Portakalı sıktıkça 'evet' artıyor mu?

Çarşamba, 15 Mart, 2017
Tüm bir sistemi alt üst edecek bir anayasa değişikliğinin yüzde 51-52-53 gibi oylarla kabul edilmesi açık bir meşruiyet sorunudur. Ama kızgın protestolarla tozun dumana katıldığı ve bu gerilimin sürdürüldüğü koşullarda, zayıf da olsa bir Evet sonucu zafer gibi gösterilebilecektir.

Geri sayımına başlanan başkanlık referandumu öncesi, tasarının ocak ayında Meclis’ten geçmesinden beri gözlenen şu pozisyonlar sürüyor: ‘Hayır’ daha atak, moralli ve zengin içerikli, buna karşın ‘Evet’ daha isteksiz, sönük ve argümansız… Referanduma tam bir ay kalmışken, tüm kamu olanakları, medya araçları ve hatta yargı ve güvenlik önlemleri elinin altında olan Evetçi iktidar cephesinin o çok beklenen ‘şapkadaki tavşan’ı çıkartmamış olduğu görülüyor. Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, AKP İzmir milletvekili Hüseyin Kocabıyık gibi isimlerin açıktan dile getirdiği gibi, kimileri, Avrupa ülkeleriyle yaşanan diplomatik krizin, Evet oyları için bir kaldıraç işlevi gördüğünü/göreceğini söylese de buna ilişkin henüz bir saha çalışması yok. Psikolojik bir faktör olarak bu krizin evet oylarına olumlu yansıyacağını söylemek için de sanıldığı kadar güçlü nedenler yok. Almanya, Hollanda gibi Avrupa ülkeleriyle yaşanan gerilimlerin, Yunanistan, Rusya gibi daha ‘tarihsel hasımlar’ ile yaşanmış gerilimlerin yarattığı düzeyde bir milliyetçi hamaset yaratmasını ve bunun da ‘başkanlık onayı’na dönüşmesini beklemek doğru değil. Buna dönmek üzere, ‘referandum öncesi hava’ konusunda yapılan yaygın bir değerlendirmeye bakmakta yarar var.

NE 7 HAZİRAN, NE 1 KASIM

Referandum öncesi ortamı, Türkiye’nin yakın tarihindeki ‘ardışık’ iki seçimin, sonuçları itibariyle birbirinden çok farklı olan 2015’teki 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin öncesindeki havayı modelleştirerek tarif etme eğilimi çok yaygın.

7 Haziran öncesinde AKP’nin ve esasen de Erdoğan’ın statükosunun sarsıldığı, ‘400 vekil’ talebinin ve sert saldırgan söylemin de olumsuz etkisiyle, muhalefetin 12 yıl sonra ilk kez iktidarı moral olarak gerilettiği bir ortam olduğu, bunun sonuçlara da yansıdığı ve referandum öncesi havanın da bu olduğu söyleniyor.

Bununla birlikte, iktidarın 7 Haziran’dan sonra, bir yandan koalisyon oluşumunu engelleyerek, bir yandan da ülkede hızla tırmanan güvenlik sorunu ve şiddet sarmalını lehine dönüştürerek, 1 Kasım öncesi bambaşka bir hava yarattığı ve bunun sonucunda belki kendisinin bile hayal etmediği bir başarı elde ettiği hatırlarda. Bu durum, “7 Haziran tecrübesine sahip” iktidarın, bu kez daha sandık kurulmadan bir tür “1 Kasım sürümüne” geçeceği yorumlarına yol açıyor. Şapkadan çıkacak bir tavşan bekleniyor.

Oysa ‘16 Nisan öncesi’ –zaman zaman bu iki simgesel seçime ilişkin çağrışımlar üretmekle birlikte– kendi özgün atmosferinde ilerliyor. Ne biri ne diğeri; tabii olarak en çok kendisine benziyor.

Peki an itibariyle nedir bu ’16 Nisan öncesi’ ortam?

‘EVETÇİLER’İN SÖNÜK VE BASİRETSİZ HALLERİ

Elbette en dikkat çekici olan, başkanlık önerisinin sahibi AKP’deki isteksiz, sönük, hatta neredeyse ‘parçalanmış’ görüntü. Evet çalışmasına ikna edici argümanlar bulunamadığı gibi, kampanyanın tümüne sirayet eden ‘basiretsizlik’ de gözden kaçmıyor. Erdoğancı sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu Sivil Dayanışma Platformu’nun, şu aralar tüm büyük kentlerin billboardlarını işgal eden afişi bunun bir örneği olsa gerek. Başkanlık önerisinin en kırılgan noktalarından biri olan “Tek Adam” çekincesini kaşımak istercesine, dev bir ‘TEK’ yazısıyla aynı boydaki bir Erdoğan büstünün yan yana göründüğü bu afiş, getirilmek istenen rejimi anlatmak konusundaki başarısı nedeniyle esas amacından epey uzaklaşmış görünüyor!

tek-millet-afis

ULUSALCILAR VE ESKİ ASKERLER

İktidar çevrelerinin belli ki en güvendiği söylem olan ama daha en baştan hemen her duyanın yüzünün buruşmasına neden olan, “Hayırcılar terörist, FETÖ’cü, darbeci vs…” ithamları da hem saldırgan içeriğiyle olumsuz bir etki yaratıyor, hem de bizzat sahada ‘Hayır’ için çalışan bazı kesimlerin varlığı nedeniyle geçersizleşiyor. Güneydoğu’daki operasyonlarda görev almış, Balyoz ve Ergenekon davalarından yıllarca hapis yatmış, PKK ve Cemaat ile bağlantılı olması mümkün olmayan bazı eski askerlerin ‘Hayırlı Konvoy’u örneğin… Bu konvoyun verdiği rahatsızlığı, ‘iktidar adına tehdit ehliyeti’ne sahip bazı medya isimlerinin, “darbeci”, “hain”, “şerefsiz” gibi hakaretler eşliğinde ve 16 Nisan’dan sonra tutuklanma imalarıyla döşediği yazılardan anlamak mümkün. Bu gerilim, 15 Temmuz’dan sonra oluştuğu varsayılan zımni ‘ulusalcı ortaklığı’nın da sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. 15 Temmuz ana davasını açan ‘Anayasal Büro’ Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen’in dün, tam da bu davalar istim üstündeyken görevden alınmasına da bu açıdan dikkatle bakılmalı.

MHP’Lİ MUHALİFLER ‘SAĞ MİHVER’İ DAĞITIYOR

Evetçiler’de rahatsızlık yaratan bir başka kesim de “MHP’li muhalifler” elbette. Şu konuda mutabakat mümkündür sanırım: MHP Genel Merkezi ve Bahçeli’nin ‘resmi referandum tavrı’ ne olursa olsun, bazı MHP’liler evet, bazıları hayır oyu verecekti… MHP, 2010 referandumu, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi, 1 Kasım genel seçimi gibi kritik anlarda tekrar tekrar ortaya çıktığı haliyle sıra dışı bir taban tavrı gösteriyor. Bu partinin seçmeni benzerine az rastlanır şekilde bölünmüş durumda. Burada MHP’lilerin ne kadarının genel merkezi dinleyip dinlemeyeceğinden daha önemli nokta, MHP’li muhaliflerin dinamik faaliyetlerinin, Erdoğan etrafında oluşturulan ve Bahçeli’nin de görülmemiş bir enerjiyle desteklediği ‘sağ mihver’ algısını parçalaması. CHP ve HDP’den müteşekkil bir Hayır cephesinin iktidara sağlayacağı düşünülen ‘konfor’, özellikle Meral Akşener’in saha faaliyetiyle ‘efkara’ dönüşüyor.

‘PELİKAN’IN DİŞLERİ

İktidar çevresinde ‘Pelikancı tayfa’ olarak bilinen kesimin İslamcılar ve AKP koalisyonundaki bazı öteki aktör ve gruplarla giriştikleri kimi zaman açık kimi zaman örtük ama daima hırçın kavga da Evet cephesinde zaafa yol açıyor. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğlu, Efkan Ala gibi isimleri herhangi bir ‘Evet’ faaliyetinin içinde gören var mı? Sanki birileri kendisine referandumu sormasın diye buhar olmuş durumdalar. Belki ‘Hayır’ demeye cesaretleri yok, ama bu buharlaşma ‘Evet’ sevdalısı olmadıklarını göstermiyor mu? 2002’de kurulan ilk AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı olan Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Birgün gazetesine verdiği röportajda, “Abdullah Gül ve Bülent Arınç, cumhurbaşkanlığı sitemine karşılar. Ama kendilerine ya da yakınlarına zarar gelmesin diye susuyorlar” dediğini de not düşelim.

‘HAYIR’ BİR HAYSİYET VE ERDEM POZİSYONUNA DÖNÜŞÜRKEN…

Bütün bu tablo karşısında, maruz kaldıkları çok ağır suçlamalara, açık tehdit ve saldırılara, son derece sınırlı olanaklara rağmen ana hatlarıyla ve tüm bileşenleriyle çok daha makul ve sağlıklı bir kampanya yürüten Hayır cephesi, giderek partilerüstü, sivil bir inisiyatife dönüşmüş durumda. Sosyalistlerin, Kürt hareketinin, Atatürkçülerin, sosyal demokratların, liberallerin, milliyetçilerin, merkez sağcıların, bazı İslamcıların oluşturduğu bu eşgüdümsüz ama son noktada yönelimi itibariyle ‘bileşik’ itiraz oluşturduğu ‘Türkiye tablosu’ ile de etkili oluyor. Bunca zorluğa rağmen ‘Hayır’ demek, giderek siyasal bir itiraz ya da hoşnutsuzluk olmaktan çıkıp, bir erdemli duruşa dönüşüyor.

ASIL HEDEF, ‘ZAYIF BİR EVET’İN ZAFER GİBİ GÖRÜNMESİ Mİ?

İktidarın bütün bunların farkında olmadığı düşünülemez. Şu son ‘Hollanda kavgaları’ bir milliyetçi alerjiyle harareti artırmak için de kullanılıyor olabilir. Ama sandığa bu kadar yaklaşmışken çıkan ve ülke için olumsuz sonuçlar yaratacağı açık olan bir krizin, onu üretenlere katkı sunacağını savunmak erkenci bir değerlendirme olabilir.

Ancak bu hamasi ortamın, Evet’in olası bir kıl payı galibiyetiyle ortaya çıkacak ‘meşruluk’ tartışmasının üstünü örtmek için kullanılabileceği de göz önünde bulundurulmalı. Tüm bir sistemi alt üst edecek bir anayasa değişikliğinin yüzde 51-52-53 gibi oylarla kabul edilmesi açık bir meşruiyet sorunudur. Ama kızgın protestolarla tozun dumana katıldığı ve bu gerilimin sürdürüldüğü koşullarda, zayıf da olsa bir Evet sonucu zafer gibi gösterilebilecektir.

Hayır’ın kazanacağına dair beklenti ve tahminlerin motivasyon artırıcı etkisi inkar edilemez. Ancak bunun olası bir ‘matematik yenilgi’ karşısında hayal kırıklığına dönüşmesi ve “bunca sınırlı bir destekle rejim değişmez” haklı itirazını zayıflatması ihtimaline de dikkat etmeli. Zira belli ki, 16 Nisan sonucu ne olursa olsun, Türkiye derin iç ve dış krizlerin çalkantısında yolunu aramaya devam edecek.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI