Baharın şarkısı!

Pazar, 2 Nisan, 2017
Bugün, kötülükleri unutup bahardan söz etmek istiyorum… Aşiyan Mezarlığı’nın en önemli sakinlerinden Orhan Veli’nin “Gün Olur”uyla açayım yazıyı: “Gün olur, alır başımı giderim / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda / Şu ada senin, bu ada benim / Yelkovan kuşlarının peşi sıra...” Bu şiiri, Zülfü Livaneli’nin “Ada” albümünün açılışında yer alan aynı adlı şarkıdan biliriz. Besbelli baharı anlatır. “Baharın İlk Sabahları” ve “Güzel Havalar”da olduğu gibi. “İstanbul İçin” şiirinin “Nisan” başlıklı bölümü, mevzua girmek için ideal: “İmkânsız şey / Şiir yazmak / Âşıksan eğer / Ve yazmamak / Aylardan nisansa.”

İki gün önce Aşiyan Mezarlığı’na gittim. Niyetim, “günübircik” İstanbul’a gelen Göksu’ya Tevfik Fikret evini göstermek, şehrin unutulmuş simgelerinden birini birlikte hatırlamaktı. O dik ve uzun yokuşu tırmanırken “şairler mezarlığı” olarak anılan o büyük “bahçe”ye girdik, sevdiklerimizi aradık.

Aşiyan Mezarlığı, Bebek – Rumelihisarı arasındaki sahilin en güzel sırtında, Anadoluhisarı ve Göksu deresini gören bir kurtarılmış bölge. Orhan Veli Kanık, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Edip Cansever, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Attilâ İlhan, Tezer Özlü, Orhan Duru, Avni Arbaş ve nicesi orada yatıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ne çıkan dik yokuşun sonuna doğru, semte adını veren Tevfik Fikret evi ve Fikret’in mezarı karşınıza çıkıyor. İstanbul’u tepeden gören, “kuş yuvası” anlamına gelen bu şahane evi gezerken, şairin inceliğine, zekasına, cin fikirliliğine hayran kalıyorsunuz.

onat736

Onat Kutlar

Çalışma odasına giden “kaçak” yol, mağara girişi şeklinde dizayn edilmiş “Sokrat’ın Penceresi”, zarif eşyalar ve duvarları süsleyen resimler, bizi bambaşka bir dünyaya götürüyor ve yaşadıklarımızdan bir süre de olsa uzaklaşmamızı sağlıyor. Elbette hiçbir şeyi unutturmuyor ama o küçük illüzyon, hayata tutunmanızı sağlıyor. “Son halife” olarak bilinen Abdülmecid Efendi imzalı (Tevfik Fikret’in, yaşadığı dönemde karşılaştığı sıkıntıları anlattığı 1901 tarihli “Sis” şiirinden esinlenerek yaptığı) tabloya bakarken günümüzü hatırlıyor, sisin arasından belli belirsiz görünen İstanbul’u “bulmaya” çalışırken yok olan, yok edilen, dönüştürülen ve tanınmaz hâle getirilen İstanbul’u hatırlıyorsunuz.

Bugün, kötülükleri unutup bahardan söz etmek istiyorum… Aşiyan Mezarlığı’nın en önemli sakinlerinden Orhan Veli’nin “Gün Olur”uyla açayım yazıyı: “Gün olur, alır başımı giderim / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda / Şu ada senin, bu ada benim / Yelkovan kuşlarının peşi sıra…” Bu şiiri, Zülfü Livaneli’nin “Ada” albümünün açılışında yer alan aynı adlı şarkıdan biliriz. Besbelli baharı anlatır. “Baharın İlk Sabahları” ve “Güzel Havalar”da olduğu gibi. “İstanbul İçin” şiirinin “Nisan” başlıklı bölümü, mevzua girmek için ideal: “İmkânsız şey / Şiir yazmak / Âşıksan eğer / Ve yazmamak / Aylardan nisansa.”

Onat Kutlar, 1986 tarihli kitabına ”Bahar İsyancıdır” adını vermişti. “Dert ayı” olarak bilinen Mart’la başlayan, “şakalı” Nisan’la devam eden, Mayıs’la biten mevsim bahar. Resmî olarak ilk günü, 21 Mart. Newroz’la simgelenir. O gün gelen sevinç, bir dönem “Bahar Bayramı” olarak kutlanan 1 Mayıs’ta doruğa ulaşır. Düşen cemreler, kışı uğurlayan fırtınalar, art arda gelen yağmurlar ve bunların getirdiği bereket, çiçeklerin açması, eriğin çıkması, insanların kırlara yayılmasıyla şenlenir. Baharın gelişi, yaşama sevincine denk düşer. Soğuk mevsim bitmiş, güneşli günler kapıyı çalmıştır. İnsanlar üstlerindeki fazla kıyafetleri atar, giderek daha hafifler. Kalp, belki de bu hafiflemenin etkisiyle daha şiddetli çarpmaya başlar. Bu yüzden bahar, en çok aşkla birlikte anılır.

Mart bitti, Mayıs yolda, Nisan’a odaklanalım: Dünyanın tek çocuk bayramı bu ayda. 23 Nisan denince akla gelen, yakın zamana kadar buydu. Son yıllarda, bu bayram, “Kutlu Doğum Haftası”yla çakışmaya başladı, “kutlayanlar” ikiye bölündü. Bahar, doğanın birliğini simgelerken birileri halkın birliğini yok etti. Neyse ki umudumuz tükenmedi: “Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan!” dizeleri pek çoğumuz için bir mânâ ifade ediyor hâlâ.

Nisan, kimilerine göre zalimdir. T.S.Eliot’un meşhur şiiri “Çorak Ülke”nin açılışında bulunan dizeler (“April is the cruellest month / Nisan ayların en zalimidir”) Enis Batur’un “Opera”sında ve “Koma Provaları”nda da karşımıza çıkar. Muhlis Sabahattin’e atfedilen “hafifmeşrep” bir şarkı, bu zalimliği şöyle açıklar: “Nisan Mayıs ayları / Gevşer gönül yayları…” Nisan’ın getirdiği, yağmur. Sözü, Ferdi Tayfur alsın: “Yine nisan yağmurunda ıslanacağım / Yine sensiz bulutlarla dertleşeceğim…” Arabeskin kralı, “Nisan Yağmuru” adlı şarkısında bunları söylüyor. Aynı adlı popüler bir alaturka şarkı, bahara rağmen dertli ama bahar gibi umutlu: “Nisan yağmuru kadar kısa suren hayatımız / Durmaz bir saadet arar, bir sevgiye can katar / Sevgi denen şey yalanmış daldan dala konan için / Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak için…” Eskiler, “bereket” anlamına gelen yağmurlar için şunu söyler: “Nisanda yağsın da isterse kan yağsın!”

Nisan, “güzel” günlerle dolu. Eski takvimlere göre bugün, “çiçeklerin açma zamanı”. Yarın “bülbüllerin ötüşü”ne kulak vereceğiz. 15’inde “Lale mevsimi”ne girecek, 16’sında “Kuğu fırtınası”yla kışı uğurlayacağız. Ben demiyorum, eskiler böyle diyor. Sözlerine kulak vermekte fayda var. “Kuğu fırtınası”nın olduğu gün bir yol ayrımından geçeceğiz. Alacağım tavır belli. Özeti şu: Her “hayır”, bahara bir adım daha yaklaştıracak bizi.

Bugün 2 Nisan. 1 Nisan ertesi. Küçükken sulu şakalar yapar, insanların bize gülmesini beklerdik. Kimi zaman bize yapılan şakalar uzun sürerdi ve David Fincher filmi “The Game / Oyun”daki gibi bitmez, hayatı kabusa döndürürdü. Kimi zaman şunu düşünüyorum: Bütün bu yaşadıklarımız bir şaka olsa, biri çıkıp bize sahiden uzun süren ve maksadını aşan bir şaka yaptığını söylese keşke… Yazık ki öyle değil. 2001 tarihli bir Enis Batur kitabının çok sevdiğim adı geliyor aklıma: “Amerika büyük bir şaka, Sevgili Frank, ama ona ne kadar gülebiliriz?”

Sahi, bunu daha ne kadar kaldırabiliriz? Aşiyan’da yatan sevdiklerimize selam çakarak bitireyim bu yazıyı. Adlarını gelecek kuşaklara rahatça aktarabilmek, yaptıklarını anlatabilmek, hayalini kurdukları dünyaya ulaşabilmek için ilerliyoruz. Onlardan feyz alarak, sözlerine kendimizce sözler katarak, dizelerini kuşaktan kuşağa aktararak güzelleşeceğiz, çoğalacağız, kalabalıklaşacağız. Bahar geçsin, yaza ulaşalım, Aşiyan’a girer girmez bizi karşılayan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizelerini söyleyerek geçirelim yazı: “Ne güzel geçti bütün yaz / Geceler küçük bahçede / Sen zambaklar kadar beyaz / Ve ürkek bir düşüncede…”

“Aşk olsun” diye değil, aşk için: Hayır!


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI