Sığınacak yer bulamayan kadınlar ölüme mahkum

Cumartesi, 18 Mart, 2017
Sığınma evi, şiddet kurbanı kadınlara, çare sunmaktı, aslında. Çaresiz ve yalnız olmadığını göstermek, şiddetten arınmış yeni bir hayat kurma fırsatı sunmaktı. Sığınacak yer bulamayan kadınlar ölüme mahkum. Yüz yüze olduğumuz gerçek bu kadar acı.

Haberlerde kadına yönelik şiddetin hayli yer tuttuğu malum. Trafik kazalarında olduğu gibi artık insanlar, erkek şiddeti kurbanı kadınlara ilişkin haberleri de başını iki yana sallayıp cık cık ederek okur/izler hale geldi. Kadına şiddete yönelik farkındalık göstergesi, bu cık cıklar. En azından toplum içindeyken artık kimse “erkektir döver de sever de” saçmalığını dile getiremiyor. Toplumsal algıda dönüşüm değil elbette ama şiddete ilişkin farkındalık geliştiğine dair umut verici gelişme. Toplum zihninde kadına yönelik şiddetle mücadelenin gerekliliği yönünde ciddi bir eşiğin aşıldığı aşikâr.

Şiddetle mücadelenin gerekliliğine inanıyor artık toplum geneli. Ancak tuhaftır, kadına yönelik şiddet de tırmanıyor, bu arada. Her yıl artıyor erkek şiddeti kurbanı kadınların sayısı. 2016’da 328 kadın, cinayetle koparıldı hayattan. Sivil toplum örgütlerinin basın ve adliye kayıtlarından topladığı rakamlar da aslında tam olarak birbirini tutmuyor. Bazı veriler bu sayının 261 olduğunu söylüyor. Aslında sayıların birbirinden farklı olması da bir başka şiddetin varlığını ortaya koymakta. Kadına yönelik devlet şiddetinin bir boyutu bu sayısal karmaşa.

Emniyet ve adli merciler açık, net istatistik sunmuyor. Sunulan istatistikler de Sağlık Bakanlığı verilerini kapsamıyor. Zaten Sağlık Bakanlığı da şiddet mağduru olarak hastanede yatarken hayatını kaybetmiş kadınların ölüm nedenini, açıkça “şiddet” olarak belirten kayıtlar tutmuyor. Dolayısıyla kadın örgütleri, sayıları basından toplamak, haberlere yansıyanlardan toplam rakama ulaşmak için çaba harcıyor. Yani kadınlar bir yandan erkek şiddetinin kurbanı olarak öldürülürken, bir yandan bu şiddetle mücadele eden kadın örgütleri devlet şiddetinin kurbanı olarak, güvenilmez gösteriliyor. Oysa şiddetle mücadelenin etkinliği adına hem sayısal verilerin kıymeti yüksek hem de kamu kurumlarıyla sivil toplum işbirliği elzem.

Şiddetle mücadelede toplumsal farkındalık yükseldiği halde, başarısızlık var karşımızda. Başarısızlığın sebeplerinden birisi veri eksikliğiyse diğeri de etkin işbirliğinin kurulamayışı. Kamu hâlâ sivil toplum örgütlerini bu alanda kendisine rakip ya da ayak bağı olarak görüyor. Bir diğer sebep de kadına yönelik şiddetle mücadelenin en önemli aracına, bizde kamunun yeteri kadar önem vermeyişi. Kadın sığınma evinin şiddetle mücadeledeki olmazsa olmaz rolünü, yerel ve merkezi kamu yönetimi hâlâ idrak edemedi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca yayınlanan 2016 yılına ait faaliyet raporu, yeni sığınma evi açılması yönünde son iki yıldır hiçbir faaliyet yürütülmediğinin itirafı niteliğinde. Bakanlığa ait 101 sığınma evi, son yıllarda değişmeyen rakam olarak karşımızda. Koskoca ülkede sadece 32 belediye sığınma evi açmış vaziyette. Son yıllarda bu rakam da yükselmedi. Sivil toplum örgütlerine ait 4 sığınak var. Hepsinin toplam kapasitesi 3433. 80 milyonluk ülkede, son bir yılda 328 kadın cinayet kurbanı ve cinayet rakamının sadece on katı sığınma evi kapasitesi.

Sığınacak yer bulamayan kadınlar ölüme mahkum. Yüz yüze olduğumuz gerçek bu kadar acı.

Ancak yıllardır kadın sığınma evi sayısı ve kapasitesi arttırılmıyor, hizmet kalitesi yükseltilmiyor. Çünkü “devletlülerden biri” üç-beş yıl önce, kadın sığınma evi ismini beğenmeyip konuk evine çevirdi. Değişen isim, değişen siyasi iradenin de göstergesi oldu. İsmin anlamsız bir şekilde sığınmaktan misafirliğe dönüştürülmesi, işlevin ve işleyişin de kadını korumak ve güçlendirmekten uzaklaşmasına yol açtı. Sayı, kapasite ve kalite artışı önünde engel oluşturdu.

Sığınma evi, şiddet kurbanı kadınlara, çare sunmaktı, aslında. Çaresiz ve yalnız olmadığını göstermek, şiddetten arınmış yeni bir hayat kurma fırsatı sunmaktı. Toplumda şiddetle mücadele yönünde farkındalık da bir derece yükselmişken elde mevzuat da nispeten yeterliyken şiddetin hâlâ tırmanması ve cinayetlerin artışı, sığınma evi yetersizliğinden. Hem kadınlar bu hizmete ulaşamıyor, kimsesiz kalıyor, hem de şiddet faili erkek, kadının kimsesizliğinden güç alıyor.

Ancak siyasi irade, şiddet karşısında kadınlar ne kadar çaresiz kalıyorsa erkek şiddetinin de sığınma evi karşısında o kadar çaresiz kaldığının farkında değil. Ya da çok farkında…


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI