Referandum dersleri: ‘Cebir’ ve ‘sosyoloji’

Pazar, 23 Nisan, 2017

Önce Başbakan Binali Yıldırım, ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, referandumun yapıldığı 16 Nisan gecesi, aslında henüz ortada ‘kesinleşmiş bir zafer’ yokken, bilakis, ‘zafer’ olarak adlandırılabilecek bir sonucun çıkmayacağı belli olmuşken ve dahası ‘mühürsüz oy’ ve ‘veri akışının kesilmesi’ gibi tartışmalar doruktayken birer ‘balkon konuşması’ yaptılar.

Balkon konuşmasının bu siyaset açısından alışageldik anlamı, “sayısal ve siyasal olarak tartışmasız” seçim zaferlerinin taçlandırılmasıydı. 7 Haziran’daki, o sönük ‘Davutoğlu balkonu’ sayılmazsa tüm balkonlar bir ‘zafer’in üstüne kurulmuştu. Zaten 7 Haziran’da da –hatta sonraki birkaç günde de– Erdoğan hiç kamuoyu önüne çıkmamıştı.

Oysa bu kez, değil zafer, sözcüğün gerçek anlamıyla sonuç bile belli olmamışken alelacele iddialı ‘balkon’ konuşmaları yapıldı.

Bu bir ‘cebir’ işlemiydi…

Sandık sonuçları üzerindeki ‘tartışmaya açık’ durumu derhal gören Erdoğan, hem bu tartışmaları sönmeye ‘zorlayacak’ hem de kendi tabanını şaşkınlık ve tereddütten kurtaracak bir hamle olarak balkona çıktı. Zaten içerideki itidalli konuşmanın ardından dışarıdaki kalabalığa yaptığı yüksek perdeli konuşma bu ‘zor’un işaretlerini taşıyordu ve “Atı alan Üsküdar’ı geçti” analojisi de bu ‘cebir’in açık ifadesi oldu.

Bir matematik kavramı olarak ‘Cebir’, Horasanlı Müslüman matematikçi Muhammed bin El-Harezmi’nin, “Kitabu’l muhtasar fil hisâbul-Cebr ve’l mukabele” isimli kitabından doğuyor. Harezmi, daha çok İslam miras hukukundan kaynaklanan ‘kesirli problemlerin’ çözümü için, Arapça’da “zorlama”, “ayrık parçaları zorla birleştirme” gibi anlamlara gelen “al jabr” yöntemini kullanıyor. Buradan Latin/Batı dillerine “algebra” bizim dilimize “cebir” olarak geçen terim doğuyor. Harezmi’nin ‘zorlaması’, böylelikle, –artık– sözcüğün taşıdığı iki anlamı da içeren bir yeni kavram yaratıyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, referandumdan iki gün sonra yaptığı bir açıklamada, ‘Evet’ oylarının “bir buçuk milyon kadar fazla” olduğunu, bunun birçok Avrupa ülkesinin nüfusundan fazla olduğunu söyledi. Oysa fark 1 milyon 300 bin civarındaydı ve Çavuşoğlu’nun yaptığı da açık bir ‘cebir’ işlemiydi.

Sonra Erdoğan’ın birden fazla kez evet oylarının oranının “yüzde 52” olarak verdiğine tanık olduk: “Halkım yüzde 52 ile Evet kararı vermiştir. YSK’nın kararı kesin, bu iş bitti.”

Oysa ’Evet’ oyları yüzde 51.39 oranındaydı ve illa bir ‘yuvarlama’ yapılacaksa, matematik kural olarak bunun doğrusu “51 Evet, 49 Hayır” olmalıydı. (Sanırım henüz ilkokulda öğretilen bu kural, yuvarlanan sayının 5’ten küçük olması durumunda aşağı, büyük olması durumunda yukarı yuvarlanmasını söylüyor.)

Erdoğan’ın bu ısrarlı “52”si de bir ‘cebir’ işlemidir. Matematiksel olarak yanlıştır ve kuşkusuz bunu Erdoğan da bilmektedir. Ama 52, o çift anlamlı haliyle yine de ‘cebirsel’ bir işlemin sonucudur: Hem kendi cumhurbaşkanlığı için aldığı oy oranının altına düştüğünü telaffuz etmeyi reddetmekte hem de sayısal üstünlüğünü ‘cebren’ büyütmektedir.

Bu tutum, “sayısal ve siyasal üstünlük” konusunda bir kaygıya işaret etmesinin yanı sıra, sonuca ilişkin, iktidar çevrelerinde çoktan yankılanmaya başlayan ‘kaygıları’ bir nebze olsun yatıştırmaya dönük psikolojik bir çabayı da göstermektedir.

Bir “seçim üstadı” olarak gösterilen Erdoğan’ın, haritayı ve oy oranlarını önüne alıp gerçekçi analizler yapmaya daha o gece başladığına şüphe yok. Ama bu “yüzde 52’yiz işte, yok bir şey” mesajının, sorunu anlamaya çalışan (anlaması gereken) teşkilat için doğru bir mesaj olduğu şüphelidir.

TOPLUMA BAKIŞTA BİR AK PARTİ KLİŞESİ OLARAK ‘SOSYOLOJİ’

“Sosyoloji”, AKP ve çevresindekilerin, özellikle Türkiye toplumunun siyasal ve kültürel davranışlarını analiz ederken kullanmayı çok sevdikleri anahtar bir kavram niteliğinde. Özü itibariyle, toplumdaki modern sınıfsal ayrımları tanımayan, farklı toplumsal kesimlerin ekonomi-politik, tarihsel talep ve davranışlarını anlamaktan uzak olan AKP ideolojisi, daha ‘kültürel’ bir ayrımla “monşerler ve millet”, “azgın azınlık ve milli irade” gibi yapay ikiliklerle toplumu kavramaya çalışıyor. Fikri kopuşlar da, giderek bir lider kültü etrafında kişisel bir meseleye dönüşmüş ‘dava’ya ihanet olarak algılanıyor. Böyle olunca, “işler iyi giderken” daha kolay örtülebilen reel, ekonomik, sınıfsal ayrımlar, iktisadi ve sosyal talepler, işler bozulduğunda anlaşılmaz denklemlere dönüşüyor.

16 Nisan’dan sonra iktidar cenahından yapılan değerlendirmelerin de genellikle yine ‘sosyoloji’ kavramı ekseninde gelişiyor. Örneğin, Kürt sorununun tarihsel ve güncel durumu yerine muğlak ve “varsayılan” bir “Kürt sosyolojisi” üzerinden yapılan analizler yanıltıcı iyimserliklere yol açıyor. “Belediye Eyüp’ün yüzde 75 hayır veren zengin mahallelerine hizmet götürmek için halkı küstürdü” gibi tuhaf sonuçlara varılıyor. Ülkenin ve tek tek şehirlerin, ekonomik, siyasal ve kültürel olarak, en dinamik kesimlerini temsil eden bölgelerinde ‘Hayır’ oylarının gösterdiği güçlü performansı anlamak yerine, bunu “Orta Anadolu ve Karadeniz sosyolojisi”ni yine ülkenin bütününe dayatacak şekilde bir ‘geçici sapma’ olarak tespit etme eğilimi görülüyor. AKP, özellikle ilk yıllarındaki ‘iktisadi akıl’ sayesinde oluşumunda bizzat pay sahibi olduğu ve hep desteğini edindiği; dünyayla entegre, değişime ve yeniliğe açık; ‘istikrar için hukuk’, ‘güvenlik için demokrasi’ denklemlerini mevcut otokratik eğilimden farklı kuran yeni orta sınıfların kendisinden uzaklaşmakta olduğunu görmüyor.

İktidar çevresindeki “Reisciler ve ötekiler” ayrımının önemli figürlerinden Hilal Kaplan’ın, referandumun ardından doğum iznine ara verip “Fırıldaklar iş başında” temalı bir yazı yazması ve Davutoğlucu, Gülcü, liberal vs. olarak anılan ama gerçekte ‘utangaç’ bir iç muhalefet oldukları herkesçe malum olan çevreleri tasfiye tehdidine varacak şekilde tehdit etmesi de buna işarettir. Erdoğan’ın özellikle son dönem etrafında kümelenen çevrelerin, sonucu ‘içsel’ bir bakış yerine, “Yedi düvelle savaştık” demagojisi ve bunun ‘içeriye dönük versiyonları’ üzerinden okumaya devam edecekleri anlaşılıyor.

Buna, bugüne dek ‘sosyal yardım’ ve ‘dışlanmışların dayanışması’ gibi reel olmayan kanallarla konsolide edilmiş en yoksul sınıfların, taşeron işçilere kadro sözünün tutulmaması, artan enflasyon ve gıda fiyatları gibi yakıcı sorunların büyümesi gibi nedenlerle giderek daha fazla ‘ümitsizliğe’ kapılması eklendiğinde, AKP’nin doğal ittifak zemininde ikinci bir erozyon zemini ortaya çıkıyor.

Bu kesimlerle irtibat açısından kilit rolde olan ‘teşkilat’lardaki atalet, AKP’ye yakın ya da bizzat içinde olan daha soğukkanlı kişiler tarafından çoktan beri dile getiriliyor. “Eskiden parti esas anketi teşkilatlar üzerinden yapardı; şimdi milletin oturup A Haber izlediği giderek tabanda kopan bir görüntü var” sözleri, İstanbul’da ‘şaşırtıcı’ sonuç alınan bir ilçedeki partililerden geliyor bizzat. Üstelik bu sorunları dile getirmedeki ketumluk ve isim vermedeki tedirginlik, AKP örgütlerinin Türkiye’deki “ifade özgürlüğü” sorunundan azade olmadığın gösteriyor! Bu sorunlar, ezberlenmiş ‘sosyolojik bakış’ ya da ‘yedi düvel mekaniği’ ile çözülebilecek sorunlar gibi görünmüyor.

Son günlerde güncel bir kavgayla iyice su yüzüne çıkan “Reisciler ve İslamcılar” ya da daha doğru bir adlandırmayla “Reisciler ve ötekiler” kavgasının parti içindeki fiziki ve moral tahribat potansiyelini belki ayrı bir yazıda ele almak gerekiyor. Tabii, Kürt sorunu konusunda, Diyarbakır Cezaevi’ndeki zulümlere ağlamaktan Cizre’deki toplu ölümleri meşrulaştırmaya varan ‘devletçi’ dönüşümün, sanıldığı gibi sadece Kürt seçmenler değil, Türk taban üzerinde de yarattığı aşınmayı da…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI