Murat Sevinç
Murat Sevinç

Aman efendim Ankara'nın sevilecek nesi varmış! Lafa bak sen...

Perşembe, 16 Mart, 2017
Üç beş saniye sonra yüzüme baktı ve 'Nerelisin?' diye sordu. İngiliz dilinde en hızlı sarf edebildiğim şeyi söyledim: 'From Turkey.' Bıyıklı adam, yüzünde koca bir gülümsemeyle kollarını açtı ve: "Hemşerim şöyle desene, vallahi tahmin ettim, ben de Keçiörenliyim" deyiverdi.

Muhterem okuyucu, işsizliğin tadını çıkarıp ayda bir iki kez Gazete Duvar’a da yazacağım bundan böyle. Kabul ettikleri için teşekkür ederim. Kuşkusuz sevgili Diken’deki yazılara da düzenli olarak devam edeceğim; tabii bir KHK ile Diken’den de ihraç edilmezsem!

İlk yazının biraz ‘saçma’ olmasını istedim! Daha doğrusu yazı değil de, hikâye epey tuhaf. Bir Ankara hatırası ama içinde Ankara yok! Sonra, neredeyse otuz yıl sonra yeniden göçtüğüm İstanbul hakkında da yazacağım. İstanbul yazıları değil de, uzun süre sonra bozkırdan İstanbul’a gelen birinin yaşadığı şaşkınlık ve zorluklar üzerine…

23 YIL ÖNCE LONDRA’DA

Anlatacağım Ankara hikâyesi, bundan tam yirmi üç yıl önce Londra’da yaşandı. Bir insan birkaç ömür geçirse, belki birinde tecrübe eder. O da, belki!

1994 yılının ilk günleriydi. İngilizce kırık, cepte iki üç hafta idare edecek kadar İngiliz Sterlini. Hayatımda ilk kez uçağa bineceğim ve Dünya’nın en kozmopolit, zor şehirlerinden birine gideceğim. Kitap ve derslerden biliyorum, fotoğraflardan; hepsi bu. Neden gidiyorum? Çünkü asistanı olmak istediğim Kürsü’nün hocası, ‘Kırık İngilizce ile mümkün değil buraya girmen’ demiş. Eh nasıl öğrenilecek o baş belası fiil çekimleri. Dil kursunda zaman kaybetmeye gerek var mı? Gençlik heyecan ve azmi işte. İngilizce İngiltere’de öğrenilir, o zaman İngiltere’ye gitmeli. Değil mi ki İngiltere, tabii ki Londra olmalı. Ukalalığa bakınız…

İyi de nasıl gidilecek? Nasıl yaşanacak? Komşu kapısı değil ki.

Barbaros Bulvarı’nda bir şirket buldum. Çocuk bakıcılığı ayarlıyor. Başvurup ücreti ödedim, onların aracılığıyla Güney Londra’daki bir dil okuluna kayıt yaptırdım. Artık öğrenci vizesine başvurup gidebilirim. Zannediyorum ki bütün İngiliz aileler çocuklarına bakmam için beni bekliyor! Dedim ya, gençlik işte! Her neyse, ilerleyen haftalarda İngilizlerin, hele ki Buckingham Sarayı ahalisinin beni beklemediğini fark ettim zaten. Kırıldım da, yalan olmasın! Her neyse. Vizeyi aldım ve Ocak ayı başında bir gün, ailemle vedalaşıp Yeşilköy Havaalanı’na gittim. Uçak heyecanı, sınır kapısı heyecanı, adı Emin olan ve uçakta tanıştığım bir arkadaşın bana tercümanlık yaparak işimi kolaylaştırması…

Heathrow Havaalanı karmaşasında şirket sahibi tarafından karşılandım. Londra’da yaşıyor, kayınvalidesi İngiliz bir kadın. Gitmeden hemen önce ‘Bakıcılık bulana dek bir ailenin lokantasında çalışacaksın’ demişti. Hemen kabul etmiştim tabii. Akşama doğru arabasıyla yola çıktık. Londra’nın dışında olup ne kadar dışında olduğunu anlayamadığım bir kasabaya vardık. İn cin top oynuyor. Bir eve gittik. Ailenin yanında çalışacağım bir süre. Aile Hint asıllı. O gün bir çocuklarının doğum günü varmış ve anlatılması zor bir baharat kokusu karşıladı kapı eşiğinde.

Şirket sahibi, bana bir telefon ve adres vererek ayrıldı.

YANITLAR SIMPLE PRESENT TENS’LE! 

Akşam üstü, loş bir ışık, baharat kokusu, kırık İngilizceli genç (ben), Hint aksanlı bir ev sahibi, üst kattan çocuk sesleri. Bir evin salonu. Cebimde yaklaşık beş yüz sterlin. Adam bir şeyler soruyor, kısa ve genellikle simple present tense ile yanıtlıyorum. Öyle ‘perfect’e filan geçecek halim yok. Evde kalacağımı düşünüp odaları süzüyorum. İstanbul’u arayıp telefonda ağlayan bizimkilere iyiyim filan dedim. Ev sahibi, telefonu kullanabileceğimi ama fazla uzatmamam gerektiğini söylemişti. Münasebetsiz. Destan mı anlatacağım! Zaten ilk saatlerim ve ziyadesiyle şaşkınım.

Ardından ‘sahip’ şöyle bir şeyler dedi ve ben present tense dışında kendimi zorlamak istemediğim için (!), peki ile yanıtladım: “Sen pansiyonda kalacaksın, amcam da aynı pansiyonda kalıyor ve onun arabasında çalışacaksın.” Adama soru soramıyorum ki bir türlü. Kendi kendime düşünüyorum, “Yahu arabada çalışmak ne demek?” Bir deyim herhalde…

Amca gelene dek biraz dolaşacağımı söyleyerek dışarı çıktım. Sağa sola bakınıyorum, cebimde taşıdığım küçük sözlük ile kelimeleri çözüyorum. Nasıl bir azim, anlatamam! Eve döndüm ve sağdan soldan ‘konuşamayarak’ zaman öldürdük. Derken, saat 23.00 sularında ‘Amca’ geldi. İki metre civarında biri. Birlikte pansiyona gitmek için yola koyulduk. ‘Arabada çalışmanın’ bir deyim olmadığını fark ettim. Meğer bindiğimiz minibüs bir köfteciymiş. Ayağımın altında patates çuvalı. Ben köfte yapacağım, Amca, minibüs penceresinden satacak. Lokanta dedikleri de buymuş. Giderek ilginçleşmeye başladı her şey anlayacağınız…

Pansiyona vardık. Muhterem okuyucu, bu güne dek çok kötü yerlerde kaldım. Hepsi için ‘yer’ ifadesini kullanabilirim. Gittiğimiz pansiyon bu ifadeyi hak etmiyordu inanın. Anlatılması zor bir kir ve koku. Ne yapacaksınız? Adamlar ne dese, ‘evet’ diyor ve bir türlü ‘present perfect continious tense’e geçemiyorum. Eğitimsizliğin gözü kör olsun…

AMCA YATAĞINDA BEN YER YATAĞINDA

Ve bir sürpriz daha. Benim odanın anahtarı kırılmış. Hoppala. Yarına dek tamir mümkün olmadığından Amca ile aynı odada kalacağım. Yine, peki. Amca yatağında uyurken ben yer yatağında. O da mesele değil de üç sorun var: Biri, Amca’nın pek de estetik olmayan ayak parmaklarıyla benim aramda yeterli mesafe olmaması. İkincisi, Amca’nın ot çekmesi ve Fatih’te doğup Rami’de büyümüş birine sürekli olarak, ‘Sen de ister misin?’ demesi. Üçüncüsü, pansiyonun kıdemli delisi olduğunu fark ettiğim bir adamın saat başı kapımızı açıp ‘Çay içer misiniz?’ deyişi. La havle…

İngiltere’ye gelişimin sekizinci saatinde, kararımı verdim: Sabah, kimse uyanmadan kaçacağım ve o adresi bulacağım. İyi de şekerim nasıl yapacaksın bu işi? Kaçmak için de dil gerekiyor. Simple tense yeter mi? Denemek gerek. Ayakkabılarım yanımda, üzerimdekilerle, gömlek cebime sokuşturduğum para, gözümü kırpmadan günün ışımasını bekledim. Amca’nın horultusu, past perfect tonundaydı! Ne demek bu demeyin, anlatması güç!

Sabah, hiç kimse uyanmadan ayakkabılarımı elime alıp merdivenlerden indim. O binaya bina muamelesi yapmak için sanırım, bir de merdiven inşa etmişler! Kapıya çıktım. Bilen bilir, bu tip kasabalar çok ıssızdır. Bina önündeki kaldırımda sağa sola bakıyorum. Nereye ve nasıl gideceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Soracak insan da yok. Tabii birileri uyanıp ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sorsa, verecek yanıtım yok. ‘No’ diyerek koşmayı planlıyorum! O durumda öyle ikinci bir cümleyle filan uğraşılmaz.
Yaşamımda pek nadir böylesi bir çaresizlik hissi yaşadım. Hangi yöne yürüyeceğimi bile bilmiyorum.

BENİMKİNDEN DE KIRIK DÖKÜK CÜMLELER

O esnada epey uzaktan bir kamyonetin yaklaştığını gördüm. Benim dışımda hareket eden, yalnızca o kamyonetti. Ve hayatımda ilk kez yola çıkıp ellerimi kaldırdım, durdurmak için. Düşünün, o halde olduğunuz yetmiyor bir de yol kesiyorsunuz. İngiltere’de! Kamyonet yaklaştıkça kasasının üzerinde hamburger vs. fotoğrafları olduğunu fark ettim. Araç önümde durdu. Sürücü aşağıya indi. Orta boylu, bıyıklı, esmer bir erkek. İngilizce, ne istediğimi sordu. Telaşla elimdeki kâğıdı gösterip telaşla, ‘Bu adrese nasıl gidebilirim?’ vs. diyorum. Hangi ‘tense’ i kullandığımı da bilmiyorum haliyle. Bana bir şeyler söylemeye çalışıyor ve benimkinden de kırık dökük cümlelerle.

Üç beş saniye sonra yüzüme baktı ve ‘Nerelisin?’ diye sordu. İngiliz dilinde en hızlı sarf edebildiğim şeyi söyledim: ‘From Turkey.’ Bıyıklı adam, yüzünde koca bir gülümsemeyle kollarını açtı ve: “Hemşerim şöyle desene, vallahi tahmin ettim, ben de Keçiörenliyim” deyiverdi. Oralarda hiç Türk yokmuş, lokantalara donmuş köfte dağıtıyormuş, Keçiörenli.

Nasıl anlatabilirim ki bu duyguyu size. Büyük çaresizlik içinde, hâlâ hatırlatıldıkça aynı hayret duygusunu yaşamama neden olan mucizevi bir tesadüf. Adamcağızla sarıldık, ‘Abi kurtar beni buradan’ dedim ve gün boyu diğer kasabalara uğrayıp köfte dağıtarak akşamı ettik. Keçiörenli, Londra merkezde bir taksi durağına bıraktı beni. İşte maceralı bir yirmi dört saatin sonunda, uzun zaman geçireceğim şehir merkezine böylece varmış oldum. Keçiörenli sayesinde.

Sonra, neden Ankara’yı seviyorsun? Hadi sevmeyin bakalım…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI