirelim. Vaşington’a giden ön heyet Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı’ndan oluşuyor. Değerli diplomat Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Ümit Yalçın karede yok. Ümit ederim, Dışişleri’nin Cumhurbaşkanı’nın Vaşington ziyaretindeki rolü protokoler düzenlemeleri ayarlamaya ve raportörlüğe indirgenmiş olmasın. Hariciye adına o deneyimli bir diplomat olan Vaşington Büyükelçisi Serdar Kılıç sözkonusu temaslarda etkinlik gösteriyor olsun. Ama fotoğraf aciz bendenize hem halen Ankara’nın Suriye’yi münhasıran bir “güvenlik dosyası” olarak gördüğünü, hem referandum sonrası geçiş aşamasında bulunduğumuz yeni durumda dış siyasetin yalnızca muktedir tarafından yürütüldüğünü anlatıyor. Umarım yanılıyorumdur.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI