‘Ya benlesin ya hainsin’: Hakan Albayrak, Oğuz Haksever ve Cumhuriyet

Çarşamba, 5 Nisan, 2017
‘Kolaylaştırıcı’, zaten soru sormamak üzere oturtulduğu koltukta, boynunu daha çok omuzlarının arasına sıkıştırıp kamburunu daha da artırarak, “Efendim öyle güzel anlattınız ki film gibi gözümüzde canlandı” diyor.

19 Mart 2014 gecesi… TRT stüdyolarında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, ‘kendi mahallesi’nden üç medya çalışanıyla ‘Seçim Özel’ programı yapıyor: Nihal Bengisu Karaca, Ahmet Taşgetiren ve Hakan Albayrak… 17-25 Aralık operasyonları engellenmiş ama ‘tape’ler havada uçuşuyor. Zorlu günler. 30 Mart’ta yapılacak ve iktidar için bir ‘varoluş’ meselesine dönüşmüş yerel seçime 10 gün kalmış. Erdoğan her gün bir ilde miting yapıyor ve belki de siyasi yaşamının en yorucu günlerini yaşıyor. ‘Soru sorma’ sırası o vakitler Star gazetesi yazarı olan Hakan Albayrak’a gelmiş. Albayrak son derece yüksek bir enerji ve heyecanla, övgü dolu bir peşreve başlıyor. Erdoğan’ın uykusuz ve yorgun bir ifadeyle dinlediği bu ‘önsöz’ o kadar uzuyor ki bir ara az kalsın gözleri kapanıyor Başbakan’ın… Ama Albayrak fren tutmuyor ve girizgâhtan çıkıp kasideye giremeyince, basının ibret anekdotları arasına girecek olan ve Başbakan’ı da ‘gülümseten’ o sözler dökülüveriyor ağzından:

“Benim en büyük sorunlarımdan bir tanesi zaten, sizin başbakan olduğunuz bir ülkede köşe yazarı olmak; çünkü bazen daha hayal kurmayı bitirmeden siz o işi yapmış oluyorsunuz ve ben yeni bir konu bulmak zorunda kalıyorum…”

2014'te Erdoğan'a "Bazen daha hayal kurmayı bitirmeden siz o işi yapmış oluyorsunuz" diyen Hakan Albayrak 1.5 yıl sonra dile getirdiği küçük itirazlar nedeniyle tasfiye edildi.

2014’te Erdoğan’a “Bazen daha hayal kurmayı bitirmeden siz o işi yapmış oluyorsunuz” diyen Hakan Albayrak 1.5 yıl sonra dile getirdiği küçük itirazlar nedeniyle tasfiye edildi.

Ancak Saray odaklı güç temerküzü o kadar hızlı gelişecekti ki, “hayal kuramayan bahtsız köşe yazarı” yaklaşık bir yıl sonra, “hür yandaş” olarak nitelediği ve yayın yönetmeni olduğu yeni gazetesindeki (Diriliş Postası) birkaç küçük itirazı nedeniyle aforoz edilecek, 1,5 yılı bulmadan da tamamen tasfiye olacaktı.

* * *

TRT’deki o ‘özel yayın’dan üç yıl sonra, dün akşam, bu kez cumhurbaşkanı rütbesiyle NTV-Star ortak yayınındaydı Erdoğan. Üç yıl önceki o programa ‘aynı mahalle’den oldukları için çıkabilmiş üç isimden biri dışlanmış, diğeri Star’daki yazılarında referanduma ilişkin ‘kaygılarını’ dile getirdiği için Pelikan gagalarıyla hırpalanmış, üçüncüsü de tamamen gözden düşmüş. Artık soru sormayı ‘aklından bile geçirmeyecek’ tam otomatik moderatörlerle yapılıyor programlar. Cumhurbaşkanının karşısında da böyle bir otomat var.

Aşırı konfor dikkatsizliğe ve ihmale yol açar. Fazla rahatlık ‘gevşetir’…

Erdoğan da böyle bir ‘dikkatsizlikle’ önceki hafta ‘Hayır’ çadırına yaptığı ve çok konuşulan ziyaretle ilgili, normalde her ‘gazetecinin’ ilgisini çekecek önemli bir detayı açıklayıveriyor. “Çağdaş Türkiye istiyoruz” diyen Hayırcılara, bir “çağdaşlık alameti” olarak, Sarıyer’de o çadırın bulunduğu noktadan görünen 3. Köprüyü gösterdiğini anlatıyor. Yani, malum ‘Yavuz Selim Köprüsü’ tartışmasının çadırdaki Hayırcılar tarafından değil, bizzat Erdoğan tarafından başlatıldığını öğreniyoruz.

Aa?! ‘Hayır’ çalışması yapanlar durup dururken ‘ama köprüye Yavuz Selim adı koydunuz’ dememiş…

Bilakis, konuyu Erdoğan açmış… Aynı gün miting meydanında –Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini de vurgulayarak– “Sünni ve Türk” çoğunluğa “Hayırcılar Alevi” mesajı yolladığı da hatırlanırsa, sorulacak çok fazla soru var.

Ama NTV-Star’ın ‘kolaylaştırıcısı’ zaten soru sormamak üzere oturtulduğu koltukta, boynunu daha çok omuzlarının arasına sıkıştırıp kamburunu daha da artırarak, “Efendim öyle bir anlattınız ki film gibi gözümüzde canlandı” diyor bu hikaye için… Bu kadar. Oğuz Haksever, Albayrak kadar yaratıcı değil belki, ama bu sönük haliyle kendini daha ‘güvende’ hissedebilir.

* * *

Bu hüzünlü bir son aslında. ‘Ana akım’ olarak adlandırılan, maddi olanakları güçlü ve erişimi kolay medya araçlarının uzunca bir süredir içinde bulunduğu durumun acıklı bir fotoğrafı… Ama aynı gün, hatta saatler önce ortaya çıkmış bir başka hakikat, o fotoğrafı hepten tahammül edilemez hale getiriyor. Çoğu aylardır tutuklu olan Cumhuriyet gazetesi muhabir, yazar ve çalışanlarıyla ilgili iddianame, suçlananların avukatlarından önce yandaş gazetelerin eline geçerek onlar aracılığıyla duyurulmuş.

Aydın Engin’in darbe girişiminden iki gün önce, 13 Temmuz 2016’da çıkan yazısında “Yurtta Sulh Konseyi ismini başlıkta kullandığını” iddia ediyor. Oysa “Yurtta Sulh Konseyi” diye bir ifade başlıkta da yazıda da geçmiyor.

Savcılık, Aydın Engin’in darbe girişiminden iki gün önce, 13 Temmuz 2016’da çıkan yazısında “Yurtta Sulh Konseyi ismini başlıkta kullandığını” iddia ediyor. Oysa “Yurtta Sulh Konseyi” diye bir ifade başlıkta da yazıda da geçmiyor.

İddianamenin ‘gün yüzüne’ çıkışı yeterince ibretlik. Ancak gazetecilere isnat edilen ‘suçlar’ ve bu suçlara kanıt olarak gösterilen ‘deliller’, aynı gün (ve her gün) TV’de endam eden o manzarayla birleştiğinde, ülkenin göğündeki karanlık tablo daha net görülüyor.

Savcı, Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının “2013’ten sonra değiştiğini”, “kurucusu Yunus Nadi’nin amaç ve hedeflerinin dışına çıktığını” söylüyor ve bu son noktada izafi değerlendirmelerini, “Cumhuriyet FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur” suçlamasının temeli yapıyor.

Aydın Engin’in darbe girişiminden iki gün önce, 13 Temmuz 2016’da çıkan yazısında “Yurtta Sulh Konseyi ismini başlıkta kullandığını” iddia ediyor. Oysa “Yurtta Sulh Konseyi” diye bir ifade başlıkta da yazıda da geçmiyor. Yazı hala internette. Başlığı şu: “Cihanda sulh, peki yurtta ne?” İnanılır gibi değil ama birkaç saniyelik bir Google taramasıyla yalanlanabilecek bir iddia, Cumhuriyet gazetesinin ve çoğu aylardır tutuklu olan gazetecilerin “terör”le bağlantılı olduğuna dair delillerden biri olarak kullanılıyor. Savcı, yazının çıktığı gün için de, “bu tarihin darbe teşebbüsünün alt kademeye iletildiği tarih olması son derece manidardır” diyor. “Manidar” sözcüğü, komplo teorilerinin ucuz kıraathane versiyonlarından “artık hayal kuramıyoruz” noktasında yandaşlığa varmışların çıkardığı gazetelere, oradan savcılık iddianamelerine giriyor; insanların özgürlüğüne mal oluyor.

* * *

Bir süredir, “Benimle aynı fikirde olmayan, beni desteklemeyen herkes haindir” mottosuyla nüfuz eden kişiselleşmiş bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu, “ya bendensin ya hain” kurmacasının toplumda pek alıcısının olmadığını, referandum çalışması ve anketleri sayesinde –biraz da şaşkınlıkla– fark ettiler de o çok güvendikleri “Hayır diyen teröristtir” silahından kısmen vazgeçtiler. Ama ‘Evet’ oyu isterken kullanmaktan vazgeçtikleri bu motto, başta ‘hukuk’ olmak üzere yaşamın her alanında hükmünü koruyor. Tahliye kararı veren hakimlerin açığa alınmasından asırlık futbol kulüplerinin tehdit edilmesine dek bir dizi akıl dışı hamle bu paroladan yola çıkarak yapılıyor.

Oysa bir yıl önce methiye peşrevinden konuya giremeyecek kadar “destekçi” olanların bir yıl sonra dışlanabildiği kadar tekinsiz bir ortam var bir yandan da…

Hem o abartılı methiye yarışlarına hem de her türlü sapmaya açık, artık tamamen akıl dışı ve kimsenin kendini güvende hissedemeyeceği bir donma hali bu.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI