Kore ve iki ahtapot bacağı

Pazar, 5 Mart, 2017
Gezginler hepçil olmalı. Her şey yiyebilmeliler. Hele yoksulların arasında dolaşıyorsanız, ikram edilen bir şeyi yemediğinizde dışlanırsınız.

pirinc-tarlasi-ic

Bir çiftçi direnişi için Kore’de dolaşıyordum. Kore çiftçi sendikası köyden köye gönderiyordu beni. Bir kağıda sorularımı yazdırmıştım. Onu gösterip cevabını çekiyordum. Çeltik tarlalarında uzun çizmeler veriyorlardı. Plastik ve siyah. Bata çıka çeltiğin ortasına gidiyorduk. Görüntü güzel oluyordu. Yeşilin ortasında çiftçi anlatıyordu. Ne anlattığını bilmiyordum. Garip olan, çoğunu hala bilmiyorum. Korece’den Türkçe’ye çevirecek tercüman bulamadım. Bir arkadaşın eşi bir Kore firmasında çalışıyordu; oradan bulurum diye düşünmüştüm. -Belki şaşırıyorsunuz ama böyle yapmasam, her şey hazır, dört başı mamur bir proje yapmaya kalksam hala sadece bir film yapmış olurdum herhalde ya da iki. Biz, karşı film yapanların başka çaresi yoktur zaten.- Döndüğümde arkadaşın eşi atılmıştı işten ve ayrılmışlardı zaten. Evde yatağın altında yatıyor kasetler hala. 20 yıllık arşivlerle birlikte…

Kore çiftçi sendikası salyangoz dağıtmaya çalışıyordu üyelerine. Çeltikleri ilaçlamak yerine salyangoz kullandıklarında, zararlı böcekleri yiyordu salyangoz. Zehir sıkmaya gerek kalmıyordu. Geçen arsenikli pirinç konusu gündemde olduğunda sendikanın bu kahraman salyangozlarını hatırladım. Sevimli ve güzel görünüyordu salyangozlar. Belki de bunu bana anlattıkları içindi. Kabukları ıslak olduğunda, güneşe tuttuğunuzda gökkuşağı gibi parlardı. Çeltiğin üstüne yapışıyor, yavaş yavaş görev yerine ilerliyordu. Fas’ta salyangoz yerken hep aklıma geldiler. Büyük kazanlarda baharatlarla kaynamış oluyorlardı. Bütün baharatları bilmiyorum ama karabiber mutlaka vardı. Kabuklarının içinden kürdanla çıkartıp yiyordunuz ya da güçlüce kabukların içinden çekmeniz gerekiyordu. Zeyno da çok seviyordu. Baba-kız her akşam salyangoz satıcısının önünde oluyorduk. Adam Müslüman mahallesinde salyangoz satıyordu.

Hemen yüzünüzü ekşitmeyin. Gezginler hepçil olmalı. Her şey yiyebilmeliler. Hele yoksulların arasında dolaşıyorsanız, ikram edilen bir şeyi yemediğinizde dışlanırsınız. Hem böyle bir şey yapılır mı, ayıp olur. Sana belki son yiyeceğini vermiş olabilir ama yemezseniz hakarettir. Kore’de kalmış olduğum köylü evine göre değişiyordu yemekler. Yoksullarda tabii ki pirinç, mutlaka lahana turşusu ve 3-4 çeşit daha başka şey. Biraz daha hali iyi köylüler, pirincin yanında tabii ki lahana turşusu ve bir sürü çeşit şey sunuyorlardı. Balıklar genellikle çiğ oluyordu. Her masada pirinç rakısı vardı. Onu peşinden içince çiğ balıkların midemde öldüğünü düşünüyordum. Ne biliyim en azından sarhoş oluyorlardır.

Bir kere bir restorana götürdüler. Koca akvaryumların içinde, koca balıklar dolaşıyor, ıstakozlar camlarına kafa atıyor ve ahtapotlar camlara tırmanıyordu. Çok zengindi masa. Bir santim büyüklüğünde balıklar, kabuklu, kabuksuz deniz hayvanları, farklı farklı pişmiş karidesler vardı. Çubukla yemek yeniyordu. Ben de öyle yiyordum. Çoğu evde zaten çatal yoktu. Masada aynı bizde olduğu gibi yemem için sürekli ısrar ediyorlardı. İçi pek iyi görünmeyen bir küçük tabağa uzandım. İçindekileri alamadım. Hemen benim önümdeki bir küçük tabağa koydular, bayağı çok. Kolları küçük parçalara ayrılmış ahtapottu. Yaşıyorlardı. Bize benzettim. Çubukla tutmaya kalktığımda, tabağın dibine vantuzlarıyla yapışıyorlardı. Oradan alıp, acı bir sosa batırılıp yeniyordu. Yememezlik yapamazdım, herkes beni seyrediyordu. Aklıma bir fikir geldi. Acı sostan tabağa döktüm. Kesilmiş ahtapot kollarının vantuzları kaydı. Tutunamadılar. Güçsüz de olsa çubuklarıma dayanamadılar. Herkes hala beni seyrediyordu. Çiğnesem mi çiğnemesem mi diye düşündüm. Vantuzlar boğaza yapışır mı diye. Acele acele yedim. Beni seyrediyorlardı. Bitirdim.

Uzanıp tabağı yeniden doldurdular…

kore-ahtapot-yemegi

YAZARIN DİĞER YAZILARI