Evetin soruları hayırın cevapları

Cumartesi, 18 Şubat, 2017
Şu 18 maddelik değişiklik tek tipçi devleti değiştirmiyor. Güçlendiriyor. İnsanı toplumu tek tipleştiren, 20. yy'ın zorunlu uluslaşma sürecini kopyalayarak 21. yy'a taşıyor.

Şehir yönetimiyle ülke yönetimi arasında fark yok mu sahiden? Şirket yönetimi devlet yönetimiyle aynı mı?

Açılışlarla iktidarın yani evet oyunun 1-0 önde başladığı referandum kampanyasının bana ve muhtemelen camiaya, Ak Parti seçmenine, yüklediği sorulardan bazıları.

Referandumla önümüze gelen anayasa değişiklik paketi, evet kampanyasında yeni, yepyeni bir anayasaymış gibi sunulurken onlarca soru oluşturuyor.

Evetle hayır arasındaki mesafe ne kadar, mesela. Şu 18 maddeye evet dendiğinde bugünden farklı hangi güce sahip olacak cumhurbaşkanlığı hükümeti? Hayır, çıktığı takdirde değişecek olan bir şey var mı?

 

Astsubay kızı olarak askerliğe dair çok şey duydum. En şaşırtıcı geleni de erlere kuyu kazdırma gerekçesiydi. İşsiz kalan erlerin zihni meşgul olur, itaati zayıflar gerekçesiyle hiçbir şey bulamazsa komutanları kuyu kazdırır sonra da o kuyuyu doldurmalarını istermiş. Maksat düşünmesi engellensin.

Evetin de hayırın da kısa vadede bariz fark yaratmayacağı bu anayasa referandumu millete kazdırılan kuyu gibi. Uzun zamandır itinayla kurulan iki kamp sakın kendi arasında konuşmaya başlamasın. Aman FETÖ karşıtlığıyla yan yana gelenler, yönetim sorunlarını konuşup, ortaklaşıp da kampları hükümsüz kılmasın.

Toplumun gerçek gündemi, yaşamsal ihtiyaçları ve asıl önemlisi yetkililerden hesap sorulması yoluyla aşılabilecek hakiki sorunlar, başımıza icat çıkarmasın.

Gezi sürecinde iktidara yakın bir gazetecinin sözleri geliyor aklıma. “Tam seçimler de bitti, vesayetin gücü de kırıldı, saf tutmak ihtiyacı bitti. Artık işte falan belediyenin, filan bakanlığın icraatını, hatasını, sorunları yazabilir, gerçekten gazetecilik yapabilirim dediğim bir anda Gezi patladı” demiş ve hiç mi hata yok ki yazmıyorsunuz sorumu bu şeklide cevaplamıştı.

15 Temmuz sonrası TBMM ve toplumdaki darbe teşebbüsü karşıtı ortaklaşma itinayla yok ediliyor. Hem hukuksuz/hakkaniyetsiz KHK ihraçlarıyla hem şu zavallı 18 maddenin yeni anayasa gibi sunulduğu referandumla saflar sıklaştırılıyor. Tasarlanmış bir şekilde gerçekleşiyor ya da kendiliğinden yaşanıyor olsun sonuç değişmez. Bir kere daha ayrışıyoruz.

Ak Parti iktidarının ilk dönemlerinde ayrışma statükoyla demokrasi arasındaydı. Ak Parti’yi demokrasiden yana taraf olmak adına destekleyenler de son yıllarda birkaç kez kendi içinde ayrıştılar. Şimdi referandum süreci özellikle Ak Parti seçmeni arasındaki ayrışmayla göze çarpmakta. Çünkü artık Ak Parti demokrasinin taşıyıcısı olmaktan çıkıp statükonun bekçisi olmuş halde. 16 Nisan’da evet ya da hayır dememiz gereken 18 madde, anayasayı değiştirmiyor. Vesayeti de kaldırmıyor. Demokrasiyi de güçlendirmiyor. Uzun süren çatışmalı dönemlerin doğasında olduğu gibi Ak Parti artık “düşmanına” yani vesayetçi statükonun bekçiliğine dönüşmüş halde.

Şu 18 maddelik değişiklik tek tipçi devleti değiştirmiyor. Güçlendiriyor. İnsanı toplumu tek tipleştiren, 20. yy’ın zorunlu uluslaşma sürecini kopyalayarak 21. yy’a taşıyor. Dolayısıyla Ak Parti tabanı da böylesi dönüşüm karşısında bir kere daha ayrışıyor ve bir kısmı da soruyor:

Cumhurbaşkanını halkın seçtiği tarihten bu yana de facto yaşadığımız hükümet sistemini kalıcılaştırma gerekçesi ne acaba?

Uzun siyasi kariyeri kurduğu ve kurmadığı ittifaklarla; kimi zaman koalisyona dahil olmak kimi zaman reddetmekle her halükarda yanlışlar dizgesi olan Devlet Bahçeli, neden anayasa değişikliğini kışkırttı?

Vaktiyle Çiller ile koalisyon kurarak başbakan olmak yerine Ecevit’le koalisyon kurup, türlü hakarete rağmen uslu çocuk konumunda muti ortak olan oydu. Partisinden tabanından gelen uyarılara rağmen koalisyondan vazgeçmeyerek partisini baraj altına düşüren Bahçeli’ydi. O zaman koalisyona girdiği ve çok düşük profilli bir koalisyon ortaklığı sergilediği için partisinin de oylarını düşürmüştü.

7 Haziran akşamı ilk seçim açıklamasında koalisyon ihtimallerini bir çırpıda ret ederek yeniden seçim isteyen de oydu. Neticede 1 Kasım’da en çok oy kaybeden parti Devlet Bahçeli’nin partisi oldu. Niyeti ülkenin selameti olsa 7 Haziran’da elini taşın altına koymaz mıydı?

Şimdi ne değişti, neden Ak Parti iktidarını hükümet sistemi değişikliği getiren anayasa paketini hazırlamaya mecbur bırakacak bir taktik izledi? Şimdi neden bu taktiksel çıkışı referandum kampanyasının parti politikasına dönüştürüyor? Sadece meclis sürecinde değil kampanya sürecinde de Ak Parti’yle bir nevi koalisyon oluşturmasının sonucu neye varır?

Referandum kampanyasında taraflar bu sorulara cevap üretebilecek mi? Daha farklı bir söyleyişle evetçiler soru üretmeyen, hayırcılar da sorulara cevap üreten bir kampanya yürütebilecek mi? İzleyelim.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI