Cübbe, postal ve İbiş

Pazartesi, 13 Şubat, 2017
Cübbelerin ayaklar altına alındığı, Korkut Boratav gibi bir hocanın bile engellendiği, Baskın Oran gibi bir hocanın iteklendiği o günü ve Ankara Üniversitesi’ne yönelik bu saldırganlığı aynı okuldan mezun olan vali yardımcıları, başbakan yardımcıları nasıl izledi, hangi vali yardımcısı kendi okuluna ve hocalarına bu operasyonun yöneticiliğini yaptı, bilmiyoruz. Ama görüştüğüm tüm hocaların en büyük tepkisi, “meslektaşları” olan rektör Erkan İbiş’ti.

Ankara valisinin 16 yardımcısı var. Bu yardımcıların 14’ü Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, namı diğer Mülkiye’den ikisi de aynı üniversitenin Hukuk Fakültesi’nden mezun. Yani 16 vali yardımcısından 15’i üniversitenin Cebeci Kampüsü’nde eğitim görmüş ve mezun olmuş. Şimdiki değil ama bir önceki vali de aynı kampüste, Mülkiye’de okumuş.

Başbakanın iki yardımcısı, Nurettin Canikli ve Mehmet Şimşek ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Cebeci’deki Mülkiye’den mezun.

Bu bilgilerin ne önemi mi var?

10 Şubat günü Cebeci Kampüsü’nün önünde, büyük olasılıkla yukarıdaki kişilerin tümüne de hocalık yapmış olan 81 yaşındaki hocaların hocası (aslında asistanlarının asistanları bile profesör oldu) Korkut Boratav, okula sokulmadı. Keza yukarıdaki isimlerin ders aldığı hocalardan Prof. Dr. Baskın Oran’ın, yirmili yaşlardaki polisler tarafından nasıl iteklendiğine bizzat şahit olduk. Sonradan Baskın hocaya sordum, o anları şöyle özetledi: “Atılan asistanlarımı görmek için Mülkiye’ye gittim. Kapıdan almadılar. Kaldırımda bekledim. Oradan sürüp ittirdiler, gidin buradan diye. Karşı kaldırıma geçtim, oraya gaz attılar…”

GÜÇLÜYÜM, HAKLIYIM AMA…

Aslında son KHK’nın yayınlandığı gecenin ertesinde, 8 Şubat günü Mülkiye’nin orta bahçesine “girebilmişti” Baskın hoca. Şimdilerde profesör veya doçent olan eski öğrencileriyle dayanışmak için geldiği Mülkiye’nin bahçesinde bir ara kimseye fark ettirmeden gözlerinden dökülen yaşları sildiğini gördüm. Son KHK’yla atılan Yrd. Doç. Dr. Elçin Aktoprak, araştırma görevlisi Celil Kaya, Bahar Şimşek fark etti bunu ve zoraki bir şen eda takınıp hocalarını teselliye çalıştılar. Bir önceki KHK’yla ihraç edilen, Doç. Sevilay Çelenk, ilk KHK’yla atılan Doç. Gülseren Adaklı, Yrd. Doç. Barış Ünlü ve daha pek çok hoca orta bahçede akşam yapılacak toplantı üzerine sohbet ederken, ihraç edilen araştırma görevlisi Irmak Özinanır İletişim Fakültesi’ndeki odasından arkadaşlarını selamlıyordu. Ara tatil olduğu için pek öğrenci yoktu ama Ankara’da bulunan bazıları gelip hocalarına sarılıyordu.

İhraç edilen Yrd. Doç. Ahmet Murat Aytaç’ın ise her zamanki gibi kahkahaları yankılanıyordu orta bahçeden. Sonradan bana anlattığı üzere, haklılığın kahkahasıydı bu. İki gün sonra ise (10 Şubat) Ahmet Murat Aytaç’ı gözyaşları içinde gördüm. Yirmi yıldır emek verdiği Mülkiye’ye girmek isterken bir polis amirinin hakaretlerine maruz kalmıştı. “Güçlüyüm, haklıyım ama bunca gaddarlığa artık tahammül edemiyorum” diyordu.

MÜLKİYE MEZUNU BAKANLAR NE HİSSETTİ?

Ahmet hocayı Cebeci Kampüsü’nün bitişiğindeki kafede bırakıp okulun girişine gittim. İlk önce okulun güvenlik görevlileri tehditkar şekilde beni uzaklaştırmaya çalıştı. Onlarla didişirken daha da tehditkar bir polis geldi, “kardeşim gününü nezarette geçirmek istiyorsan biraz daha diretirsin” dedi. Basın kartına filan aldırış ettikleri yoktu. Biraz aşağıya indim, derken bir arbede yaşandı. Polisler birinin üzerine çullanmış, gözaltı yapıyordu. Hemen telefonumun kamerasını açıp çekmeye başladım. Gözaltına alınan, çok eski bir arkadaşım, yıllarını toplumsal olayları kaydetmeye adamış olan Oktay İnce’ydi. Tam o sırada etrafa kontrolsüz şekilde “müdahale” eden bir amir üstüme yürüdü ve telefonuma el koymaya çalıştı. Arkasından da polisler beni gözaltına almak için takip etti. Geri çekildim ve kampüs duvarının öte yakasına gittim. Köşeyi dönünce önceki gün gözyaşlarını silerken gördüğüm Baskın Oran’la burun buruna geldik. Kendisine, hocalara çok sert müdahale edildiğini söyledim. “Gel azizim, yakından görelim şunu” diyerek yıllarca emek verdiği okula doğru yürüdü.

Cübbelerin ayaklar altına alındığı, Korkut Boratav gibi bir hocanın bile engellendiği, Baskın Oran gibi bir hocanın iteklendiği o günü ve Ankara Üniversitesi’ne yönelik bu saldırganlığı aynı okuldan mezun olan vali yardımcıları, başbakan yardımcıları nasıl izledi, hangi vali yardımcısı kendi okuluna ve hocalarına bu operasyonun yöneticiliğini yaptı, bilmiyoruz. Ama görüştüğüm tüm hocaların en büyük tepkisi, “meslektaşları” olan rektör Erkan İbiş’ti.

Şimdi izlenim faslını burada kesip görüştüğüm hocalara sözü bırakıyorum.

korkut4

Prof. Dr. Korkut Boratav

PROF. DR. KORKUT BORATAV: GADDARLIĞI GÖRDÜM!

Okulun önünde bir fotoğrafımı çekmişler. Aslında yaşlıyım ben, 81 yaşındayım ama fotoğrafta daha da yaşlı göstermişim (Gülüyor). Bir de ortalık karışık, herhalde görenler de “hoca gaz mı yedi, bir kötü muamele mi gördü” diye düşünmüşler. Ben oraya geldim, içeride öğrencilerim, asistanlarım, asistanlarımın profesör olmuş asistanları vardı. Herkes gibi ben de gittim, abartmanın alemi yok. Oradaki çocuklar benim çocuklarım. Tabii ki gideceğim ve arkadaşlarıma sonuna kadar destek olacağım, onlarla dayanışacağım.

Şahsen ben ne hırpalandım ne de herhangi bir güvenlik görevlisiyle göğüs göğüse girdim. Gaz atılmaya başlayınca oradan uzaklaştım. Durmak istemedim. O yüzden kişisel bir darbeyle karşılaşmış değilim. Ama bu hoşgörüsüzlüğü, gaddarlığı gördüm ve üzüldüm. Bu insanlar bizim çocuklarımız. Hayatlarını üniversiteye, bilime vermiş, öğretmenliğe vermiş insanlara bu muamele çirkin ve yakışıksızdır. Hele üniversiteden kaynaklanmışsa, iyice yakışıksızdır. En azından idari görevlerinden ayrılsınlar. Yatıp kalkıp bunu nasıl sineye çekiyorlar, bilemem. Onu anlamak benim için imkansız.

Eğer meslektaşlarına bu uygulamaları yaptıracaksan, o zaman gidip Emniyet Müdürlüğü’nde yönetici olursun, orada astlarına böyle davranırsın ama üniversite, akademi, bilim camiası bu tür uygulamalara müsait bir alan değil. Veya üniversite yönetimlerini değiştirip rektörlüğe valileri, emniyet müdürlerini getirip koysunlar. Onların kendilerine göre yöntemleri vardır.

Mülkiye, kendisine verilen tarihsel fonksiyona rağmen daima muhalif olmuştur. Devlet aygıtına kamu görevlisi yetiştirme amacıyla kurulmuş olan bu kurum, büyük ihtimalle aydınlanma geleneğinden nasiplendiği ve bir gelenek oturunca artık kalkmadığı için hep muhalefet etmiştir.

ÇOCUKLARI TUTACAĞIZ

Benim dedem Mülkiyelidir. Kaymakam oluyor. Milli Mücadele başlayınca hilafete, saltanata değil Milli Mücadeleye katıldı. Hatta hilafet ordusunun asileri onu öldürmek istediler, kaçtı. Yani şunu demek istiyorum, işte buyur, o da Mülkiyeli ve muhalif. Yani ben dedemden de biliyorum bu geleneğin tarihini. Şimdi bu kurumu yok etmek, tarihi yok etme arzusunu gösteriyor.

Benim babam da akademik meslekte üç kere bu tür muameleye tabi tutuldu. Fakat cumhuriyet rejimi insan malzemesine değer verdiği için görevden alıp başka göreve verdiler babamı. Üniversiteden alıp öğretmenliğe verdiler, 1933 senesinde. İkinci seferinde bursunu kestiler, daha sonra Ankara Üniversitesi’ne doçent yaptılar. Yani kötü niyet vardı ama cumhuriyet rejimi insan değerini idrak ettiği için birisi atınca öbürü dedi ki, “Pertev senin bilgi ve birikimini israf etmeyelim, seni DTCF’ye doçent alalım.” Yahut asistanlıktan çıkardıklarında, “nerede öğretmenlik istiyorsun” dediler. Gitti Konya’da edebiyat öğretmenliği yaptı babam. Şimdiki gaddarlıkla mukayese edilemez.

 

Şimdi okuldan uzaklaştırılan gençlere önerim şudur: Çocuklar, mümkün mertebe zamanınızı kullanıp mesleğinize devam edin. Geçim meselesi ayrı. Onu çözme yöntemlerini hepsi bulacak. Ama buldukları her anda mesleklerini sürdürecekler, biz de onları destekleyeceğiz. Yazdıklarını okuyacağız… Benim gibi imkanı olanlar bunları yapacağız. Böylece çocukları tutacağız, kayıp gitmelerine izin vermeyeceğiz. Hep beraber, el ele tutuşup onların çalışmaya devam etme imkanlarını sağlayacağız. Geçim meselesine gelince. Meslektaşlarımızın ülke içi ve dışındaki dayanışmaları, yayınevlerinin destekleri, uluslararası dayanışma ağları devreye girecek. Bu çocukları bu mesleğin içinde tutmak için elimizden geleni yapacağız.

ulku-doganay

Prof. Dr. Ülkü Doğanay

PROF.DR. ÜLKÜ DOĞANAY (İletişim Fakültesi): CÜBBEMİ KAPININ ALTINA SIKIŞTIRDIM

Cübbeleri yere sermek üzere yanımızda getirmiştik. Fakat kampüs içine gaz atılınca, benim ciddi alerjim olduğu için hemen fakülteye geçtim, odama girdim ve kapının altıdını içeri gaz girmesin diye cübbemle kapattım. Biz cübbelerimizi yere bırakmaya karar vermiştik ama polisin üzerinden geçebileceğini düşünmemiştik. Doğrusu polisin o tutumu, üniversitenin nasıl ayaklar altına alındığını çok net sembolize etti.

Atıldığıma üzülemedim doğrusu. Çünkü daha önce atılan arkadaşlarım için o kadar üzülüyordum ki, atıldığımı öğrendiğimde rahatladım, üzerimden bir yük kalktı. Artık Sevilay Çelenk’e, diğer arkadaşlarıma üzülmemeye başladım böylece.

Benim cübbemi içeri gaz girmesin diye kapının altına sıkıştırmam, polisin cübbelerin üzerinden yürümesi, benim gözümde üniversitenin bitişi anlamına geliyor. Ama uzun vadede ümitsiz değilim, çünkü bu böyle devam etmez. Cebeci’de gösterilen tepki çok büyük olmayabilir ama “durun bir dakika!” demenin ilk adımı olabilir.

Cübbe önemli bir simgedir. Akademik hayatta giyerken kendimizi çok rahat hissetmeyiz, çünkü bir pozisyonu, bir iktidarı gösterir. Ama hiçbir akademisyen cübbesini yere atmayı, kapının altına sıkıştırmayı düşünmez. Çünkü o cübbe doktor veya doçent olduğumuzda bize giydirilen bir simgedir. O cübbe yerlerde süründü, üzerinden yüründü ama bu belki de başka bir üniversitenin mümkün olabilmesi için son çıkışa işaret ediyordur.

Bu arada şunu söylemeden edemeyeceğim: Bizim atılmamızla beraber İletişim Fakültesi kadrosunun önemli bir oranı üniversitenin dışında kalmış oldu. Ama atılmayıp geriye kalan arkadaşlarımız içinde hâlâ sessiz kalan bir çoğunluk da var. İLEF’in web sayfasında “İLEF’i İLEF yapan hocalarımıza minnettarız” diye bir yazı yayınlanmaya başlamış. Herhalde bizi kastediyorlar. Ama bu minnet ifadesi “bizim için bir şey yaptın ve işlevini tamamladın, hadi sana güle güle” demektir. Bizler söylem üzerine çalışan akademisyenler olduğumuz için bu mesajı çok rahatlıkla alıyoruz. Bu ifadeyi yazıp bu hocaların niye artık İLEF’te olmadığına hiç değinmemek İLEF’in artık neye dönüştüğünü de gösteriyor.

murat-sevinc

Doç. Dr. Murat Sevinç

DOÇ. DR. MURAT SEVİNÇ (Siyasal Bilgiler Fakültesi): KORKUT BORATAV YAHU!

1980’lerde solculara yaptıklarını bu kez yine muhalif kanat olan imzacılar üzerinden yapıyorlar. O zamanın Marksistleri şimdinin imzacıları oldu. Fakat bu tasfiye ne kadarı AKP’nin ne kadarı rektörün inisiyatifinde yapılıyor, bilemiyorum. Sanki bazı rektörler daha heyecanlı ve birşeylerin önünü almak istiyorlarmış gibi görünüyor. YÖK’ün açıklamasına baktığımızda, “bu işi rektörlere bıraktık” diyor ki, ben bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Nitekim 12 Eylül’ün Sıkıyönetim komutanları da “rektörlerden bize listeler gelir, biz de imzalardık” demişlerdi. Bence yine aynı şey oluyor ve bazı rektörler garip bir telaşla, göze girme kaygısıyla bu işleri yapıyor. Evet imzacılar atılıyor ama her üniversitede böyle olmuyor, ki olmasın da zaten. AKP’nin tutumunu anlatmaya gerek yok. Onlar bu tasfiyeye “hayır” demiyorlar ama bu işi organize eden ve listeyi hazırlayan, YÖK’ün de söylediği gibi üniversiteler ve rektörlükler.

Öyle insanlar atıldı ki, aklı başında hiçkimseyi bir terör örgütü bağlantısı konusunda ikna edemezler. Bence AKP’lilerin de bundan kaynaklı bir rahatsızlıkları var. Bu da iyi bir şey. Çünkü artık rahatsız olmaları gerekiyor. Bizim gibi insanların atılması, akademinin geneline “hepinizi atarız” demektir. İbrahim Kaboğlu atılması, anayasa üzerine iki satır yazan herkesin atılabileceği anlamına gelir.

Eğer bu tasfiye bütünüyle iktidarın inisiyatifindeyse, bu tüm akademiye ve Türkiye’ye verilen bir mesajdır. Eğer iktidar ve YÖK sorumluluğu reddediyorsa, o zaman rektörlerden hesap sorulmalı. “Akademiyi nasıl böyle ortadan kaldırıyorsunuz” denmeli.

Bizim rektörün yıllardır Cebeci kampüsüne çok büyük bir antipatisi ve kızgınlığı var. İmzacılığı fırsata çevirerek kendince bir temizlik yaptı. Ama bana kalırsa bu kez sert bir kayaya çarptı. Delice işler yapan herkesten biraz huylanıyorum doğrusu. Bir insan fazla çılgınca işler yapınca, bunun altında başka korku ve endişelerinin olduğunu düşünürüm. Ne gibi korkular olduğunu bilmiyorum ama bu kadar insanı nasıl atabildiğini açıklamak zorunda.

Rektör uzun bir süredir kendisiyle konuşan herkese “bana MİT söylüyor, önümde raporlar, herkesi atacaklar, ben üniversiteyi rahatlatmaya çalışıyorum” diyor. Ben bunun yalan olduğunu düşünüyorum. Ya rektör yalan söylüyor ya da YÖK. Başka bir ihtimal yok. Rektör niye bu kadar heyecanlı, niye bu kadar telaşlı, bilemiyorum. Ama ortada bir tuhaflık var.

81 yaşında, herhalde yaşayan en büyük iktisatçı Korkut Boratav kendi fakültesine alınmadı. Bir kurum için bundan daha utanç verici, daha ilkel ve daha barbarca birşey düşünemiyorum. Herhalde dünyanın en az gelişmiş ülkelerindeki bir üniversite kampüsünün kapısında bile yaşanmayacak bir utanç yaşandı. En küçümsedikleri ülkelerin bile üniversite kampüslerinin kapısında, adı o üniversiteyle, hatta o ülkeyle özdeşleşmiş çapta profesörlerin alınmaması kadar ilkel bir manzarayla karşılaşılacağını düşünmüyorum. Bundan daha ayıp ne olabilir! Korkut Boratav yahu! Bu ismin arkasından söyleyecek başka bir söz bulamıyorum ben. Atılmak başka bir şey, görgüsüzlük, pespayelik, ilkellik başka bir şey.

YARIN: YRD. DOÇ. DR. AHMET MURAT AYTAÇ, DOÇ. DR. SEVİLAY ÇELENK, DOÇ. DR. SÜREYYA KARACABEY ANLATIYOR

 

akademisyenler

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Aytaç (solda), Doç. Dr. Sevilay Çelenk (ortada) ve Doç. Dr. Süreyya Karcabey (sağda)


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI