Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Tehirin tuhaf coşkusu

Cumartesi, 1 Nisan, 2017
Hayatta tek müsrif davrandığım şey: Yatağım. Başka da bir şeye hevesim yoktur. Üst baş bilmem, futbolla ilgili en son bildiğim Tugay Kerimoğlu’nun çenesinin ürkütücü olduğu ve Avrupa’ya transfer edildiği, otomobil desen mazotun benzinden daha ucuz olduğunu biliyorum sadece, kumar namına yaptığım en büyük hovardalık da üç kere kazı kazan oynayıp birinden üç beş kuruş lira kazanmamdır.

Merhaba. Adım Alim. Aslında Âlim. Siz bana Halim diyebilirsiniz.

İlki kafa kâğıdında yazan, devletimizin memurunun uygun gördüğü isim. İkincisi, kafa kâğıdındaki adımın telaffuz ve kimi yerlerde yazım şekli –mahallenin imamı da olan muhtarımız eski yazıya hakim olduğunu belli edercesine, ısrarla böyle yazar adımı ve başım onun bu ısrarı yüzünden belaya da girmiştir. Sonuncusu asıl adım. Anamın babamın bana verdiği, daha doğrusu vermeye çalıştığı ama muvaffak olamadı ad. O ikilemenin ikinci kelimesine, Selim olanına daha yakınımdır bana kalırsa.

Tehir kelimesini ilk duyduğumda yalnız değildim. Tehir kelimesinin kendisi de yalnız değildi. Haftalar süren hesapların sonunda işlemleri bağlamış, müdürüme teslim etmiş ve evimin en güvenli yeri olan yatağıma doğru yola çıkmayı hayal etmeye başlamıştım. Ekmek parası deyip çalışıyordum; kendi mesleğimi yapmıyordum, kendi mesleğim olacak şeyin okulunu da zaten gönülsüz okumuştum. Üç bilinmeyenli mutsuzluk: Kimlikteki ismim yanlıştı, muhasebecide çalışıyordum, Fars Dili ve Edebiyatı mezunuydum ama esasen yüzücü olmak istiyordum.

Sözlüklerde “takdim tehir” için “Çeşitli amaçlarla cümledeki ögelerin yerlerini değiştirme” anlamı verilmiş. Cümlede bir şeyleri değiştirmek kolay, ne var ki onu yapmaya? Cümlede değiştirme kolay bir şeyleri, dersin mesela, al sana takdim tehir. Ama 1453 yerine 1543 yazdığınızda kötü bir tarih şakası olmaz muhasebecilikte. Mesai olur. Gün gelir işten atılma olur. Gün gelir, eve haciz bile gelir.

Kelimeyi duyduğumda yalnız değildim, yanımda mesai arkadaşım vardı. Mesai arkadaşım benden nefret eder. Ona göre ben kasabalı (köylü yahut taşralı demek istiyordu aslında), kâğıttan ve hesaptan anlamayan, müzik bilmeyen, içki seçemeyen (mümkünse içmeyen), İngilizlerin “joy killer” dediği türden bir Alim’dim.

Nefretinin başka sebebi olduğunu hissediyordum başından beri, sonradan anladım. Şimdi adını anmaya gerek görmediğim iş arkadaşım yatağını sevmiyordu. Nevresimine, yastığına, yorganına, battaniyesine, yatağının yüksekliğine, başlığına, yatağın yanındaki yumuşak ışığa, nevresimi yıkadığı yumuşatıcıya, tam karşısındaki duvarın rengine, o duvarın üzerinde durması gereken şeylere asla kafa yormamıştı. Bana sorsalar, dünya bu meyanda tam ortasından ikiye ayrılabilirdi: Yatağını sevenler ve sevmeyenler. Sevmeyenler, sevenlerden nefret ederler. Çocukça geliyor kulağa, değil mi?

Ha esas, iş arkadaşım beni politik konularda aşırı ilgisiz, her şeye çok “halim selim” yaklaşan, adeta uyuşturulmuş biri gibi görürdü. Onlar seçimlerden, siyasetçilerden, kanaat önderlerinden falan konuşurlarken ben içimden, şu an bir yüzme havuzunda olduğumu geçirirdim. Deniz hayali kurmayı çok erken bıraktım. Hayallerim bile ekonomiktir benim. Hayatta tek müsrif davrandığım şeyi artık biliyorsunuz: Yatağım. Başka da bir şeye hevesim yoktur. Üst baş bilmem, futbolla ilgili en son bildiğim Tugay Kerimoğlu’nun çenesinin ürkütücü olduğu ve Avrupa’ya transfer edildiği, otomobil desen mazotun benzinden daha ucuz olduğunu biliyorum sadece, kumar namına yaptığım en büyük hovardalık da üç kere kazı kazan oynayıp birinden üç beş kuruş lira kazanmamdır. Sigaram yoktur, içkiden midem bulanır. Hiç sevgilim olmadı. Toplam 13 kere havuza, sekiz kere de denize girdim. Balıkları kıskandım. Ekmek parasının peşinden bu işe kadar sürüklendim. Ama takdim tehir denildi işte o gün. Otur denildi, işini düzelt öyle git nereye gideceksen.

Düzeltemedim. Hesabın içinden çıkamadım. İş arkadaşım sırtlan gülüşüyle biraz izledi, sıkılıp gitti. Ofiste bir başıma kalıp, hayattan bunca az şey isteyen birinin düştüğü durumun saçmalığına hayıflandım. Patronun oturduğu oda üç kapı ötedeydi. Gittim. Tek bir kere sesini yükseltmemiş birinin sesi yükselince ne olur biliyor musunuz? Çatallanır. Komik duruma düştüm isyan ederken. İsyana yabancılığım gözlerimi doldurdu. Ama tuhaf bir haz duymaya başlamıştım. Sonunda küfür bile ettim. Fiil başta (bu kısım küfrün yüküydü), takdim ve tehir kelimeleri ortada, sizin kelimesi sonda.

Çatallanmış sesim boğazımı düğümlemekten vazgeçmişti. Sonuna doğru sesim de açıldı zaten. Patronum dehşet içinde izliyordu. Sakince “Bu işi yapacak mısın evladım? Sen akıllı bir çocuksun, yakma kendini,” dedi. Gözüm kravatındaki kahve lekesine takılmıştı. Hayatımda tek bir kere pahalı kahve içmediğimi fark ettim –iş arkadaşımın benimle dalga geçtiği konuların başında geliyordu bu. Gözüm döndü. Haykırarak “Hayır ulan!” dedim. Ekledim. “Kravatının rengi bok rengi ve buna rağmen üzerindeki kahve lekesi görünüyor.” Kovuldum. Nüfus idaresine gidip adımı düzelttireceğim yarın. Şimdi yatağımdayım. Uykudan öcümü alacağım. Yatak muhteşem bir şey. Bunu zaten biliyorsunuz.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI