Sürdürülebilir politik ortaklık sahici kadınlarla mümkün

Cumartesi, 11 Mart, 2017
Anlı şanlı salonlar değil mütevazı mekanlarda, soyut politik savrulmalar değil sahici paylaşımlar yaşanıyor. Şiddetle mücadele yöntemlerine dair fikirler üreten, şiddetten kendi çabasıyla kurtulup, kocasını dize getirmeyi başarmış kadınlar yani gerçek kahramanlar konuştuğunda anlamını yitiriyor, o ezber sloganlar.

Dünya Kadınlar Günü’nün ardından kadınların sorunlara yaklaşımına ilişkin gözlemler önemli.

“Kız kardeşlik ruhunu ve kadın bilincini içeren yeni yaklaşımlara gebe feminizm” demiştim son yazımda. Ve feminizm sokaklarda yapılır diyerek kendimce sokaktan ne anladığımı eklemiştim: “kendisini feminist olarak tanımlamayanlar hatta feminizme düşmanlık ölçüsünde karşı olan kadınlar bile dahil olmak üzere kadının sesinin duyulduğu her yeri kast ediyorum. Kadına, kadınlara ait her konuşma, her talep, her beklenti ve her gayret bence feminizme dahil. Son kertede kadınların güçlenmesine hizmet ettiğinden…”

Doğal olarak bu bakış açısıyla alanlarda, yürüyüşlerde atılan sloganlar ve taşınan dövizler önemliydi benim için. İlaveten salonlarda yapılan konuşmalar kadar dinleyici soruları ayrı bir anlam taşıyordu. Elbette yazılıp çizilenlerde de kadın sorunlarına ilişkin kadın gündeminde en çok yer tutan konuları gözlemeye çalıştım.

Her şeyden önce sokaklarla salonlar arasında görmezden gelinemeyecek açıda makas olduğunu belirtmeliyim. Üzücü ama şaşırtıcı olmayan bakış açısı ve söylem farklılığı, kadınların her zamanki handikapı.

Politik gündemin rüzgarıyla savrulurken kendi sorunlarını, erkek siyasetinin ayak oyunlarına feda etmede kadınlar. Mesela sokaklarda hayır ama salonlarda evet baskındı. Sanki 16 Nisan’dan sonra dünya yeniden kurulacakmış gibi gündeme esirdi, 8 Mart. Kaç seçim, kaç referandum, kaç hükümet, kaç darbe geçmişken değişmeyen ataerki, evetçi ya da hayırcı politik örgütlenmelerin hepsinde, üç aşağı beş yukarı benzer biçimde mevcut değilmiş gibi.

Bir yanda iktidarın, yıllardır giderek artan oranda baskıyla sivil toplumu ama ille de kadın sivil toplum örgütlerini biate zorlayışı, biat etmenleri işlevsiz kılışı. İktidara kayıtsız şartsız biat edip nemalananlar ve doğrudan doğruya iktidar eliyle kurdurulmuş olanlar “cinsiyet adaleti” diye bir kavram uydurup eşitlik ve hak taleplerini boğmaya çalışırken aynı zamanda kadınların ortaklaşmasını önleme misyonunu da yüklenmiş haldeler. Bir vakitler Kemalizm’in, yasaklarla ayrıştırıp, kendince “makbul kadınlar” yardımıyla, dindar kadınları yok sayarak hükmünü sürdürmesi gibi. Şimdi aynı yöntemle iktidar, yarattığı “makbul kadınlar” yardımıyla, seküler kadınları yok sayarak evrensel talepleri ve kavramları tahrif edip, kendi hükmünü yürütme yolunda.

Diğer yanda kadın örgütlenmesinin neredeyse tek ölçütünü Ak Parti karşıtlığına indirgeyip bütün dindar kadınları da Ak Parti’ye endekslemiş kimi kadınların ve örgütlerin dışlayıcı baskıyla, farklı olanı görmezden gelip, yok sayışı. Bu da ayrı bir tür iktidar alanı, hangi kurum ve konuların feminizme dahi olacağına karar verme vehmiyle otorite olma çabası

Türkiye’de 8 Mart, karşıt göründüğü halde biri taklit biri bakiye olarak Kemalist politikaları yeniden üreten veya sürdüren bu iki iktidarın kıskacındaydı.

Attığım başlığa inat edercesine çok karanlık bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ancak gözlemlediğim ve birkaç yerde bizzat yaşayarak tecrübe ettiğim aydınlık örnekler, ortak politika üretme ümidimi canlı tutuyor.

Dindar kadınlar içinde siyasetin ve geleneğin baskısına rağmen evrensel değerleri savunanlar pek çok. Din diye dayatılan kadın karşıtı söyleme kafa tutup Kur’an hakikatlerinin peşine düşerken “bıyıklı tefsirleri” de enine boyuna sorgulayan kadınlar, benim 8 Martımı aydınlattı. Aynı zamanda seküler kesimden de örgütlü, örgütsüz pek çok kadının soyut ideolojik kamplaşmanın dışında kalarak somut sorunları konuşmayı tercih edişi kıymetliydi benim için.

Şiddetle mücadele ve kadının ekonomik yönden güçlenmesi, beni umutlandıran toplantılarda öne çıkan iki konuydu. Anlı şanlı salonlar değil mütevazı mekanlarda, soyut politik savrulmalar değil sahici paylaşımlar yaşanıyor. Şiddetle mücadele yöntemlerine dair fikirler üreten, şiddetten kendi çabasıyla kurtulup, kocasını dize getirmeyi başarmış kadınlar yani gerçek kahramanlar konuştuğunda anlamını yitiriyor, o ezber sloganlar.

Şiddetin faili erkek kadar ailesinin de şiddetteki payını gözler önüne seriyor o yaşanmışlıklar. Hatta şiddet mağduru kadının ailesine yönelik de yaptırımlar gerektiği çıkıyor ortaya. Kanunlarda ve uygulamadaki eksiklikleri bu gerçek kadınlar çıkarıyor ortaya.

Az önce yazdığım iki iktidar alanının tam ortasında ama onlardan çok daha geniş yer kaplayan bir kadın gerçekliği var sahiden. Yakın gelecekte ortak politika üretmek ve sonrasında sürdürülebilir politik ortaklık mümkün olacaksa eğer hareket noktamız burası olmalı. İki iktidar alanının da dışında siyasetin kamplarında değil hayatın içinde yaşayan sahici kadınların deneyimlerinde bulacağız ortak politika üretme gücünü. Erkek siyasetinin oyuncağı olmaktan bıkan kadınlar çoğaldıkça da yıkılan eski kalıp yargıların üzerine uzun soluklu ortaklık inşa etmek mümkün olur belki.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI