7 Haziran ve ‘sonrası’, 16 Nisan ve ‘sonrası’…

Çarşamba, 15 Şubat, 2017
Görünen o ki tıpkı İsrail ve Mavi Marmara, tıpkı Mısır ve ‘Raiba’, tıpkı ‘Suriye devrimi’ ve ‘Esed’ gibi, 15 Temmuz ve PYD de ‘ABD ile yeni konsept gereği’ giderek sadece bir iç siyaset malzemesine dönüşecek.

Türkiye’nin, ‘başkanlık’ olarak adlandırılan bir sisteme geçme önerisini oylayacağı referandum öncesi ‘Evet’ cephesinin kampanya söylemi artık açıkça belli olmuş durumda: Hayırcıları terör ve darbe ile ilişkilendirmek…

Bu yaklaşım, eski bakanlar, bazı gazeteciler ve elbette troller tarafından devreye sokuldu ama ‘resmi’ düzeyde ilk olarak, 5 Şubat günü İstanbul Fikirtepe’deki bir temel atma töreni sırasında Başbakan Binali Yıldırım tarafından dile getirildi: “PKK ‘hayır’ diyor onun için ‘evet’ diyoruz. FETÖ ‘hayır’ diyor onun için ‘evet’ diyoruz. HDP ‘hayır’ diyor, onun için ‘evet’ diyoruz. ‘Hayır’cılara bakın ona göre kararınızı verin.”

Dört gün sonra, 9 Şubat’ta “Yeni AKP”nin en önemli simalarından Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, bu tezi, TRT’de tekrarladı. Bozdağ, Binali Yıldırım’ı eleştiren Kemal Kılıçdaroğlu’nu, “Bu yaptığı siyasi etikle ve ahlakla bağdaşmaz” diyerek suçluyor ve şöyle devam ediyordu: “Bir Türkiye’de evet diyenler var, hayır diyenler var. Kim hayır diyor. O zaman hayır diyenleri de bizim saymamız lazım. Şimdi HDP hayır diyor mu, CHP hayır diyor mu? Diyor. PKK hayır diyor mu? Diyor. DHKP-C Hayır diyor mu? Diyor. FETÖ Hayır diyor mu? Diyor…”

Söylem tepki çekmeye devam ederken, sadece 3 gün sonra, 12 Şubat’ta “en üst düzeyde” ve “geliştirilerek” tekrar edildi. Körfez ziyaretinin ilk durağı için Bahreyn’e giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, havalimanındaki basın toplantısında, “16 Nisan aynı zamanda 15 Temmuz’un bir cevabı olacaktır. 15 Temmuz’a önemli bir çıkışı olacaktır. Hayır diyenlerin konumu, 15 Temmuz’un yanında yer almaktadır. Bunu kimse sağa sola çekmesin” demişti.

Numan Kurtulmuş, Devlet Bahçeli gibi, Başkanlık yanlısı kampın başlıca simalarının da çeşitli vesilelerle tekrarladığı bu tezi, Erdoğan takdis etmiş ve Evetçi kampanyanın mottosu olarak duyurmuş oluyordu. Tüm tepkilere ve “kendi mahallelerinden” gelen eleştirilere de kulak tıkayarak bu söylemde ısrar edecekleri, Başbakan Yıldırım’ın dünkü AKP Grubu’nda bir küçük eklemeyle “DEAŞ”ı da katarak “Hayırcı teröristler” matematiğini sürdürmesinden anlaşıldı.

Bu söylem, “belden aşağı vuruş”, “kolay yoldan evet oyu toplama”, “önerilen sistemi savunacak argümanlar bulamama” gibi yönlerden eleştiriliyor. Bu eleştiri noktalarının her birinde haklılık payı da var elbette. Ama meselenin bunlardan ibaret olduğunu söylemek de mümkün değil.

* * *

Türkiye’de 15 yıldır sistemi domine eden iktidar blokunun, bu iktidarı sürdürme, dahası yasal güvence içine alma açısından hayati önemde gördüğü anayasa referandumu, çok zorlayıcı bölgesel ve küresel süreçlerin eşliğinde gerçekleşiyor. Pragmatist geleneklerinin de sayesinde, uluslararası gelişmeleri ve bunların kısa vadeli sonuçlarını “iyi okumak” ve buna uygun pozisyon almak gibi bir meziyete sahiptiler. Bunun yanında “şanslarının” da yaver gitmesiyle, toplumsal, siyasal ve ekonomik krizlerle dolu son 4 yılı –en azından duvara çarpmadan– atlatmayı başardılar. Aynı pragmatizm kapsamında, Suriye, İsrail, Rusya, İran, Irak, ABD, AB gibi belli başlı tüm bölgesel ve küresel oyuncularla ilişkilerinde birbirine taban tabana zıt tutumları kısa süreler içerisinde benimseyebildiler. Ama şimdi, 15 yılda inşa edilen “yeni merkez”e yaslanarak iktidarda kalıcı hale gelmeyi planlarken, bu kez eskisi kadar kolay olmayan, ‘salt manevra’ ile atlatılamayan ‘dışsal’ zorluklarla karşılaşıyorlar.

Cumhurbaşkanı’nın Fırat Kalkanı operasyonu konusunda, kısa aralıklarla önce kendisi ardından hükümet sözcüsü ile çelişen açıklamalar yapması, Türkiye’nin El Bab’ta tıkanmış gibi görünen Suriye’ye askeri müdahale konusunda ‘stratejik’ bir planının olmadığını göstermiyor mu? ‘Sahadaki gelişmelere’ göre güncellenen ve bazen hükümet sözcüsünün bile haberi olmayacak şekilde ‘değişkenlik’ gösterdiği anlaşılan bu askeri operasyonun, ilki 22 Kasım’da ikincisi 9 Şubat’ta olmak üzere iki ‘tuhaf hava saldırısı’na maruz kalması bir şey anlatmıyor mu?

Tam da CIA şefinin Türkiye’ye geldiği gün (9 Şubat) meydana gelen ve Rusya’nın saatler sonra ‘üzüntü bildirmesi’ sayesinde öğrenebildiğimiz hava saldırısının ardından TV altyazılarında görülen şu garip ifade, sadece mevcut durumdaki karmaşıklığı değil, çaresizliği de gösteriyordu: “Türkiye dost ateşi şehitlerini uğurluyor!”

‘Şehit’ ve ‘dostluk’ kavramlarının, mevcut denklemin çok kısa sürede bozulabileceğini gösterecek şekilde bir araya geldiği bu trajik altyazı; belirsizliği ve bölgedeki manevra alanının nasıl daraldığını da anlatıyordu. Ama giderek daha çok hissedildiği anlaşılan kaygılar, “bedeli ne olursa olsun” bir kez daha ‘manevra’ yapmaya, ‘eksen değiştirmeye’ hazır (ve zorunlu) hale getiriyor, kaygı sahiplerini. Uzun süre hem ‘15 Temmuz’un hem de ‘PKK/PYD’nin hamisi olarak işaret edilen ABD’yle yeniden nişanlanmak için gösterilen heyecan ve bu uğurda, Trump hükümetinin Müslümanlara yönelik açık ayrımcı tutumuna karşı bile takınılan gönüllü ve ‘pişkin sessizlik’ bunun kanıtı. “15 Temmuz ve PYD” meselelerini “Obama dönemi”ne zimmetlemeleri ise daha çok iç kamuoyuna dönük bir aldatmaca. Yoksa o “heyecan yaratan” telefon konuşmasından sonra Türkiye’ye gelen CIA şefinin de, dün bambaşka nedenlerle istifa etmek zorunda kalan Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın da 15 Temmuz ve ‘Reis’ hakkındaki –açıkça dile de getirdikleri– görüşlerini elbette biliyorlar.

Görünen o ki tıpkı İsrail ve Mavi Marmara, tıpkı Mısır ve ‘Rabia’, tıpkı ‘Suriye devrimi’ ve ‘Esed’ gibi, 15 Temmuz ve PYD de ‘konsept gereği’ giderek sadece bir iç siyaset malzemesine dönüşecek. Bu konular dış ilişkiler için bir kriter olmaktan çok yerel demagojiler için gündeme gelecek; atmak yerine reçel yapılan ezik meyveler gibi, ‘şeker’lerinden yararlanılacak!

‘Evet’ kampanyasının “Hayır diyen terörist ve darbecidir” temalı mottosu, bu açıdan hem bir dışsal zorunluluğu (15 Temmuz vs. konularının giderek bir iç hamaset aracına dönüştürülmesi) hem de bir içsel zorluğu (kalan kısa sürede ‘Evet’ oylarını ‘sıçratmak’ için başka hiçbir argümana sahip olunmaması) temsil ediyor.

Adeta düşman hukuku uygulanarak üniversitelerden sökülen akademisyenlerin (henüz toplumsal kesimlerle bağ kuramamış anlamında) ‘sınırlı’ direnişinin bile moral dengeleri değiştirmeye ne denli maharetli olduğu görüldü.

Kürt siyaseti ve sol hareketlere yönelik ‘felç etmeyi’ amaçlayan ve giderek dozu artan operasyonlar; başta medya ve akademi olmak üzere tüm fikri-kültürel üretim merkezlerine yönelik baskılar; kendi içlerinden gelen itirazlar ve buna (da) gösterilen kontrolsüz öfke; hep aynı endişeden kaynaklanıyor: Kalan kısa sürede hem uluslararası zorluklarla boğuşmak hem de hayati önemdeki referandumu kazanabilmek… Ve o endişe artık hep aynı refleksi üretiyor: Kendilerinden başka herkesi terörist/hain vs. ilan etmek…

Buna benzer agresiflikteki bir kampanyayı 7 Haziran’dan önce yürütmüşlerdi. Sonuç malum oldu. Mesele galiba bu kez “7 Haziran sonrasına da” hazır olmakta…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI