Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Uğur Tanyeli: Rant ekonomisiyle yatay mimari olmaz

Pazartesi, 13 Mart, 2017
Mimarlık tarihçisi Uğur Tanyeli ile konuştuk. Tanyeli, rant ekonomisi altında yatay mimari tartışmalarının anlamsız olduğunu, düzgün restorasyon yapacak birikimden yoksun olduğumuzu ve binaların artık konuşturulmaya çalışıldığını anlattı.

SALT Galata’da 26 Ocak – 12 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen 300 Sayı / 27 Yıl / 1 Dergi / Arredamento sergisi vesilesiyle mimarlık tarihçisi Uğur Tanyeli’yle buluştuk. Röportajımızın bu bölümünde güncel mimari tartışmalara eğildik. Yatay mimari tartışmalarından Turgut Cansever’in muhafazakar siyasetle ilişkisine, kentsel dönüşümden mimari üzerinden verilen ideolojik kavgalara kadar birçok soru konuyu açtık.

Güncel politika alanında mimarlık tartışmaları bir türlü bitmiyor. Sizinle de bu vesileyle konuşmak istiyorum. Turgut Cansever üzerine çalışmalarınız var. AKP hükümetinden ve hükümeti destekleyen yayınlardan da Cansever’e çok atıf yapılır. Sizce Cansever’le AKP’nin mimarlık ve inşaat politikaları arasında bir ilişki var mı?

AKP hükümetinin mimari politikalarıyla Turgut Cansever arasında hiçbir ilişki olmadığını söyleyebilirim. Muhafazakar camiada Cansever giderek evliyaya dönüştürüldü. AKP hükümetinin destekçisi ve kuramcısıymış gibi gösterildi, ancak bunun doğru bir tarafının olmadığını belirtebilirim. Cansever’le uzun görüşmeler yapıp hakkında epeyce yazı yazmış biri olarak, görüşlerinin bugünkü Türkiye’nin mimari politikalarıyla örtüştüğü söyleyemem. Mimarideki rant gerçekliğini sömürmeyi olumlu bulmayan birisiydi. Tam tersine “Cansever’in temel özelliği rant gerçeğini uğurtanyeli736dikkate almayarak düşünmekti” demiş olsam yanlış bir şey söylemiş olmam.

Mimarlıkta yapılan yatırımların neredeyse tamamı konutun tek yatırım enstrümanı haline geldiği bir ekonomiye işaret ediyor. Burada artık mimarlıktan konuşulur bir durumda olmadığını söyleyebilirim. Konut Türkiye’de ne anlama geliyor derseniz, ki Çin’den sonra galiba en büyük konut üreticisiyiz şu anda. Türkiye’de konut bağlamında en az konuşulan şeylerden biri mimarlıktır. Türkiye’de insanlar paralarının değerini koruyabilmek için konut alırlar. Konut alımı yatırımı garantiye almanın en iyi yoludur. Bankadaki para kurlarla hırpalanabilir ama konutta zarar edilmez. Türkiye de mimarlık tartışmasının reel düzlemdeki anlamı bu.

Cansever’in bu konuyla uzaktan yakından alakası yoktu. Cansever başka bir şey anlatıyordu. Onun dertlerinin bazı ideolojik gerekçeleri bağlamında bugünkü AKP hükümetleriyle benzer olması Cansever’i bugünkü ekonomik sorunların sorumlusu yapmaz, AKP hükümetinin de yandaşı yapmaz bana göre. Bambaşka bir düşüncesi vardı onun.

MUHAFAZAKARLAR TURGUT CANSEVER’E İŞ VERMEDİ

Bunu somut olarak nasıl gösterebilirsiniz peki?

uyuyuy

Turgut Cansever

Bunu anlamak için yapılacak en iyi şey şudur: Turgut Cansever’in yaptığı binalar hep muhafazakar veya İslamcı olmayanlara yaptığı binalardır. Hiçbir şekilde hiçbir AKP’li belediye ya da merkezi yönetim Cansever’e bina yaptırmadı, itinayla yaptırmadı. Bu bence yeteri kadar açıklar bu durumu. Zaten bir adı, bir kişiliği evliyalaştırıyorsanız, her durumda onun adını vermek suretiyle konuşmaya başlıyorsanız, gerçekte fikirlerden konuşmuyorsunuz, fetişlerden bahsediyorsunuzdur. Bugün geldiğimiz noktada Cansever bir tür fetiş oldu. Kendisi yaşasaydı “beni putlaştırdınız”, diyecekti. Gerçekten de muhafazakar kesim tarafından putlaştırıldı.

Görüşleri tartışılmazlığa itildi. Bir görüşü tartışılmazlığa itiyorsanız o görüşü değersizleştirmiş oluyorsunuz demektir. Dolayısıyla şu anda fikirlerinin çoğunun altı oyuldu. Cansever’e yapılacak en büyük iyilik Cansever’i eleştirmektir. Bu herkese yapılacak en büyük iyiliktir. Birisi benim yazdığımı eleştirmiyorsa, sadece Uğur Tanyeli tanrısal doğruları söylüyor diyorsa bu benim övüneceğim bir şey değil. Bana haksızlık yapılıyor demektir. Cansever’e de haksızlık yapılıyor demektir. Mimar Sinan’a da aynı şekilde. Yani her tür özneyi ve ürününü eleştirel bir gözle ele alırız, almalıyız. Hiçbiri kutsallaştırılmaya uygun değildir. Kutsallaştırıyorsanız düşünceyi tatile gönderiyorsunuz demektir. Kutsallık inancın alanındadır.

Mimar Sinan’ı örnek alıyoruz söylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onlar için söyleyebileceğim şey gülünç olduklarıdır. Mimar Sinan gibi isimler örnek alınamaz. Eski çağlara ait şeyler diğer çağlara kolay taşınamazlar. Başka koşullarda, başka araçlarla, başka düşünsel araçlarla yapılmış bir şeyi bambaşka koşulların geçerli olduğu bir dünyaya taşıyıp ben beş yüzyıl önce kaldığım yerden devam ediyorum deme imkanımız yok. Sandığımız gibi beş yüz yıl sonra biz yeniden fark ettik kendimizi deyip de aradaki boşluğu hiçe sayarak kendimizi 16’ıncı yüzyıla eklemlendiremeyiz. Nasıl ki bugün Kanuni Sultan Süleyman’ın arkasından İkinci Selim’i iktidara getiremiyorsak, Mimar Sinan’ın arkasından da ona eklemlenecek birini getiremeyiz. Türkiye bunu görmemekte sürekli direniyor. Bu tavır AKP’yle başlamış bir şey de değil. Türkiye bu tür Mimar Sinan’a eklemleneceğiz laflarını sürekli söyler.

1890’lardan beri bu tartışmalar var. Sorun şu, 1890’lardan 21’inci yüzyıla kadarki aralıkta yaklaşık 120 yıldır aynı şeyi hala tartışıyorsak vaktimizi heba etmişiz demektir. Bunlar çok kısa tartışmalar olarak kalır ve biterse anlamlıdır. Türkiye ölmüş konuları sürekli gündeme getiriyor. Bunların ölmüş olduğunu, gülünç olduğunu söyleyelim. Ama neden hala bunları yapmaya ihtiyaç duyan insanlar bulunduğunu toplum bilimsel açıdan anlamayı deneyebiliriz. Hepsinin gerekçeleri var. Ama öte taraftan bir şeyi 120 yıl tartışıyorsanız bu, vaktinizin 110 yılını gereksiz yere harcamışsınız anlamına gelir.

‘FİKİRLERİMİ SAVUNMAYAN İNSANLAR BANA İŞ YAPTIRIYORLAR’

Turgut Cansever’in müşterileri konusunu tekrar açalım. Son dönemine kadar hangi işleri yapmıştı? Müşterileri kimdi? Muhafazakarlar hiç mi iş vermedi?

“Benim fikirlerimi savunmayan insanlar bana iş yaptırıyorlar, benim fikirlerimi savunduğunu iddia edenler ise bana iş yaptırmıyorlar,” dediğine tanığım. Sadece ben tanık değilim, bunu çok sık söylerdi gayet yaygın şekilde. Ahmet Ertegün’e ev yapmıştı Bodrum’da. Amerikan Denizaltı Arkeolojisi Enstitüsü’ne iş yapmıştı, Amerikan kökenli bir enstitüdür Bodrum’da. Farkındaysanız bunların hiçbiri muhafazakar kuruluşlar değiller. Cansever ‘in kıymetini kimler bildi diyorsanız, fikirlerini siyasal düzlemde paylaşmayanlar bildi. İş yapmak için son dönemine kadar uğraştı ve muhafazakar kişi ve kuruluşlar tarafından ona iş verildiğini hatırlamıyorum.

Mimarlık geleneği hakkında sorunlu tartışmalar yapıyoruz, ancak bir yandan da ulusal mimarlık bağlamında tarihsel kökenleri de tartışmak gerekmiyor mu? Genele bakarsak bu tarz tartışmaları gerçekleştirmenin bir anlamı yok mu?

Toplumsal bir olguyu, bir tartışmayı ciddiye almak zorundasınız. Birileri Türkiye’de biz gelenekten koptuk diye endişe ediyorlarsa ki besbelli ediyorlar, onları önemsemek gerekir. Mimarlığımızda geleneğe yeniden eklenmeliyiz, diyenlerin belli ki ciddiye alınabilir bir kaygıları var. Ama toplum bilimsel açıdan bunu anlayabiliyor olmanız bunun düşünsel bir marifet oluşturduğu anlamına gelmez. Bu çok aşınmış bir düşünceyi Türkiye’de bir türlü çeşitli gerekçelerle terk edemediğimiz anlamına gelir. Bunu anlayabiliriz, buna saygı da duyabiliriz. Bunu engellemenizin yolu da yok. Ama öte taraftan bu konuların çoktan bitmiş olduğunu da görmek durumunda kalırsınız.

“Öyle bir mimarlık yapılsın ki o tam İtalyan mimarlığı olsun,” diyen bir güncel İtalyan mimarı ben duymadım. Bu laf 30’lardan sonra söylenen bir laf değil. Hangi Alman bugün kalkar da “Alman mimarlığı yapalım, Alman mimarlığıyla olan son bağlarımız da koptu”, der. Bu 1930’larda söylenen bir laftı. Ama bugün artık söylenmiyor, bitti. Türkiye’deki acıklı durum ise bunun bitmeyişi. Türkiye bu kimlik endişesini, tarihten koptuk endişesini bitirmiyorsa bunu sürekli tartışacaktır. Bunun bitmesi mi gerekir derseniz, evet bitmelidir. Tarihten kopma diye bir şey yok, tarihten kopamazsınız. Tarihsellik musluk değil ki istediğiniz oranda akıtasınız. Siz istediğiniz kadar tarihten kopalım deyin, tarihsel olmaya devam ederiz. Bizi var eden her şey bizden önce var olmuş her şeydir.

Konuştuğumuz dil tarihsel, inandığımız her şey tarihsel, pabucumuzu bağlayışımız bile tarihsel nitelikte. Sanmayın ki İngilizler gibi bağlıyoruz. Avrupa pantolonu giydiğimizi de iddia etsek de onlar gibi giyinmiyoruz. Dolayısıyla tarihten kopuş diye bir kavram sadece ideolojik bir endişeye işaret eder. Gerçekliğe işaret etmez. Tarihten kopulmaz. Onlar geleneğini sürdürdü ama biz sürdüremedik diye bir şey olmaz. Japonlar ne kadar kopuyorsa, İtalyanlar ne kadar kopuyorsa biz de o kadar kopuyoruzdur yada kopmuyoruzdur. Sandığımız gibi Japonların yaptığı binalar Japon mimarisi görüntülü değil.

YATAY MİMARİYİ TARTIŞMAK ABESLE İŞTİGAL

Yakın zamanda yatay/dikey mimari tartışması oldu. Ara sıra mimarlık alanında bu tarz tartışmalar gerçekleşiyor. Bu tartışmalar hakkında neler söylersiniz?

Demirel’in deyimiyle abesle iştigaldir derim. Yatay mı, dikey mi mimarlık yapacağımızı belirleyen şey kişisel keyfimiz değil, ülkedeki ekonomik koşullar. Şayet arazide bu kadar yüksek spekülatif basınç varsa, bu kadar yüksek rant üretme çabası varsa yatay mimarlık yapamazsınız. İnsanlar neden iki katlı evlerde oturmuyor? Oturmak istemediklerinden değil. Kimse 25’inci katta oturmak istiyorum demiyor. Ülke şartları yüksek katlarda oturmasını gerektiriyor. Şayet İstanbul’u 2 katlı olarak bugünkü nüfus basıncıyla inşa edecek olursak. Meriç’ten Sakarya’ya kadar İstanbul olur. Hem nüfus tırmanacak hem de 2 katlı binalar olacak! Bu beklenti İstanbul’un özel koşullarında hiç olmaz.

İstanbul iki yarım ada ucunda konumlanıyor. Böyle olunca İstanbul’un yükseleceğini söylemek, yataylaşamayacağını söylemek kehanet falan değil. Ne zaman yataylaşır? Spekülatif basınç durur, İstanbul artık nüfus almaz, Türkiye’nin yerleşim coğrafyası biraz daha homojenleşir, o zaman. Ama bu, öngörülebilir bir gelecekte vuku bulacağını söyleyebileceğim bir şey değil. Bir gün mutlaka olacaktır. İstanbul’un ebediyen büyüyeceğini, yükseleceğini söylemiyoruz zaten. Böyle bir yer yok. Nüfus basıncı azalırsa, ekonomik büyüme durursa talep azalacaktır. İstanbul iki katlı olduğu zaman İstanbul ekonomik açıdan yatırım almıyor demektir. Yatırım almıyorsa İstanbul ekonomik rolünü bugünkü gibi oynamıyordur. Bütün Türkiye İstanbul kadar ekonomik değer üretmiyor. İstanbul tek başına bir Türkiye, bir de geri kalan Türkiye var.

Bu ne demek? Ekonomik açıdan büyüyor demek. Bu, binaların yükselmesi demek. Modern dünyada yayılmayla olmasına imkan yok. Yayılma sanılanın aksine çok masraflı şey. Ama Amerika’da tek katlı binalarla büyüyen şehirler de var. Ancak iki katlı şehirler demek yayılma demektir. Arsa arzının ABD’de olduğu gibi olağanüstü büyük olması demektir. O zaman otoyollardan oluşan bir ağ kurarsanız. Her yer Los Angeles’laşır. O da başka problemler çıkarır. İki katlı binalar olunca Safranbolu olmaz, Kula, Göynük olmaz. Ama İstanbul zaten Los Angeles olamaz. Los Angeles olmak demek, örneğin her evde iki otomobil olsun demek, her tarafın otoyol ağı olması demek. Türkiye’deki gelir düzeyiyle Los Angeles yapılamaz. Minibüs kullanıyorsanız, taşımacılıkta hala dolmuş egemense orada kent yükselir. Hepsi birbirleriyle bağlantı.

Peki o zaman iktidar tarafından neden bu tartışmalar açılıyor sizce?

Cevabını bana soruyorsanız bilemem diyeceğim. Herhalde bundan siyasal bir beklentileri var. Bu bir niyet olarak kitlelere iyi geliyor. Hayali bu doğrultuda olan insanlara “gelecekte iki katlı eviniz olacak” demek tatmin edicidir belli ki. Bunun olmayacağı besbelli ama siyasal bir vaat olarak çekici geliyorsa söylenir.

Bir röportajınızda “Türkiye’deki kamusal binalar çok konuşkan olmaya başladı,” demişsiniz. Bu tam olarak ne demek? Cumhuriyet’ten bu yana hep böyle değil miydi? Nasıl örnekler verirsiniz?

Türkiye’deki kamusal binalar kimi zaman birer ideolojik ilan tahtası olurlar. Zaman zaman başka ülkelerde de olan şeydir bu. 1900’lerin başında İttihat Terakki’yle başlayan süreçte Erken Cumhuriyet’in bir kesiminde binalar Türk milliyetçiliğinin ilan tahtası gibiydiler. Kemerler, kubbeler vs. Bu bizim milli mimarimizdir biçiminde ifade edilen kamusal mimarlık üretilmeye başlandı o dönemde. Hiç tereddütsüz bu bir konuşkanlıktır.

Son dönemde ne değişti?

Son dönemde de konuşkanlaştırılmaya başlandı. Adliye binalarını kemerli yapmak gibi, kendi milli yerli mimarlığımızı yapalım şeklindeki iddialar… Bunlar mimarlığı konuşkanlaştırmak demek. Çünkü mimarlığı gördüğünüz zaman ondan millilik ve yerlilik okuyacağınız düşünme halidir. Bunu bekliyorsanız binalar konuşsunuz istiyorsunuz demektir. Siz konuşsun istiyorsanız binalar konuşur tabii. Ama binalar gerçekte susarlar. Sadece binalar üzerine konuşanlar konuşur. Bu dünyada dediğim gibi ilk kez icat edilen şey değil. 19’uncu yüzyıldan beri bu konuşkanlık hali dünyanın çeşitli yerlerinde görüldü. Artık dünyanın en azından gelişmiş ülkelerinde binalar konuşmuyor. Japon binaları susuyorlar, İngiliz, Amerikan binaları susuyorlar. Ama Türkiye’de hala konuşsun istiyoruz.

Konuşkan bina olarak hangi örnekleri verebilirsiniz?

Her siyasal görüşten örnek verilir. Eskişehir’de Batılılaşmacı diyebileceğimiz bir konuşkanlık var. Paris gibi köprüler yapılıyor. Paris gibi bir kentimiz olsun istiyorsunuzdur. Köprüler Paris gibi

Estergon Kültür Merkezi, Ankara

Estergon Kültür Merkezi, Ankara

Avrupa koksun istiyorsunuz. Ankara’da Keçiören Belediyesi Estergon Kalesi adıyla bir kültür merkezi yaptırmıştı. Osmanlı’nın şanlı geçmişine dair yapıt yaptırmak istiyorlardı. Ankara ile Estergon’un ne alakası var. Estergon Tuna Boyu’nda, Budapeşte’ye yakın bir yer. Ayrıca böyle bir kalesi de yok. Oradaki mesela MHP’li bir belediyeydi. Eskişehir CHP’li. AKP İslami gelenekle doğrudan bağlantılı olduğuna inandığı Osmanlı’ya benzer konuşkanlık istiyor.

Ama binalar konuşmaz, vantriloglar gibi insanlar konuşur binalar yerine. Binaları konuşturmaya çalışma çabasının başarıldığını ben görmedim. Bunun başarılı sonuçları olmuyor. Türkiye’de epey örneği yapılmış. Bunlarla vakit geçirmek zaman kaybıdır. Dünyada mimarlığa ilişkin o kadar ciddi sorunlar var ki. Fiziksel çevrenin çok sorunu var. Boşa emek harcamak bunlar.

Eskişehir’deki, Odunpazarı’ndaki dönüşüm hakkında ne düşünüyorsunuz?

O da aynı şey. Sahte Eskişehir evleri yaptılar. Onların “Eskişehirce” konuşmasını istiyorlar. Orası Eskişehir zaten. Emin olsunlar ki orası ne Şanlıurfa olacak, ne Manhattan olacak. Türkiye’deki bu endişeleri anlamak bana çok zor geliyor. Olmayan bir şeyi olacak diye korkma halini ben anlamıyorum. Her yer asla birbirine benzemiyor. Biraz dikkatli bakarsanız her yer farklı. Şanlıurfa halen Şanlıurfa. Biraz dolaşırsanız tek bir Urfa kimliği de olmadığını görürsünüz. Mardin’in tek bir Mardin kimliği mi var? Ben Mardin’de üç farklı mimarlık, üç farklı Mardin anlatırım. Mardin kentinden bahsediyorum. Mardin Mardin’den çok her yere benzedi, artık kimliklerini kaybetti endişesini anlamlı bulmam. Mardin hala Mardin.

Bu tartışmalar siyasal asabiyetin düştüğü her yerde ortadan kalkarlar. Siyasal asabiyet bu kadar yüksekse, binalarla kavga verilir, dille kavga verilir, televizyon ile de kavga verilir. Bütün kültür araçlarıyla kavga verilir. Siyasal asabiyet düşüp ülke normalleşince bunlar biter. Başka bir şey tartışılır. Bir tiyatro eserinin Türk tiyatro eseri olup olmadığını tartışmazsınız. Gerçek bir tiyatro yapıtı mı, onu tartışırsınız. Acaba bu mimarlık Türk mimarlığı mı oldu diye tartışmazsınız. Gerçekten anlamlı mimari sözü olan bir şey ortaya koyup koymadığını tartışırsınız. Türkiye buna ara verdi. Mimarlığı, edebiyatı, sanatı tartışmıyor. Ne diyelim, boşa harcanmış vakitler, ama ne yazık ki toplumsallık böyle bir şey. Sizin onu boşa harcanmış olarak düşünmeniz onun yapılmamasını sağlamaz. Ona yönelik ihtiyaç, asabiyetler çok yoğun olarak her taraftan fışkırıyor.

Son dönemde başarılı bulduğunuz yapılar var mı?

09.jpg.jpg

Sancaklar Camii, Emre Arolat

Türkiye’de son yıllarda çok iyi yapılar yapıldı. Emre Arolat’ın Sancaklar Camisi’ni çok önemsediğimi söyleyebilirim. Başarılı bir örnek. Han Tümertekin’in yaptığı pek çok yapının anlamlı güncel örnekler olabileceğini söyleyebilirim. İki tane büyükelçilik inşa ediyor. Birisi Strasbourg’da diğeri Moğolistan’da, önemli yapılar diyebilirim.

Yapılı çevre açısından genel olarak bakarsak?

Türkiye’de nitelikli konut yapıları var. Ama genel inşaat furyası içinde küçük bir bölümünün kayda değer olduğunu söyleyebilirim. Burada mimarların hakkını yememek lazım. Türkiye ciddi kaliteli mimarlık üreten bir yer. Bir zaman Türkiye’de bunun endişesini duyabilirdim, ama şu anda bu söz konusu değil.

Türkiye’nin belli bir bölgesi olarak bakarsak değerli bulduğunuz bir yer var mı?

Türkiye genelinde bölge diyemeyiz. Bir yerde yoğunlaşmazlar başarılı yapılar. Türkiye genelinde dağınık serpilirler. Maslak’a gidin bir sürü gökdelen var. Ama bazıları var ki çöp. Gökdelen olması bir şeyin iyi ya da kötü olmasını sağlamıyor ki. Yan yana bir tanesi çöp, diğeri gerçekten önemsenebilir bir yapı. Onun için belki de algılamakta zorlanıyoruz. Türkiye’de böyle bir inanç oluştu. Bütün yapılar kayda değer binalardan oluşsun deniliyor. Böyle bir Berlin yok, Manhattan yok, Türkiye yok. İki tane dünya çapında önem taşıyan yapının yanında her yerde berbat sayısız bina vardır.

Ancak Avrupa şehirlerinde farklı bir yapılaşmayı görebiliyoruz?

Avrupa’daki şehirlerle karşılaştırmayın. Paris’e gittiğinizde 1860’tan 1900’lara kadarki aralıkta dolaşırsınız. Paris’in dışına çıkmazsınız. Boulevard peripherique denilen çevre yolunun dışına çıkmayız. Hepsi hemen hemen aynı aralıkta yapılmıştır. Paris’te iyi güncel yapı ararsanız İstanbul’daki kadar az bulursunuz.

Peki Paris’e gittiğimizde niçin güzel görünüyor da Eminönü bu kadar kötü?

Paris’tekiler daha bakımlı. Eminönü’ndeki hanlar bölgesinde dolaşırsanız Paris’tekinden daha kötü bir mimari görmezsiniz, sadece daha bakımsızdır. İnsanlar hoyratça davranıyorlar. Herkes iyi olmadığına emin olduğu için canına okumakta çekinmiyor. Paris’te yapamazsınız. Evimin pencerelerini değiştirdim, banyo penceresini büyüttüm deme ihtimaliniz buradakinden küçüktür. Dolayısıyla Türkiye’deki bütün semtler, Nişantaşı’ndan Zeytinburnu’na her yer gecekondulaşma eğilimi içinde yaşar. İçinde yaşadığı çevrenin kötülüğüne herkes emin olunca herkes onu daha da kötü yapmak için uğraşıyor. Müdahale ediyor, kendince “düzeltiyor”. İyi bir çevrede yaşamak istiyorsanız öncelikle iyi bir çevre sahibi olduğunuza inanmanız gerekiyor. Türkler buna asla inanmazlar.

Son dönemde restorasyon çalışmaları arttı. Kamu tarafından yapılan restorasyonlarda da çok fazla sansasyonla karşılaşıyoruz. Bunların sebepleri nedir? Sorun nereden kaynaklanıyor?

Çok etmen var bu konuda. Mimarlığın cevabının kolay olmadığı gibi korumanınkiler de basit değil. Temel birkaç nedenini söyleyebilirim. Türkiye’deki genel entelektüel ortama bakalım. Tarihsel olan her şeyi Türkler pırıl pırıl görmek istiyor. Türkler bir binayı restore etmeyi yepyeni hale getirmek olarak algılıyorlar. Tarihselliğin temel dinamiğine aykırı bu. Herkes pırıl pırıl tarihi bina istediği zaman tarihi binaların tahribine giden yolu açıyor. Sadece bu bile restorasyon bağlamında bir facia. Türkiye’nin elindeki restorasyon iş gücü, taşçısı, korumacısı gibi elemanların da kısıtlı sayıda olduğunu ve mevcut restorasyon yatırımı için yeterli kalifiyeli eleman olmadığını söylemeye çalışıyorum. O kalitede restorasyon müteahhidi de yok.

Bunları zorladığımız zaman herkes restorasyon yapabiliriz diyor. Bunlar da tahrip edici oluyor. Türkiye kendi kapasitesi konusunda gerçekçi kestirimler yapamıyor. Türkiye dünya siyaseti hakkında da doğru kestirimler yapamıyor,restorasyon bağlamında da öyle. Kendi yeri hakkında,kendi çapı hakkında insanın doğru kestirimler yapabiliyor olması gerekiyor.

Emek Sineması’nın olduğu Cercled’Orient binasının dönüşümü, Demirören binasının dönüşümü hakkında ne söylersiniz?

zorlu7

Zorlu Holding binaları

O başka bir mesele. Oradaki demin tartıştığımız spekülatif basınçla ilgili. Dört katlı küçük, tarihsel bir bina spekülatif basıncı karşılamaz. Böyle bir yerde rant kazancınız olmaz. Binayı yıkarsınız, sadece cepheyi eskisi gibi bırakır on metrelerce aşağıya bodrum kat inersiniz. Bu restorasyon problemi değil. Böyle bir spekülatif basınç varsa, sonuçta tarihsel yapınız kalmaz zaten. Elinizde kalanlar camiler ve medreseler olur. Onlara bile hak tanınmıyor. Geri kalanlar ise restorasyon adına spekülatif basınç nedeniyle hormonlanırlar.

BEN BİLE KENDİ DAİREMİ MÜTEAHHİDE VERDİM

Kentsel dönüşüm üzerinden Sulukule ve Balat gibi bölgelerdeki hareketlilikleri incelediniz daha önce. Ancak Kadıköy, Bağdat caddesi gibi orta sınıfların bölgeleri de artık kentsel dönüşüm içinde. Bunu nasıl okursunuz?

Sulukule başka bir durumdu. Oradakiler zorla atıldılar. Bağdat Caddesi’ndekileri kimse zorla atamaz. Orta sınıfları kimse zorla atamaz. Herkes onlardan oy alıyor. Oy aldıklarınızı bir yerden süremezsiniz. Romanları, Tarlabaşı’ndakileri sürebiliyorsunuz. Bağdat Caddesi’nde olup biten şey şu: Aynı arsaya daha fazla inşaat yapma hakkı tanıdığınız zaman, talep yüksekse, mevcut binalar yıkılıp yeniden yapılıyor. Dönüşüm mü? Evet dönüşüm. 10 yıllık bina kalmadı Bağdat Caddesi civarında. Orada oturanlar veriyor zaten evlerini. Bütün bunları anlatan benimde orada bir dairem vardı, daireyi müteahhide verdim ve daha büyük bir daire aldım. Bu da bir dönüşüm.

Spekülatif basınçla doğrudan ilgisi var bunun. Kimse eski dairem daha iyiydi demez. Bunun bin tane havucu da var. En çok söylenen havuç, senin evin depreme dayanıksızdı, eskiydi. Bunları öne sürünce, bırakın daha büyük daireyi bazı zamanlar mal sahipleri daha da ufak daireye razı olur. Daha yeni diye de sevinirler. Değeri arttı diye düşünürler. Temelde dediğim gibi ekonomik gerçekler var. Nasıl bir ekonomik yapılanma amaçlıyorsanız onun tanımladığı fiziksel çevrede yaşamak zorunda kalırsınız. Onunla ortaya koyduğunuz temel argümanların ya da yapısal kararların dışında sonuçlar bekleyemeyiz. Türkiye’deki durumsa, her seferinde aynı devaları önerip her seferinde farklı sonuçların ortaya çıkmasını beklemektir.

Bu mümkün değil. Aynı teşhisler ve aynı devalarla aynı sonuçları üretirsiniz. Türkiye’de hoş ve çocuksu bir bekleyiştir bu. Gelecek kuşaklar bununla eğlenecekler. Aynı yöntemlerle aynı sonuçlar elde edilir.

Bir de şunu söylemişsiniz, ilginç geldi bana. Muhalefet ederken hep aynı söylemleri sunuyoruz, kısır döngüye giriyoruz ve iktidarın tartışmamızı istediği şeyleri tartışıyoruz, demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız? 

Muhalefeti şöyle yapmak istiyoruz: Muhalefet edenler böyle dönüşümler olmasın, diyor. Koşulları ve durumu radikal bir biçimde temelinden tartışmıyorsanız,bunun deminki gibi “iki katlı evler yapalım” demekten bir farkı yok. Bu, ne pratik sonuç üretebilir, ne de o konuyu taze bir biçimde düşünmenize imkan verir. Türkiye’de çoğu zaman verimsiz şekilde tartışılmasının sebebi bu. Hep aynı argümanı sıralıyoruz demem o. Zorlu Holding o binayı oraya yapmasaydı! Hayır yapacaktı. Bu muhalefet değil. Siz arsayı satılığa çıkarıyorsunuz ve oranın arsa değeri çok esaslı bir miktar.

Türkiye’de görülmüş en yüksek arsa bedelini ödedi oraya Zorlu. Yerine iki katlı bahçeli ev yapmayacaktı, bunu baştan anlamamız gerekiyordu. O ödenen para spekülatif etkinlikle kazanç sağlamak için. “Niye o kuleler öyle kalın oldu” iddiaları gülünç olmaya mahkumdur.

O zaman nasıl tartışacağız?

Temel radikal kararlar üretmelisiniz. Spekülatif basıncı düşürmemiz gerekiyor argümanını ortaya koyarsınız. Düşürmek için ekonomik tedbirler üretmeniz gerekir. Başka yatırım enstrümanları önermeniz gerekir. İnsanlar yatırım yapacaksa, sermaye biriktirecekse, ki ülke büyümek zorunda, bunun yöntemlerini söylemek zorundasınız. Bu, işin makro boyutu. Yada doğrudan mimari tartışmalara girersiniz, mikro ölçeğe çekilirsiniz. Ama ikisinin arasında bir yerde, burası bu kadar olmasaydı, kuleler ince daha kısa olsaydı falan, bunlar tartışma değiller. Abesle iştigal dediğim bu.

Dünyada artık alternatif mimarlık üzerine çalışma yapan gruplar var. İngiltere’deki Assemble örneği, Türkiye’deki Herkes için Mimarlık örneği gibi alternatif örnekler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunlar adı üstünde alternatifler. Almanya’da, İngiltere’de her yerde ana damar dışındaki mimarlığı işaret eden örnekler var. Bunlar alternatifi gösterirler. Ama bunlar o biçimde yapmanın yolunu açmazlar. Mevcut yapma yolunun dışında yaşama, barınma imkanlarının var olduğunu ortaya koyarlar. Uyarıcı görevleri vardır bunların. Dünyayı dönüştüren devrimsel rolleri olmaz. Devrimsel rollerin çağı da kapandı zaten. Bunların genellikle sivil toplum görevleri vardır. Başka bir sistem kurmazlar. Sistemin dışında ya da sisteme şu ya da bu şekilde eklemlenen cepler oluştururlar. Şili’de de insanlar yoksullara olağan konutlar dışında alternatif siteler yapıyor, İngiltere’de de.

Ancak bütün İngiltere alternatif şekilde biçimlenmiyor. Bu bize taze düşünme imkanlarına işaret eder. Kapitalist sistem dışında kalan imkanları düşünemediğimiz zamanlarda yeni şeyler düşünme imkanı verirler. O zaman hiç mi düşünmeyeceğiz, hiç mi başka türlü bir dünya kurmayacağız sorusuna cevap ararlar. Almanya’da böyle sayısız grup var. Türkiye’de çok az miktarda. Avrupa’dan daha çok inşaat yaparız ama grup olarak alternatifler bakımından çok küçük bir miktarla temsil ediliriz. Ama Almanya’da sayısız grup var.

Bundan sonra Arredamento Mimarlık nasıl bir çizgi izleyecek?

Bundan sonraki çizgisi de büyük ölçüde bugüne kadarki gibi devam edecek. Arredamento’nun da bir önceki sorunuza verdiğim yanıttaki gibi, ana damar dışında bir cep oluşturmaya çalıştığını söyleyebilirim. İçerik olarak da öyledir. Ayrıca, her sayıda alternatif gruplara yer vermeye çalışırız. Olağan tartışma başlıkları dışındaki alternatif düşüncelere kapı açtığımızı da söyleyebilirim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI