Toprağın laneti

Cuma, 28 Nisan, 2017
Bir toprağı iyi, şenlikli ya da kötü, meşum kılan onun üstünde yürüyenlerin adımlarıdır esasen. O adımın figürlerinde, ritminde, onları biçimlendiren hedefinde, ona eşlik eden heybenin taşıdıklarında, onların toprakla nasıl buluşturulduğundadır.

“Kötü bir toprakta yeşerdik/Kötü bir toprağa yağıyoruz/’hiçliği’ yollarda gördük…” (1) diyor şair. Bir toprak nasıl kötü olur? Cılız otların bile yetişmemesi midir bir toprağı kötü kılan? Ecza niyetine bir damla suyun düşmemesi mi yoksa? En sıradan bilgi değil midir kötülüğün toprağa ait olmamaklığı. Kaosa karşılık Gaia’dır çünkü o. Ne dehşetengiz karanlık ne ürkünç boşluk ona aittir. Doğuran, doyurandır o. Açıklığında, enginliğinde belirsizlik değil, sağlamlık vardır. Üstünde güvenle yürünülebilendir, üstünde yürüyenler ister tanrılar ister insanlar isterse börtü böcek olsun. O kosmosu dünya haline getirmenin zeminidir.

O zaman bir toprağı iyi, şenlikli ya da kötü, meşum kılan onun üstünde yürüyenlerin adımlarıdır esasen. O adımın figürlerinde, ritminde, onları biçimlendiren hedefinde, ona eşlik eden heybenin taşıdıklarında, onların toprakla nasıl buluşturulduğundadır. Tanrılar ya da hayvanlar olabilir mi bu adımların sorumluları? Bilakis, kosmosu dünya kılandır sorumlusu, yani insandır, insanın adımlarıdır. O zaman sormak gerekir o adımların ritmi, bastığı toprağın tozunu kaldıran bir dansın figürlerinden mi, tohumu toprakla buluşturan hareketten mi kaynaklanır, yoksa öfkenin hiddetin çöreklendiği, yaşama kast etmiş basışla mı, toprağı suyla değil kanla buluşturan hareketle mi malüldür?

Birbirine eşlik eden adımların hangi ritme sahip olduğu, karşısına aldığı adımların hangi adımlar olduğu, değerlerin ve ideallerin yedeğinde hangi hedeflerle karşındakine yöneldiği, üzerinde yürünen toprağın niteliğini belirleyecektir şüphesiz. Bu birbirine aşık atanların potlacı, kirveleriyle sağdıçlarıyla düğün alayı, alaca bulaca maskeleriyle pitoresk şenlik olabileceği gibi, bir cenk meydanı, sürgünlerin zor yolları, yangın yerleri, katliamların mekânı, tarumar edilmiş mezarlıklar, gettolar olabilir. Hangisi daha baskın olmuştur, hangisi diğerinin yarattığı izleri, o izlerdeki sevinci ve kederi yok sayıp ya da nedamet getirip yedeğine alarak yürüyüşüne devam etmiştir? Oysa her atılan adım, atılmamış sayılabilir mi? Olsa olsa sonuçsuz bir çaba olarak unutturulmaya çalışılabilir. Evet, hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür denilir. Ancak türün kendisi bu malüliyete ilanihaye gark olmaz.

“Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler.” (2)

Sağlamlığıyla güven uyandıran o zemine serilenler, dikilenler, eklenen ustalıklar, onun rahiyasına eşlik eden tatlar, kokular, onu yaşanılır bir yer haline getirebildiği gibi, birilerinin cehennemi de kılabilir. Sere serpe uzanabilen bedenler, toprağın balçığıyla taşıyla kurulan agoralar, yoğrulan çömlekler, yontulan heykeller, onun doğurduklarıyla kadehlere katılan kızıllar mıdır, demler midir, anız kokusu mudur havaya yayılan yoksa akbabalara çakallara terk edilen uzuvlar, onların dökülen kanları, talandan kalanlar, çakılan darağaçları, kurulan zindanlar mıdır onu ağırlaştıran, yakılan bedenlerin ağır kokusu mudur havayı bunaltan? Toprağı kutsayanlar mı yoksa onu ilence gark edenler mi daha çok kurar hayatımızı, şimdimizi bağıtlar? Biliriz ki hayatın kendinden menkul bir anlamı yoktur, ona anlam katan attığımız adımlar, yürüdüğümüz yollardır. O adımlar, o yürünülen yollar ölümlülüğünü bilenin ölüme karşı aldığı tavrı da belirler elbette. Üzerinde yürüdüğü toprakla bedenleri buluşturmada hem ölümü hem yaşamı bir arada kurarak yaşamdan feragat etmeyip ölülere saygıyı esirgemeyen adımlar, ölüme ve ölülere şedit muameleyle malül olan, ‘biz’ denileni ‘onlar’ın kanlarıyla yaşatan adımlarla kurulan dünya başka başka olacaktır. Hangisinin kurduğu gerçekte dünya sıfatına uygundur? İlkinin izlerinde ısrar ederek onun anısını güçlükle de olsa yaşatmaya çalışanlar mı yoksa diğerinin ilkine galebe çalmayı kahramanlıklarının malzemesi kılan tepinmeleri mi dünyanın çehresine sadıktır? Her halde ikinci türden adımlar değil.

“İlenç. İşte beni bu selenli harfiyle hiç bırakmıcek olan ilenç, gittiğim her yere götürdüğüm, gittiğim görünmeyen köpeğim ilenç.” (3)

Toprakta yürüyüşlere eşlik eden istek ve tutkuların neler olduğu, bir dünya kurmak anlamında örnek bir değere sahip biraradalık biçiminin imkânını ya da imkânsızlığını açık ettiği gibi toprakla kurulan ilişkiyi de koşullandıracaktır. Adımların rüzgarı özgürlük isteğinden, hevesinden midir, intikam alma yoksa adalet arzusu mudur, onurlanmak isteği, hükmetme, mülke ulaşma tutkusu mudur? Bir çocuğa eziyetle kendini hoşnut kılabilen, bir kadının bedeninde tepinip durarak kendine hayat hakkı kazandıran bir topluluk özgürlüğün değil, esaretin paydaşıdır. Yürüdüğü topraklarda diğer sakinlerinin varlığına kast ederek sadece kendine hayat hakkı tanıyan topluluk adaletle yürüyen değil, öcün pençesinde eyleyendir. Kadir ve kıymeti teslim eden değil, onları heba edendir. Bunlarsa toprağı lanetle doldurur. İlençle dolu bir topraksa artık meşum bir topraktır, üzerinde güvenle yürünebilen bir yer olmaktan çıkıp ürkünç boşluğa kaosa dönmüştür yüzünü artık. Böylesi bir hale getirilmiş toprağın sakinlerinin kimileri pervasızca sürdürebilirler yürüyüşlerini. Lakin adımlarına takılacak olan tekinsizliğin tozudur. Huzur bulamazlar ilelebet, tökezlerler. Var kılınamayanların lanetlerinden doğan hiçliktir var olanların biteviye önlerine düşen gölge.

Çok zorludur o gölgeyi görmezden gelmeyip toprağa bulaştırılan kötülüğü, uğursuzluğu ortadan kaldırmak ve toprağı yeniden güvenle yürünülebilen bir hale getirmek. Ancak imkânsız değildir. Kolektif çaba, sebat gerekir. Özgürlük isteğinde ısrar ederek eşit yurttaşlar olarak bir arada olmanın, hukukun üstünlüğünü hakim kılmanın yollarında yürümek ilk akla gelecek olandır elbette. Ancak bu, kosmostan bir dünya kurmaya ehil tür olarak insanın erdemi için sadece bir duraktır, aslolan onun erdemi olan toplumsallığı tesis etmek üzere yollara düşmektir. O öyle bir değere sahip biraradalılıktır ki biçimi ne aile ne de devlettir, bir yemek masasının etrafında toplanmış insan topluluğudur. Ritmini müzikten alan, figürleri danslardan kaynaklanan, karşılaşmalarını oyunla örgütleyen adımların toplamıdır. İnsan için dünyada olmanın esas anlamı budur.

(1) Furuğ Ferruhzad’ın Yazın Yeşil Suları adlı şiirinden (Cavit Mukaddes çevirisi).

(2) Ece Ayhan’ın Bakışsız Bir Kedi Kara adlı şiirinden.

(3) Ece Ayhan’ın Bir Fotoğrafın Arabı adlı şiirinden.


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI