Okulumun duvarı sana kalıyor

Cuma, 31 Mart, 2017
Herkesin bir duvarı, hatta duvarları var. Sizi içeride tutan, bazen hapseden; bazen dışarının yorucu, yıpratıcı dinamiğinden koruyan... Yahut aşarak özgürleşmeyi vaad eden bir duvar. Belki de başkalarıyla paylaştığınız, sizi bir cemaat yapan, benliğinizin temelini, düşüncelerinizin sınırlarını inşa eden bir duvar.

Duvar’dan düzenli yazı teklifi gelince önce tedirgin oldum. Akademideyseniz yazı yazmakta profesyonelleşip biraz da ruhsuzlaşıyorsunuz mecburen. Adeta giriş, gelişme, sonuç ihtiva eden bir kompozisyon yazar gibi oluyorsunuz bazen makale v.b. yazarken. Amaç, önem, argümantasyon, bulgu ve sair sizi, en isabetli tabirle sasılaştırıyor. Ben bundan özenle kaçtım hep. Edebiyatseverliğim işbirlikçi oldu firar sürecimde. Bir de lezzetli yazı kotarma üstadı Tanıl Bora’nın kişisel ve yazınsal ahbaplığı…

Yıllar yıllar önce ilk “dışarıya” yazı yazma deneyimim hüsranla sonuçlanınca, akademik dilin ve zorunlulukların kafayı ve kalemi nasıl da hizaya soktuğunu dehşetle fark ettim. Halbuki en keyifli yazma serüveni, kuralsız ve oyunbazlıkla örülü olan. Birilerinin önüne dosya sürme zorunluluğu ortadan kalkınca tadına varıyorsunuz yazı yazmanın. Paşa gönlünüzün istediği bir konuda, önünüze bir kağıt çekip, ki bu kağıdın müsvedde olması şarttır bir orta sınıf mensubu için, kalemin arkasını kemirerek uçuşan sözleri yakalamaya çalışmak, bazen de küçücük odada bir ileri-bir geri yürüyerek ilhamı çağırmak gibisi var mı? Sigara tiryakisiyseniz eğer, savurduğunuz dumanın süzülüşünü takip ederek… Demode bir akademisyen olduğunuz için de, klavye ve ekrana tercih ettiğiniz kağıdın üstünde heyecan ve gerilimle gezdirdiğiniz kalemi bırakıp arkaya yaslandığınızda kan ter içinde kalmış olursunuz ama hatırı sayılır birkaç satır karalayabildiyseniz sizden mutlusu yoktur.

Lafı çok uzatmayayım, nihayet Duvar yazıları yazmaya girişmeden önce Murat Sevinç’in “Duvar ve bir arka bahçe hikayesi” yazısını okudum evvela. Birçok Cebeci sakiniyle olduğu gibi Murat’la da, yazısında bahsettiği o arka bahçede başladı ahbaplığımız. Çok geçmeden kendisinin bir “anayasacı”dan beklenmeyecek kıvraklıkta yazdığı yazılarla da tanıştım. İkimiz de Ankarasever olduğumuz için aynı kitabın yazarları arasına girdik bir süre sonra. Murat’ın bahsettiğim yazısı, Duvar’a yazacağım ikinci yazının ilhamını verdi bana.

Herkesin bir duvarı, hatta duvarları var. Sizi içeride tutan, bazen hapseden; bazen dışarının yorucu, yıpratıcı dinamiğinden koruyan… Yahut aşarak özgürleşmeyi vaad eden bir duvar. Belki de başkalarıyla paylaştığınız, sizi bir cemaat yapan, benliğinizin temelini, düşüncelerinizin sınırlarını inşa eden bir duvar.

haberic

Fotoğraf: Faruk Altuntaş

İşte beni duvarım, Murat’ın bahsettiği Cebeci duvarlarından bir tanesi. Şu fotoğrafta gördüğünüz, ihtimal ki Ankara taşından mamul olduğu için pembe pembe ışıyan okul duvarı. Ben Seksenler’in sonu ile Doksanlar’ın başında, Mülkiye’nin kardeşi İletişim Fakültesi’nde öğrenciyken, kampuste bulunduğumuz zamanın tamamına yakınını bu duvarda oturarak geçirirdik desem, abartmış olmam. Tabii hava koşulları insafsızlaşmadığı sürece. Cebeci Kampüsü’nün dünü ve bugününü bilenler hemen fark edeceklerdir, fotoğrafın çekildiği Seksenler’de kampüs Cebeci semtinin bir uzantısıydı. İçinden semt sakinleri, yaya veya motorize olarak gelir geçerlerdi. Biz duvar sakinleri ise onları gözlerimizle yolun başından alır, sonuna taşırdık. En çok pazar arabasını sürükleyen teyzeleri, kar yağdığında Çamlık tarafındaki gecekondulardan sökün edip kızakla veya poşetle yokuş aşağı kayan şen ve kavruk çocukları hatırlıyorum. Bir de fotoğraf, reklam veya kurgu atölyelerindeki çalışmalar uzayıp geç saate kaldığımız zaman tesadüf ettiğimiz, ellerinde ucuz şaraplarıyla duvar diplerine çökmüş akşamcıları…

O yıllarda inek bayramları çok daha şenlikli olurdu. Ya da gençlik heyecanıyla bana öyle gelirdi. Fotoğrafın üst tarafında görülen Eğitim Fakültesi’nin nihayetlendiği yerde başlayan mahalle, bahsettiğim gecekonduların ve tarlaların bulunduğu yerdi. Hayvan da otlatırdı semt sakinleri orda. İnek bayramlarında Feskom’cular ineği onlardan kiralarlardı. O zamanlar bayram adeta mahalle halkıyla birlikte kutlanırdı. Zavallı, şaşkın inek sokaklarda gezdirilir, mahalle teyzeleri ve amcalarının; inekten hem ürken, hem de meraklanan çocukların alkışları eşliğinde kampüse dönülürdü. Mülkiye’nin bahçesinde tezgahlar açılır, öğrencilerin yaptıkları yiyecek-içecekler, el işleri satılırdı. Mahalleliler de müşteriler arasındaydı. Çok da şöhretli olmayan şarkıcılar, gruplar gelir, konser verirlerdi. Henüz nizamiye dediğimiz hantal demir kapı, turnikeler, kameralar ve özel güvenlikçiler yoktu. Okulun civardaki sokaklara açılan beş-altı kapısı Cebeci semti ile fakülteleri birbirine bağlardı. Semt ile kampusun iç içeliği, Cebeci’ye de, kampüse de şahsiyetini veren bir unsurdu. Bir dönem Cebeci tarihi yazayım diye uğraşırken, en eski semt sakinleriyle uzun görüşmeler yapmıştım. Hepsinin fakülteler, öğrenciler, hocalarla ilgili türlü türlü anısı vardı. Polisten kaçan öğrencileri evlerinde gizlediklerini, cadde üstündeki aşevi benzeri lokantalarda namlı hocalarla muhabbet ettiklerini, evlerinde kirada oturan öğrencilere aşure, çorba taşıdıklarını anlattılardı.

Ama her şey öyle güllük gülistanlık olmamıştı geçmişte de. Çok zulüm görmüştü o kampüs. Darbeye yol alan her on yılda politik çatışmaların kurbanları bu kampüsten çıkıyordu. Mülkiye’nin duvarında halen muhafaza edilen kurşun delikleri, Hukuk Fakültesi’nin merdivenlerine hamle etmiş tankın görüntüsü, pusularla katledilmiş, bugün adlarına küçük anıtlar dikilmiş öğrenciler kampüsün hatıra defterinde birer sayfaydılar.

Bizim kuşağın travmaları ise kazanların başında yemek şirketlerinin elemanları değil, tonton aşçılar durmasına rağmen yapılan yemekhane boykotlarının, idare tarafından anarşizm sayılmasından polisin sıkı markajındaki YÖK protestolarına, cezaevlerinde koşulların iyileştirilmesi için yapılan ölüm oruçlarıyla öğrencilikleri ve hayatları biten sınıf arkadaşlarına kadar uzanıyordu. O duvarda otururken, temizliğe giden kamburu çıkmış, umarsız genç kadınların yanında, Eğitim Fakültesi önünden sloganlar eşliğinde yokuş aşağı akan kalabalıkları da görüyordunuz işte. Gördüğünüz her şey hikayenizin bir parçası oluyordu.

Fotoğrafta benim omzumda da görülen heybe şeklinde çantalar, el örgüsü yün çoraplar ve yasağı kalkan Yılmaz Güney filmlerinin krallığında yaşıyorduk o yıllar. Cebeci sinemaları 4 büyük fakülteyi barındıran her semtten bekleneceği gibi, sanat filmleri, politik filmler de oynatıyorlardı piyasa filmleri ve “üç film birden/devamlı”ların yanında. Yılmaz Güney’in Yol’unu da oralarda izlemiştik, türban yasaklarını eleştiren Yalnız Değilsiniz’i de. Sinemadan çıkıp hızlıca yine duvarımıza çöküyor, filmlerin kritiğini yapıyorduk. Farklı olanla karşılaşma, daha doğrusu ona toslama çağlarındaydık. Empati kurmayı tecrübe ediyorduk. Oteller ve kahve evleri henüz semti esir almamışlarken, sağcı ve solcuların müdavimi oldukları farklı kahvehaneler, pastaneler, ucuz lokantalar ve fotokopiciler cennetiydi Cebeci. Cebeci Stadyumu’ndan yükselen tezahüratlar, Cahit Külebi ve Cebeci Köprüsü’nün şiirselliği, Konservatuar’dan sızan melodiler, Laz’ın yeri, Figen Pastanesi…

Arkamıza aldığımız fakülte ile nereye ait olduğumuzu ilan etme imkanı veriyordu duvarımız. O duvarın üstünde mutlaka bir arkadaşınızı görür, o günkü dersi kırardınız. Ama duvarın cazibesine ve hatta tatlı bahar esintisine rağmen izlenmesi elzem dersler vardı. Bunları genç ve çiçeği burnunda doktoralı hocalar verirlerdi. O zaman kapalı mekanda sigara yasağı olmadığından, amfileri giderek sisli puslu bir atmosfere dönüştüren sigara dumanları ile cam bardaklarda tavşan kanı çaylar o derslerin mütemmim cüzüydü. O derslerde hayretle yakın tarihi yeniden yazar, gündelik hayatın bir toplumu anlamanın anahtarı olduğunu öğrenir, popüler kültüre iade-i itibar ederdik. Duvar sohbetlerimizin konusunu oluşturan, aşk-meşk ve gelecek tasavvurlarının yanında bu derslerde öğrendiğimiz heyecan verici şeylerdi.

Duvarımız çoğunluğu Demirlibahçe Sokak’taki öğrenci evlerinin loş, derbeder odalarına kadar uzanıyordu. Akşamları makarna veya patates kızartmasından ibaret bir menü eşliğinde duvarın dışında kalanlar hakkında konuşmayı sürdürüyorduk. Soğuk savaş dönemi bitiyor, duvarlar yıkılıyor, kimlikler siyaseti, sınıf temelli siyasete kafa tutmaya başlıyordu ve biz çok bocalıyorduk.
Yetmişler uzun sürdü bu memlekette. Yetmişlerde ünlenen Yeni Türkü, bizim gençliğimizin de favori topluluğuydu. Turgay Fişekçi’nin sözlerini yazdığı, “Gözyaşlarım akıp boğmadan bu şehri, işte yine gidiyorum…” diye başlayan şarkısı dilimizden düşmezdi Yeni Türkü’nün. Ülke her zamanki gibi belirsizlikler, şiddet ve gerilimlerle örülü bir politik atmosferin içindeydi. Biz mezun olmaya hazırlanıyorduk ve “dışarı” çıktığımızda beri tarafında olduğumuz duvarı da götürecektik yanımızda, farkındaydık. O duvar dışardaki hayatımızda ya yıkılacak ya da hiç olmazsa birkaç taşı sağlam kalacaktı. Mezuniyet günü, yine duvarımızda cüppelerimizle oturduk ve bir arkadaşın gitarı eşliğinde aynı şarkıyı mırıldandık. Bu kez bir mısraına özellikle vurgu yaparak: “Okulumun duvarı sana kalıyor, oturup söyleşirsin çevreni mutlu edesin diye”.

Yıllar sonra duvarımı emanet ettiğim kampüse hocalık yapmak için döndüm. Artık semt ile ilişiği kesilmişti kampüsün. Cebeci teyzeleri ve amcaları sivri demir parmaklıkların dışında kalmışlardı. Şen çocukların sesleri kesilmişti. Duvar tek tük sakini dışında terk edilmiş, çevre profesyonelce yeşillendirilmişti. Ama Cebeci Kampüsü yine rengarenk, coşkulu ve direngendi. Ben ve birçok insan için bir saklı coğrafya olarak kaldı orası yıllarca. Olduğun gibi kabul göreceğin bir yer. Tam da böyle olduğu için hedef haline geldi kampüs. Son dönemde çeşitli yollar ve suçlamalarla duvarın dışına atıldık bazılarımız. O barışçıl, dayanışmacı ve şenlikli kampüs havası, o Ankara taşından mamul duvar bizimle birlikte dışarı süzülürken, yine Yeni Türkü’nün Can Yücel’in şiirinden damıttığı bir şarkısı eşlik ediyordu bize: “Sararıp dökülmeden önce, kızaran yapraklar ki onlar/ Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar/Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgar/ Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar”.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI