Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

AB'nin 'eylem sanatı'na ulusaşırı bakışı

Cumartesi, 18 Mart, 2017
Goethe Enstitüsü'nün Almanya'nın Oberhausen kentinde açtığı 'Actopolis' sergisi ve uluslararası iki günlük sempozyumu, Güneydoğu Avrupa'nın sığınmacı rotasına rastlayan ülkelerdeki sanat, aktivizm ve sosyal hareketliliğine alternatif perspektifler öneriyor. Proje üzerine konuşan Dr. Matthias Makowski, Dünyadaki sıcak politik atmosfer ışığında ve Türkiye'deki referandum öncesinde çarpıcı yorumlarda bulunuyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile arasındaki resmî ilişkileri giderek daha ürkütücü bir boyuta taşınırken, Güneydoğu Avrupa’dan çeşitli kentlerin sosyopolitik konumlarını ortak diyalog ve kültürel yaratıcılık potansiyeli çerçevesinde gözler önüne seren ve hazırlığı üç yıl öncesine dayanan disiplinler arası “Actopolis?: The Art of Action / Eylem Sanatı” projesi, önceki gün Almanya’nın Oberhausen şehrinde başlayan iki günlük bir sempozyum ve sergiyle gündeme alternatif bir perspektif önerisi getirdi. Sergi, 16 Mart ve 9 Nisan arasında Oberhausen Alte Post’ta izlenebilecek. Etkinliğin ana fikirlerinden biri, Dünyada nüfusu giderek artan ve kitlesel değişimlere gebe kalan, adeta sosyolojik birer “obez” haline dönüştürülen kentlerin yaşadıkları ve sosyal, kültürel ve politik değişimler olarak kendini gösteriyor.

Yaklaşık 50 kişinin emeğini ardına alan proje, Zagreb, Saraybosna, Ankara- Mardin, Atina, Belgrad, Bükreş, Budapeşte ve Oberhausen gibi bir coğrafyaya yayılırken, etkinliğe, bu kentler dışında, gezici sergi ve olası oturumlarla yakında İstanbul, Selanik, İzmir ve Viyana’nın da dahil olacağı kaydediliyor.

“Yeniden yapılanan” kentlerin sosyal ve kültürel anatomileri ile birbirleri arasındaki benzerlik ve çözüm ilişkilerini büyüteç altına alan “Actopolis”, dönüşüm süreci yaşayan ve bir yanıyla kader ortaklığı bulunan kentsel yerleşim birimlerinin geleceğini sivil toplumun hak ve çıkarları adına sorgulaması adına önem taşıyor.

Avrupa Birliği ve Türkiye’deki, ABD ve Fransa’daki ulusal seçimlerin “gözü önünde” gerçekleşen etkinlikte, bir sosyopolitik eylem aracı olarak güncel sanat ve kentselliğin dolaylı ve doğrudan ilişkisi gündeme taşınırken, girişimde çeşitli sunum ve katkılarıyla Türkiye’den Seçkin Aydın, Ahmet Öğüt, “Artıkişler Kolektifi” (Alper Şen, Özge Çelikaslan ve Pelin Tan) ile Önder Özengi, Sevgi Ortaç ve Eda Soyal’ın dışında, Yelta Köm ve Ayşe Çavdar gibi isimlerin katkıları öne çıkıyor. Projeye ek olarak hazırlanan kitapta ise, Alman Federal Çevre Koruma, Nükleer Güvenlik ve Yapılanma Bakanlığı’nın imzası bulunuyor.

Sergideki video işlerinden biri.

Sergideki video işlerinden biri.

Urbane Künste Ruhr ile Goethe Enstitisü’nün düzenledikleri uluslararası “Actopolis” projesinin Ankara – Mardin birimi küratörü Pelin Tan olurken, projenin “Seviyeleri Belirlemek” başlıklı Mardin ayağında, Sevgi Ortaç’ın Mayıs ve Ekim 2016 arasında düzenlediği ve Mardin halkı ile kent kalesini de içine alan bir sanatçı kitabı ve araştırma projesi, Önder Özengi’nin yine aynı kentte hazırladığı “Eşek İşi” isimli bir video araştırma projesi, Ahmet Öğüt’ün “Foucault’nun Daktilosu” isimli video ve araştırma çalışması ve Eda Soyal’ın Haziran ve Eylül 2016 arasında Mardin’de ikamet eden sığınmacılarla yaptığı araştırma çalışması, “Göç Bölgeleri” sayılabiliyor.

Girişimin Türkiye ayağında ayrıca, Yelta Köm’ün 2015’ten günümüze Diyarbakır, Ankara ve Mardin’de sürdürdüğü ve bölgesel ile kentsel mimariyi eleştiriye açtığı “Bölgesel Adalar” adlı çizim ve araştırma projesinin yanı sıra, Seçkin Aydın’ın “Kentsel Direniş”i Sur halkıyla masaya yatırdığı Mardin ve Diyarbakır eksenli çalışması “Kent Savunucuları” ve Suriyeli sığınmacılarla Artıkişler Kolektifi’nin yan yana geldiği bir diğer proje daha öne çıkıyor. Bu proje Rojava, Mardin, Ankara, Selanik, Atina, Berlin, Zagreb gibi bölgelere yayılmasıyla da dikkat çekiyor. Bu yönüyle, etkinliğe ev sahipliği yapan Oberhausen’da söz alan bölgesel kültür sözcüleri, projenin hayli “sismik” günler geçiren Avrupa Birliği’nde neler olup bittiğini anlamak adına da bir laboratuvar olma niteliğini gösterdiğini ve bu “yeniden yapılanma”nın yansımalarını bölgesel olarak Almanya’da da yaşadıklarını, ülkedeki kimi kentlerin alenen değiştiğini kaydediyor.

Fikir öncülüğü Angelika Fitz’e ait sergi ve sempozyum vesilesiyle bir açıklama yapan Urbane Künste Ruhr Artistik Direktörü Katja ABmann ise yedi kentten bir araya gelen görsel sanatçılar, performans sanatçıları ve akademisyenlerin, kentsel planlamacı ve mimarların ne tür artistik stratejiler gözeterek, buralardaki yaşamı ve kamusal alandaki koşulları eylem bazında dönüştürebilecekleri sorusuna odaklandıklarını kaydediyor. ABmann, özellikle de değişmekte olan Avrupa Birliği olarak, Dünyaya bu konuda, salt politikacılar, kanaat önderleri veya ekonomistlerle değil, ama bu girişime dahil diğer kaynaklar aracılığı ile ne türlü bir imge bütünü iletebilecekleri konusunda, Actopolis’in epey önemli bir değişim ve diyalog potansiyeli taşıdığına atıfta bulunuyor.

Theater Oberhausen’ın da katkılarıyla hayata geçirilen proje dolayısıyla Oberhausen’a gelen Goethe Enstitüsü Güneydoğu Asya Bölge Direktörü Dr. Matthias Makowski, güncel sanat, ifade özgürlüğü, kamusal alan ve Türkiye ile AB ilişkileri gibi konular hakkında hayli sıcak tespitlerde bulunurken, etkinliğin kamusal alanın oluşum ve sahipliği konusunda kimlerin söz ve eylem hakkı bulunduğuna dair önemli bir çaba olduğunu vurguluyor.

Dr. Mathias Makowski.

Dr. Matthias Makowski.

Yakın geçmişte yaşanan sosyal değişimler, dünyada adeta politik ve sismik bir hareketlilik olduğunu bize gösteriyor. İnsanlar kendi potansiyellerinin bilincine varmış gibiler… ABD’de, Hollanda’da, Fransa’da, Türkiye’de ve hatta Güney Kore ile Romanya’da olanlara baktığınızda, düzenlemiş olduğunuz bu projeyle aralarında doğrudan veya dolaylı bir zamanlama birliği buluyor musunuz ?

Projemiz doğrudan kimi yerel taşkınlıklara atıfta bulunmuyor aslında. İki ay evvel Romanya’da veya 2013’te Gezi Parkı’nda olanları göz önüne almakla birlikte, bu olayların odağındaki bireylerin hep bir araya gelerek ‘Burası bizim odamız, burası bizim kamusal alanımız, burada kapitalist yapılar, devasa oteller veya dinî yapılar diken politikacılar ile mimari anıtlar diksinler istemiyoruz’, dediklerini biliyoruz. Tüm bu gelişmelerin bizim projemize de temel teşkil ettiği söylenebilir. Zaten tam da bu yüzden etkinliğimizde sanatçılar, mimarlar, kentsel planlamacılar var ve hepsi bir araya gelen, salt kapitalistler için birşeyler yapmaya niyetli olmayan, AVM’lerin dikilmesine karşı duruş sergileyen, burası bizim diyen, buraya sahip çıkmalıyız diyen kimseler. Projemizin ruhunda da bu var ve söz konusu duygu etkinliğe dahil kentlerde kendini belli ediyor. Bu minvalde önümüzde ilk bakışta birbirine zıt gibi gelen Türkiye ve Yunanistan örnekleri bulunuyor. Oysa bu ülkelerdeki insanlar birbirinin neredeyse aynı doğaya sahipler. Projemizin öne sürdüğü en zekice fikirlerden biri de bu zaten.

Bugünkü AB’yi de bir kamusal alan olarak değerlendirdiğinizde, ne tür gözlemlerde bulunuyorsunuz ? Seçimlerin ve yükselen popülist milliyetçiliğin ışığında, tespitiniz bir ‘yeniden yapılanma’ya mı, ‘dağılmaya’mı daha yakın olurdu ?

AB şu an için bir yeniden yapılanma sürecinde bana kalırsa. Ama bu yeniden yapılanmanın daha Avrupa Birliği’nin tarihinin en başından bu yana söz konusu olduğunu tespit etmeliyiz. Şu anda ‘daha fazla Avrupa’ jargonuna dayanan politik tartışmalar veya üye ülkelerin artırmak istediği bağımsızlık düzeyleri, hep gündemi belirleyen, son derece nazik meseleler arasında geliyor. Hollanda’daki Wilders gibi siyasetçiler, sözgelimi çıkıp da ‘İktidara gelirsem Hollanda’yı birlikten ayıracağım,’ diyor. Dün bu yönüyle Hollanda’daki seçimler ışığında halkın büyük çoğunluğunun oyları ışığında bu kanaatte olmadıklarını görünce son derece sevindiğimi söylemem gerekiyor. Ama beklemediğim bir konu daha var: İngiltere geçen yıl AB’den ayrılma kararı verdi. Dolayısıyla önümüzde belirsiz bir dönem var evet, ama halen AB’nin bir yeniden yapılanma sürecinde olduğunu düşünenlerdenim. Ve bu yapılanmanın da illa ki sivil toplumla olması gerektiğine inanıyorum. Şu anda bunun bir grup politikacıyla yapılmasının ne kadar yararsız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun, en başından ve ilgili bölgelerde yaşayan bireylerce yapılması gerekiyor. Çünkü büyük problemler ancak insanlar bir araya gelebilirlerse çözülebilirler.

16 Nisan referandumunda Türkiye’nin ‘Evet’ veya ‘Hayır’ oyu kullanmasının sizin açınızdan anlamları, ayrı ayrı neler olurdu ?

Bildiğimiz kadarıyla bu, Türkiye’nin iç meselesi ve bu konunun bir yanında, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin reformuna yönelik ihtiyaç, diğer yanında ise daha fazla Başkanlık sistemine dönüşüm yatıyor. Kişisel olarak, Başkanlık sistemine dönük bir tercihin yapılmasını istemem, ama burada benim ülkemden söz etmiyoruz. Bu tamamen ve haklı olarak, Türkiye halkının kanaatine, kendileri için ne istediklerine bağlı bir durum. Bu noktada izlenimim o ki, devlet yapısındaki karmaşık aygıtlarda yapılacak değişiklikler aynı zamanda son derece tehlikeli de olabilir. Her şey çok yolunda da gidebilir, ama çok da tehlikeli bir seyir alabilir. Bu sebeple Türkiye’deki insanların son derece sorumlu davranmalarını arzu ederim. Tekrar söylemem gerekirse, umarım Türkiye halkı ne yaptığının farkındadır ve neticede Türkiye benim ülkem değil ve bu karar tamamen Türk halkınındır.

.

.

Geleceğin Türkiye’sinde kültür, sanat ve ifade özgürlüğünden endişeniz var mı?

Bildiğim kadarıyla, önümüzdeki bazı bariz gerçekler gösteriyor ki, medyanın varlığı büyük bir baskı altında. Rakamlar beni yanıltmıyorsa, meslektaşlarınızın bir çoğu şu an hapiste. Söz konusu her davada, kadın olsun erkek olsun herkesin, kendini kamuoyu önünde aklamaya çalıştığını, doğru veya yanlış olup olmadıklarını ispata kalkıştıklarını görüyoruz. Ama bazen şunu da görüyoruz ki, sizin, sivil toplumun gazetecileri, hapiste. Bu hiç iyiye işaret değil. Oysa medya, politikacıları denetlemek adına çok önemlidir. Keza ekonomi ve politika ilişkisi için de bu böyledir. Yine aynı şekilde, medyanın bu ilişkilerden azade tutulması elzemdir. Bu unsurlar toplum içinde de bariz tehlikeler yaratır. Bu yönüyle endişelerim olduğunu söyleyebilirim, evet.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump, Putin gibi diğer Dünya liderleri arasında bir benzerlik görüyor musunuz ?

Bu soruya evet diyerek, Trump, Putin, Erdoğan veya Wilders örneklerini art arda vermek kolaya kaçmak olurdu. Çünkü bence hepsinin çok özel karakterleri var. Burada bana en inanılmaz gelen şu ki, çoğunlukta ve öfkeli bir insan kitlesi, hep bir lider arayışı içindeler. Bunun doğru bir yol olduğu inancında değilim ve insanların da devlet idaresi adına bunun dışında kalan kavram ve yöntemlere karşı niçin bu kadar hoşnutsuz olduklarını da inanın anlamakta güçlük çekiyorum.

Burada, sözünü etmek istediğim bir iki risk var: Bir defa ben, Türkiye Cumhuriyeti’nde halihazırdaki sistemin demokratik olmadığı görüşünde değilim. Ayrıca Türkiye’de halihazırda bir diktatörlük olduğunu da düşünmüyorum. Ama kendi yolunu bulma arifesindeki bir ülkenin, eğer parlementer bir kontrole sahip olmazsa, alacağı her kararda kötü eylemlerde bulunma bulunma ihtimalinin çok yüksek olduğu inancını taşımaktayım. Dolayısıyla politika, ekonomi ve insanların yararına olabilecek olanın, bunu yapmak her ne kadar çok zor gibi görünse de, kamusal haklar konusunda daha demokratik haklar yaratabilmekten geçtiğini düşünüyorum.

Bu vesile ile bu projeye katılan Türkiye çıkışlı ortaklarımız olduğunu söylemekten büyük gurur duyuyorum. Onlar bu projeye katılarak, söz gelimi, sığınmacı problemi konusunda çok cesurane fikir ve ürünler ortaya koydular. Bu yönüyle daha önce ve halen, sığınmacılar konusunda, onların daha iyi koşullara kavuşabilmesi adına Türkiye’nin, milyonlara ne kadar yardımcı olduğunun da farkında olduğumuzun altını çizmem gerekiyor. Ayrıca bu projeye diğer AB ülkelerinden katılanların, Türkiye’nin Avrupa’nın doğal bir parçası olduğuna, AB üyesi olsun olmasın, ne kadar içtenlikle inandıklarını da görmüş bulunduk.

Peki, sığınmacılar konusu AB ve Türkiye arasında bir pazarlık unsuru gibi kullanılıyor olabilir mi ? Bu konuda her iki tarafa eleştirileriniz var mıdır ?

Önce şunu kabul edeyim: Ülkenizin sığınmacılara açtığı kapı, tekrar söylemem gerekirse son derece etkileyici. Ülkedeki işçi profilinin değişmesi, çocukların okullara kaydediliyor oluşu, sayılarının üç milyona yaklaşması… Bunların hepsi malumumuz. Almanya’ya baktığımızda ise yaklaşık bir milyona yakın bir sayıdan bahsedebiliyoruz. Bana kalırsa bizler bu konuya, Türkiye’nin gösterdiği emek ve çabaya saygıyla yaklaşmakla yükümlüyüz. Ayrıca fikrim o ki, bu tür insanlık değerlerine dayalı konuların, büyük bir etik çerçevede ele alınması gerekiyor. Bu söylediğim dinsel ve felsefi öğretileri de bağlıyor. Ne diyor bu kaynaklar bize? “Yardıma gereksinim duyana yardım et…” Ancak bu konular ne yazık ki bir “iş”in de parçası haline getiriliyor ve tam da bu noktada politika devreye giriyor…. Türkiye bize “yardım edin, maddi yardımda bulunun, uyum sağlayabilelim ki Ege denizine daha fazla insan açılmasın,” vb. diyor. Dolayısıyla bu da, bir tür oyunun parçasına dönüştürülüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI