Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Düşekabin

Salı, 2 Mayıs, 2017
Refik Anadol'un Aborijin kültürünü çağrıştırır kozmik duygular yaşatan yapıtı 'Arşiv Rüyası', şamanik bir ruh içeriyor. Çalışma, hakikati rüya maskesiyle gösterip, kendini kendinden gizleyen türden. Eser, Baudrillard'ın anısına saygıyla tariflersek, kendi kendindeki teşhirin bonkörlüğünü, bizi bile hiçe sayar, 'biz yokken bile kendisiyle oyalanır' bir detaylılıkla abartarak, daha büyük bir kamuflaj / simulasyon üretiyor: Kendisini.

İstanbul Karaköy’deki SALT Galata’da açılan Refik Anadol (d.1985) imzalı ‘Arşiv Rüyası’ adlı medya yerleştirme projesini, güneşli bir sabah, kurumun eksi birinci katında görme fırsatım oldu. Bende ‘düşekabin’ etkisi bırakan eserin daha da geçen günlerdeki rutin basın ön izleme davetine, Yüksel Arslan’ın kaybı üzerine hazırlandığım metinden ötürü icabet edemediğim için, kısmet o güne idi.

Projeye günlük ilk ziyareti o gün ben yaptığımdan olacak, genç bir görevli eşliğinde, çalışmanın kepenkleri yavaşça açıldı ve Alâaddin gibi hissettiren yapıt / mağara, kendini sessizce, bana bıraktı. Bana uçsuz bucaksız olduğunu inandırmaya çalışan, ince, uzun, devasa bir veri ‘halatı’ydı, elektronik, devingen, Kubrick’si, 2001 model bir göbek bağıydı; boşluğuna bırakıldığım.

Epileptik rahatsızlığı olan olası ziyaretçiler, bu tecrübeye karşı, ‘nöbet’ riski sebebiyle nezaketle uyarılmıştı. Ayrıca, o sırada uyarılmadığımdan, ayağıma galoş giymeyi ve ‘eseri kirletmemeyi’ unutmuştum. Çok geçmeden SALT’ı koordine etmekle görevlendirilmiş telsizli genç görevlinin nazik uyarısıyla derhal ilgili ‘mağara’dan çıktım ve tekrar, ‘galoş’larımla davet edilerek, yapıttan içeri girdim. SALT arşivindeki iki milyona yakın elektro – belgeden beslenen ve Anadol’un dahil olduğu ‘Google Sanatçılar ve Makine Zekâsı’ projesi işbirliğinde oluşturulan bu ‘Psikedelik’ yapıtı, göze alabildiğimce aldım.
Gözlemlerimi, şimdi sizlerin gözlerine bırakıyorum.

Bilirsiniz, aktif bir zaman ve mekân yolculuğu olan ve adına Jet – Lag denilen geçici rahatsızlık, kişinin hayatında tek başına yapamayacağı – çıkamayacağı hız ve yüksekliği – kapitalizm sağolsun, devasa kanatlı ve pahalı oyuncaklar, uçaklarla – belli bir süre tecrübe etmesine dayanıyor.

Kişi daha sonra, içinde var olduğu ‘dünya’nın dönüş hızına varmasıyla / yere inmesiyle birlikte, ister istemez, aksi veya uygun yönde, belli bir süre daha, kendini ‘askıda’ bırakıyor. Bunu, denizaltı veya uzak yol denizcilik personelinin, ya da astronot ve madencilerin de aşırı yavaşlatılmış biçimiyle tecrübe etmeleri, mümkün. 11

Türkiye’de de, iktidar tarafından belli bir süredir enerjik bir kamuflajla didiklenen yaz – kış saati / Doğu / Batı mevcudiyeti ayarlamasıyla, gerek makineler, gerekse insanların bu ‘psiko-patolojik’ durumdan ‘hiç uçmadan’ etkilendikleri de, yine malûmumuz.

Bunun da üzerine, yine bu ülkede yaklaşık bir yıl önce vuku bulan darbe teşebbüsünün insanlardaki zaman, mekân ve tarih algısında yarattığı fay hareketinin etkilerini kattığınızda, Anadol’un SALT’a yapıtı ‘koynunda’ zaten kendinizi kaybetmeniz, bu hazır malzemeyle, işten değil.

Ancak beni esas huzursuz kılan, yapıtın neye hizmet ediyor olduğu. Yapıt -iyi ki- huzursuz edici, çünkü önümüzde açık her ekranın, ister sosyal, ister asosyal, ister pasif, ister aktif medya organı olsun ne kadar narsisistik birer ‘Güzellik Aynası’ olduğu gerçeğini bir daha tüm mahzunluğuyla yüzümüze vuruyor.

Artık hepimiz, birbirimiz için kullanışsız arşiv dosyalarına dönüştük ve bu yapıt bana, birbirimizi ne kadar hunhar ve faydasızca, güya biriktirdiğimizi, dost, sevgili, ahbap, kanki, eş ve benzeri markalarda birer kredi kartına dönüştüğümüzü, bir ‘tık’ ötedeki birbirimiz için gerekirse ne kadar eksiye düşüp, ne kadar kredi için ‘neleri göze alabileceğimizi’, ekranın ‘güvenlikli mesafe’ yalanı kapsamında yeniden düşündürdü.

Bugün, kurumlar için de böyle bu. Kurumlar, değerleri ve değersizliklerini, insanların ya da doğanın başarı veya başarısızlıklarıyla gelen ‘arıza’lar üzerine şekillendirerek, birbirlerinin ormanı diyebileceğimiz bitki topluluklarının (borsalar, dış haberler, ulusal haberler) gözetiminde hayatta kalma savaşı veriyor.

Bu tıpkı, ormanda kendine bağımsız alan yaratmak üzere gerek kokusu, gerek sesi ve gerekse cüssesi ya da vahşetiyle ‘kapsama alanı’nı genişletmeye çalışan canlıların davranış şekillerine de benziyor. Gerçek bir olay yaşandığında, hemen, sembolik varlıkların, kurumların ‘başına ne geldiği’, yapay zekâların gerçekliğe ne tepki göstereceği merak ediliyor. Oysa o yapay zekâları her an tohumlayanların da bizler olduğu itirafı, giderek daha az yapılıyor.

KURUM VE ZAMAN KAVRAMLARI ARASINDAKİ ETKİLEŞİM

İşte Anadol’un böylesi yarı organik bir kurum belleği üzerinden bir öznellik simulasyonu ürettiği ‘Aynalı Çarşı’sı, ‘kesin’ bilgi ve gerçeklik algısına bunca yabancılaşmış biz faniler için ‘düş etkisi’ yapıyor.
Bu tepeden inme sonsuzluk, biz insanların dilim dilim edip o çok çok değere bindirdiği ‘zaman’larının / ‘arşiv’ denilen meta – sermayesinin ‘kurumsal’ güvenceyle pastörize edilmiş imgelerini, birbirleriyle etkileşime sokuyor.

Bu tıpkı, asla kazanamayacağınız büyük miktarda paranın basıldığı bir darphaneyi kısa süreliğine şöylece bir ziyaret etmeye benziyor. O anda, sizi yukarı çağıran bu anlam çağlayanının altında kendinizi çok zengin hissediyor, ancak üstünüze hiç bir şey alamıyorsunuz. Zaten SALT’ın Bankalar Caddesi’nde hizmet vermesi de, bir ayrı ironi. Yine bu projedeki yüz yüzelik, Google’ın açılış ekranına bakıp, güya ona herşeyi sorabilecek olduğunuzu sanmak gibi. Oysa o sizden – nicelikte – daha çok şey ‘biliyor’ ve sizin bildikleriniz sadece sizden ibaret.

TÜM GİRDİĞİNİZ DELİKTEN BOZUKLUK OLARAK ÇIKIYORSUNUZ

EVrim11

.

Ve ‘Alâaddin’in Cini Google’a sorduğunuz her soru, önünde sonunda yine kendi mağarasına yarıyor. Çil çil bilgi kazanıyor. Yutkunuyor, buna seyirci kılınıyor ve, yine para benzetmesi yapacak olursak, tüm olarak girdiğiniz delikten ‘bozukluk’ biçimde çıkıyorsunuz.

Yapıt bu anlamda sanatçı Ali Kazma’nın varoluşçu, estetik ve alttan alta ‘kapitalizm makinesi’ni insan/kamera tanıklığı üzerinden anlama ve tartışmaya soyunduğu yalın video yerleştirmelerini de bizlere az biraz çağrıştırıyor.

Kimileri, SALT’ın yeraltındaki ‘Google Pınarı’ndan akan bu yapıtı çok bereketli de bulacak. Olabilir. Oysa bizler yokken, Anadol’un bu çalışmasında ‘yukarıdan aşağı’ bir konumlandırma var. Küresel hakikat pınarı Google’ın manâ şelalesine, tam ortasından ve içinizden geçirildiğiniz bir ‘şimdi’likten ikram olunan yapay bir davet bu.

Doğuş Teknoloji, SKODA ve Volkswagen Doğuş Finansman desteğiyle üretilen projenin, uluslararası “Sanat Kullanımları: Son Sergi” projesi kapsamında sunuluyor olması da ayrıca manidar. Çünkü akla getirdiği soru, belli: Sanatın, bir kurumun ‘kimliği’ni oluşturmak ve yorumlamak gibi öncelikli bir kullanım gerekçesi, misyonu olabilir mi ? SALT bunu, bu özeleştiriyi yine sanatın diliyle yapıyor.

Sanatın tarihi boyunca burjuvaya, ulusallığa, siyasete, aktivizm ve dine bunca hizmet ettiği düşünülecek olursa, elbette bu işlevselliği, bu ‘Truva Atı’ numarasını da savunanlar olacaktır. Ama sanat, ‘daha mağarasından çıkmadan önce’ de, zaten bir arşiv nesnesi, ‘ateş’li açılışların yapıldığı, hikâyelerin tasvir ve tahlil edildiği bir nevî ‘galeri’ ürünü, bir medya organı, Truva Atı değil miydi ?

Refik Anadol’un Aborijin kültürünü çağrıştırır kozmik duygular yaşatan yapıtı ‘Arşiv Rüyası’, şamanik bir ruh içeriyor. Çalışma, hakikati rüya maskesiyle gösterip, kendini kendinden gizleyen türden. Eser, Baudrillard’ın anısına saygıyla tariflersek, kendi kendindeki teşhirin bonkörlüğünü, bizi bile hiçe sayar, ‘biz yokken bile kendisiyle oyalanır’ bir detaylılıkla abartarak, daha büyük bir kamuflaj / simulasyon üretiyor: Kendisini.

Bu ‘biricik’lik yanılsaması, tıpkı, (güya) serbest piyasada maruz kaldığımız ‘ücretsiz’, ‘yeni’ veya ‘bir alana bir bedava’ gibi yöntem ve tabirleri hatırlatır bir uyuşturucu his de veriyor. Tıpkı bilim-kurgu / astronomi dizi / belgesel ve filmlerinde olduğu gibi, kendi uzayından iki aylığında çıkarak, cüsselenerek, SALT’ta 11 Haziran’a değin konaklayan bu ‘kara solucan – delik’ yapıtın kendi içindeki gizliliği meşrulaştıran, yüce teknoloji ve küresel hakikat – cam kubbemiz, Google oluyor.

SALT dışında kaynak ve gelişmeleri adresinden de takip edilebilen çalışmanın zihinlere bulaştırdığı nice bereketli soru yok mu? Olmaz mı? Bir kere, Anadol’un yapıtı bize şu birkaç soruyu ‘çoklu pencereler açmak suretiyle’ soruyor: Bilgi ne kadar egoist ve özgürdür ? İnsandan muaf bir hakikat veya hakikat düzeni mümkün müdür ? Arşiv ve hafıza nereye kadar müzakere edebilir ? Muhatabı, kollayıcısı nasıl tayin olunur ? Kullanılmayan / güncellenmemiş / bununla beraber zamanla yıllanıp değerlenen, öldükçe biricikleşen arşiv unsurları gibi, bilerek bilmeyen unutulan her şey de, insan için değerli midir ? Elektronik bir arşiv ahlâkı mümkün olabilir mi ? vb.

BİR ÖLÜM TAKLİDİ BU: ARŞİV RÜYASI

‘Arşiv Rüyası’, her yerinden mahremlik, tekillik ve tekrarsızlık saçıyor. Bir ölümlülük taklidi bu. Cismen de kendi yanılsamasından, aynayla besleniyor. Taklit olduğunu bildiği için, gerçek. Böyle diyorum, çünkü zaten projenin teşhiri belli bir tarihte sonuçlanacak ve ‘şalter’ indirilecek. Eser aynı zamanda Aborijin kültürüne ait, dikey ve ortası soyut formlarla bezenen ‘Kemik Tabutları’ndan birinin / bir bilinç tübünün içinde olduğunuz hissi de uyandırıyor.

Belki de bunun telaşından olsa gerek, yapıt, izleyiciyi hazmedilemeyecek milyonlarca veriye maruz bırakıyor. Etkileşimli ve gizlilik taşıyor olması, onu daha da kibirli, çekici yapıyor ve 1906’da Georg Simmel’in deyişiyle tariflersek, “Bir nesnenin tam ortadan yok olma anı, onun değerini en yüksek seviyeye çıkarıyor.”
Bunlar okunduğu sırada da, Vasıf Kortun ile Refik Anadol’un hakkında ilginç bir söyleşi de yaptıkları (http://blog.saltonline.org) ‘Arşiv Rüyası’ tüm tekrarsızlığıyla devam ediyor ve beni çoktan, art arda tekzip ediyor.

Ancak arada Google’ın ‘Derin Düş’, (Deep Dream) programının da ‘yeni’ olmadığını bilmemizde fayda var. Eser Coşkun’un Pera Yayıncılık’tan çıkan, Aborijinler hakkındaki ‘Düş Zamanı’ kitabındaki şu ifadelere bakalım:

“Modern toplum kendini tarihin bir parçası olarak görürken, yerli toplum kendisini Kozmos’un ve kozmik ritüellerin ayrılmaz bir parçası olarak algılar. Yerlilerin Kozmos’da sahip olduklarına inandıkları yer ve zamanın yerli dilindeki karşılığı, Alcheringa veya Murra-Murra olan, ‘Düşzamanı’dır. Düşzamanı, klasik zamandan farklıdır. Bu, sürekli yeniden doğan, tazelenen, değişen, ‘zaman dışı bir zaman’dır. Düşzamanı bir diğer anlamda, Kozmos’un metafizik gizeminin mitolojik imgesidir.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI