Dilimizde şarkılarla, yarına...

Pazar, 12 Şubat, 2017
Varsın “vatan haini” desinler. Şarkılar dillerde olduğu sürece, kimseyi yıldıramazlar. Bugün Mülkiye’den, DTCF’den, diğer üniversitelerden akademisyenleri atanlar, yarın anılmayacak bile. Yaşayacağız ve göreceğiz. Bugünün şarkısı, bir gün muhakkak yazılacak.

Sözleri Cemal Edhem’e, müziği Musa Süreyya’ya ait bir marşla kelama başlayayım: “Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz / Ey vatan, gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz / Gül ki sen neşenle, gülsün ay, güneş, toprak, deniz / Ey vatan, gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz…” Ortaokulda bizlere “Vatan Marşı” adıyla öğretilen marşın gerçek adı “Mülkiye Marşı”. 1919 tarihli. Neredeyse 100 yıldır söyleniyor yani.

Çocukluğum 12 Eylül sonrasında Çanakkale’de geçti. Marşlarla büyüdük. Bu marş, en sevdiklerimdendi. Sonrası İzmit yılları… Üniversite için Ankara’ya geldiğimde 16 yaşındaydım. Mânâlı bir tarihte kaydımı yaptırdım: 12 Eylül 1988. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiştim ve kayıtlar, Hukuk Fakültesi’nin spor salonunda yapılıyordu. Mülkiye’yi (Mülkiye olduğunu bilmeden) ilk görüşümdür.

Her “yeni” Ankaralı gibi Mülkiye’yi Mülkiyeliler Birliği’nde öğrendim. Bağlantıyı kurduğum gün mutlu olmuştum. Zaman zaman orada okuyan arkadaşlarımı ziyarete gider, bahçesinde otururdum. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde geçen yıllarımda, iki okula gitmeyi hep çok sevdim: Biri Mülkiye, diğeri DTCF. Üniversitelere rahat girilen yıllardı. Mülkiye ve çevresi kampüsleşmemiş, kapısına güvenlik dikilmemişti. DTCF, herkese açıktı. İki okulda da çok arkadaşım vardı ve ben, yıllarımı, biraz da bu yüzden, Cebeci – Sıhhiye – Beşevler üçgeninde geçirdim.

Üniversite, hayalimdi. Konservatuvarlı olmayı çok istedim, olamayınca bilimi seçtim. Kimya mühendisliği okudum. Sanat ve bilim arasında gidip geldim. Analitik düşünmeyi bilimden öğrendim, güzel bakmayı sanatla bildim. Bir dönem tiyatroyla ilgilendim ama ilerlemedim. İzlemeyi değim ama okumayı ve üzerine düşünmeyi hep çok sevdim. DTCF, biraz da bu yüzden önemliydi benim için. İletişim, diğer ilgi alanımdı. Yıllar sonra, Mülkiye’de derslere konuk olarak girdiğimde, hep kendimi iyi hissettim. Çok okul gezdim, Mülkiye’dekiler gibi şahane öğrenci görmedim.

Beni derslerine konuk olarak çağıran akademisyenler artık yerinde değil. Art arda çıkartılan bir sürü KHK, onları işinden etti. Dahası, polis, cuma günü Mülkiye’ye girdi ve öğrencileri, öğretim görevlilerini darp etti. Gezi sonrası kampüse atılan gaz fişekleri hâlâ yerinde durur. Onlara yenileri eklendi.

Müziğe döneyim… Üniversite yıllarında sürekli dinlediğim kasetlerden biri, Grup Harman’ın “Akademi” adlı kasetiydi. Fen Fakültesi’nin koridorlarında en âşık halimle şu şarkıyı söylediğimi hatırlarım: “Akademinin önünde ben ilk sana rastladım / Önce merhaba sonra eyvallah sana kapıldım / Akademinin içinde ben ilk aşkı tanıdım / Vizeler ekip kantine gelip seni aradım…” Bir dönem, akademiyi böyle anardık. Sonra birileri tehlikeli buldu. Akademinin aslında her şeyin filizlendiği yer olduğunu fark etti –ki aşk hariç değil. Korkuları biraz da bundan. Korkanlar saldırıyor. Hep saldırdı.

10 Ocak 2016’da yayımlanan 1128 imzalı Barış için Akademisyenler bildirisi, ülkenin kırılma noktalarından. Devleti, insan haklarına saygılı olmaya davet eden, barış taleplerini dile getiren akademisyenler hakkında derhal soruşturma açıldı. Bugün bildiriye imza atanların neredeyse tamamı işten el çektirilmiş durumda. Bildirinin son bölümü çarpıcı: “Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

Barış, yıllardır özlemini çektiğimiz. 1971 yılında, üniversitenin en karışık olduğu dönemde Ankara’da okuyan genç bir öğrencinin yaptığı plağı döndüreyim. Plağın üzerinde İlhan imzası var. Sanatçı, isyanını şarkıya dökmüş: “Ömrünüz hep bağırmakla geçecek / Şu güzel yurt kurtulsun da kurtulsun / Hançeremiz delik deşik olacak / Aydınlık gün tez gelsin de tez gelsin // Sağcısın da solcusun grup grup / Sen oradan sen buradan haykırıp / Duracağınıza böyle sırt dönüp / Elleriniz bir olsun da bir olsun // İşçi köylü hoca yüksekokullu / Birleşmektir aydınlığın tek yolu / Kalkmamalı Türkün kendine kolu / Durulsun artık bu kavga durulsun…” Plağın sahibi İlhan, yıllar sonra Gündoğarken’in “Amca”sı olarak tanıyacağımız İlhan Şeşen. Kendince isyanını dile getirdiği yıllar, Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in, Ulaş’ın, Taylan’ın, Harun’un, Ertuğrul’un, Sinan’ın, Mahir’in üniversitelerde fırtına gibi estiği yıllar. Bir başka deyişle, üniversitelilerin üniversiteye sahip çıktığı yıllar. Saydığım isimler ve daha nicesi hakkında çok şarkı yapıldı. Adları, sadece şarkılarda değil, sloganlarda da yaşıyor: “Mahir, Hüseyin, Ulaş / Kurtuluşa kadar savaş!”

Tanıklar anlatıyor: Mahir Çayan ve arkadaşları, Kızıldere’de pusuya düşürüldüğünde, dillerinde marşlarla direnmişler. O dönemin simgesi, askerî bir marştan uyarlanan, 6. Filonun memleketi ziyareti sırasında dilden dile yayılan “Gün Doğdu Marşı”: “Gün doğdu hep uyandık / Siperlere dayandık / Bağımsızlık uğruna da / Al kanlara boyandık // Yolumuz devrim yolu / Gelin kardaşlar gelin / Yurdumuza yanki doldu / Vurun kardaşlar vurun…” Tanıklıklarda enteresan bir bilgi var: Operasyona katılanlardan Kemal Düşünceli, Turhan Feyzioğlu’na anılarını anlatırken, Mahir ve arkadaşlarının dilindeki marşlardan birinin “Mülkiye Marşı” olduğunu söylüyor. “Ey vatan, gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” diyenin “vatan haini” denilerek öldürüldüğü yerdir Kızıldere. Onun için acısı hâlâ kalbimizdedir.

Yıllar geçse de bir şey değişmiyor: Vatanını çok sevdiğini ısrarla yineleyen, bunu dilinden düşürmeyen, vatanını sahiden sevenleri “vatan haini” ilan ediyor ve vatana en büyük zararı veriyor. Ülkenin başındaki insanın, bildiriye imza atan akademisyenler için “kendilerine güya akademisyen ve araştırmacı diye sıfat yakıştıran bir güruh” dediğini hatırlayalım. Konuşmasının devamında “ilgili makamlar”ı görevini yapmaya çağırmıştı, başarılı oldu. Sözünü emir telaki edenler, akademisyenleri tek tek işten çıkarttı. Memleket tarihinde ilk değil bu: 1948’de, Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes, dönemin DTCF dekanı Enver Ziya Karal’ın ihbar mektubuyla okuldan atılmıştı. 12 Eylül, YÖK’ün arkasına sığındı ve 1402 sayılı kanunla, aralarında Pertev Naili Boratav’ın oğlu Korkut Boratav’ın da olduğu pek çok akademisyeni görevinden uzaklaştırdı. Korkut Hoca, hocaların hocası, Cuma günü, şu anki iktidarın görevinden uzaklaştırdığı akademisyenlere destek vermek için Mülkiye’nin önündeydi. YÖK, eleştiriler karşısında, “isimleri bize rektör bildirdi” diyerek topu üniversiteye attı. Tarihin tekerrürü!

Müzikten uzaklaşmayayım… Bugün, Şili’nin bağımsızlığını ilan ettiği gün. “Venseremos” ve “el pueblo unido jamas sera vencido” sloganlarını dilimize sokan memleket… 11 Eylül 1973 tarihinde yapılan darbe sonrası, Şilili gruplar Inti Illimani ve Quilapayun, dillerinde bu iki marşla dünyayı dolandı ve darbeyi anlattı. Her iki marş, ‘70’li yılların sonunda Türkçeye çevrildi ve dilden dile yayıldı, söyleyene umut verdi. “El Pueblo”nun Türkçe sözleri, şöyle: “Yürüyelim güzel geleceğe / Önümüzde şanlı bayrağımız / Yeni açan al bir çiçek gibi / Karanlığın ortasından fışkırarak / Kızıl şafak tutuşturur göğü / Doğan günü haber verir bize // Tek bir yumruk tek bir yürek gibi / Gelen daha güzel günler için / Yeri sarsan adımlarımızla / Tek sesle haykıran binlerce ağızda / Haykırırız zafer şarkımızı / Sonsuz inancımızla zafere // Dinleyin yükselen halkımızın sesini / Sarsarak gökleri haykırıyor: İleri! // Dört yanından güzel ülkemizin / Kuzeyinden, güney illerinden / Ormanlardan, kırdan, madenlerden / Aynı safta olanlar işte savaşan / Geliyorlar ayak seslerinde / Gündüzü var geleceğimizin // Yürüyelim o mutlu günlere / Çünkü artık gerçeği biliyor / Çelik gibi ışıldayan eller / Ki zaferi elbet onlar getirecek / Kadın erkek çocuk yaşlı herkes / İşçilerle kol kola yürüyor…”

13 Şubat, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulduğu gün. DİSK, 50. yaşını, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenecek bir geceyle kutlayacak. “50. yılımızda demokrasiyi kurmak için birleşelim” sloganıyla çağrısı yapılan geceye, DİSK Korosu’nun yanı sıra, Bandista, Erdal Güney, Genco Erkal, Kardşe Türküler, Timur Selçuk ve Zülfü Livaneli katılacak. Şarkılar, türküler, marşlar hep bir ağızdan söylenecek. İnsana yalnız olmadığını hissettiren, bireyi kalabalıklaştıran, yan yana olmakla direnci artıran buluşmalardan biri bu. Devrim marşlarının, özgürlük şarkılarının, isyan türkülerinin insana ne kadar iyi geldiğini söylememe gerek yok. Şarkıların gücünü gösteren en yakın örnek, Gezi direnişiydi. O günleri unutmadık, unutmayacağız.

Bu ara dillerde dolaşan bir başka marş, “İzmir Marşı”. Kimi kaynaklar, bu marşın aslının “Kafkaysa dağlarında çiçekler açar” dizesiyle başlayan marş olduğunu yazıyor. Besteci olarak görünen bir isim var: İzzettin Hümay Elçioğlu ancak bu, ispatlanabilmiş değil. Söylenebilecek en doğru şey şu: Söz yazarı ve bestecisi bilinmiyor, resmî kaynaklarda “anonim” olarak geçiyor. Kimi kaynaklarda Muammer Sun ismine de rastlıyoruz ancak Sun besteci değil, marşı düzenleyen isimlerden biri. En çok kullanılan, onun düzenlemesi. Cumhuriyet dönemine ait bir marş bu. 9 Eylül 1922 sonrası, heyecanla uyarlanmış ve söylenmiş olmalı. Bugünlerde gündeme gelmesini, rejim değişikliği konusundaki ısrara bağlamak mümkün. Cumhuriyete vurgu yapmak ve Atatürk adını hep bir ağızdan dillendirmek için biçilmiş kaftan: Güzel ve etkileyici. Herkes tarafından biliniyor ve aynı anda eşlik edilebiliyor olması, ayrıca marşın avantajı. Bunun ilk olmadığını söylemek gerek ama: 2011’de, Süper FM’in bir projesi olarak 16 farklı sanatçının yorumuyla yeniden gündeme gelmişti. Cumhuriyet Mitingleri’nde de söylendi. Tribünlere yeni girdi ama belli ki bu son olmayacak… Alanlardan müzikli mekanlara, her yerde çalınmaya, söylenmeye başladı çünkü. Bir dönem “10. Yıl Marşı”nın gördüğü muameleyi görüyor şu anda.

Varsın “vatan haini” desinler. Şarkılar dillerde olduğu sürece, kimseyi yıldıramazlar. Bugün Mülkiye’den, DTCF’den, diğer üniversitelerden akademisyenleri atanlar, yarın anılmayacak bile. Yaşayacağız ve göreceğiz. Bugünün şarkısı, bir gün muhakkak yazılacak.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI