Halkın aklıyla alay etmede devlet aklı

Cumartesi, 11 Şubat, 2017
Bir gizli el, bir üst akıl, iç ya da dış mihrak değil bu döngünün sebebi. Akıl sır ermez güç ve yetenekte komplocuların oyunu değil vesayet tezgahının tekrarı. Bu sadece bilindik insani zaafların harekete geçmesi. Her insan ve kurumda var olan zaafların hukuk tarafından kontrol edilemez oluşundan ibaret.

Her zamanki gibi toplumun aklını biçimlendirme niyetinde devlet aklı. Binlerce kamu görevlisi daha işinden oldu son günlerde. Çoğunluğu öğretmen ve akademisyen… Terör, darbe bahanesiyle güvenlik sosuna bulanmış endoktrinasyon bu başka izahı yok.
Zihinlere hücum eden devlet…
Yabancı değil çok tanıdık bildik, vesayet rejimi bu. Vaktiyle çağdaşlık makasıyla biçilirdi toplumun kumaşı, şimdi dindarlık makasıyla biçilmede. Biçen yine devlet, biçilen yine halk…

Kimlikler halklara ve asıl olarak insana ait, iktidarların kimliği yok. Devlet kudretinin kimliği olmaz zira. Meğerki hukuku olsun. Hukuk askıya alındığı zamanlarda iktidardaki kişi ve partileri siyasi, kültürel, etnik ya da dini aidiyetleri, sınırlamaya yetmez. Devlet gücünü elinde tutanları, inançları değil sadece hukuk sınırlar. Hukuk, devlet ideolojisiyle sınırlandığında da işte böyle zamanın akışı tersine döner. Kronik hastalık gibi habire nükseder, yanlışları tarihin. Cumhuriyet tarihimizin dinmeyen ve son aylarda hızını iyice artıran tasfiye kasırgası, devlette devamlılık esasından.
Hangi siyasi partinin hangi görüşün hükümet ettiği fark etmez, bu devamlılık anlayışında. Normalde anayasanın, yasaların uluslararası anlaşma ve sözleşmelerin, temel politikaların değişmeyeceğini anlatmak için kullanılır bu devamlılık esası. Özellikle demokrasilerde ve hukukun üstün olduğu ülkelerde iktidarın el değiştirmesiyle kazanılmış hakların ihlal edilmeyeceği anlamına gelir. Ancak bizde anayasanın, yasaların değil yazılı olmayan kuralların devam edeceğini anlatır. 1934’den beri her fırsatta tekrarlanan akademi ve kamu ihraçları gibi.
Devlet ideolojisinin, gizli hükümlerle uygulandığı garip ülkemizde siyasi partiler devlet politikası üretmiyor. Devlet, siyasi partilerin politikalarını –iktidar olunca- yeniden biçimlendiriyor. AK Parti’nin YÖK politikası gibi…

Darbecilerin kurduğu vesayet mekanizmalarına 82 Anayasası’nın eklediği halkalardan biri olarak YÖK, kurulduğu günden bu yana en çok protesto edilen kurumlardan. Siyasi çalkantılar içinde geçirdiğimiz yıllar boyunca değişik vesilelerle ve her seferinde farklı kesimlerce karşı çıkılıp kaldırılması en çok istenen kurum. Ne var ki uzun yıllar boyunca hiçbir zaman ortaklaşmadı toplumsal muhalefet. Solcular karşı çıkarken onların gerekçelerine katılmadı, diğer muhalifler. Dindarlar karşı çıkarken de solcular destek vermedi eylemlere.
Öğrenim harçlarına karşı yürütülen kampanyalar belki tek istisna. Hemen her görüşten öğrenci ve tabii kitlesel muhalefet harçlarının kalkmasını istedi. AK Parti iktidarının ilk dönemlerine rastlar bu ortaklaşma. Seçilmiş, iktidar olmuş ancak henüz muktedir olamamıştı o yıllarda. Başta asker ve yargı tüm vesayet odakları hâlâ çok güçlüydü. Demokrasinin güçlenmesi önündeki büyük engeldi vesayet ve AK Parti hükümetlerinin de vesayete karşı mücadele etme azmi vardı. Halkın karşı çıkışta ortaklaşmasının yarattığı güçlü rüzgarı arkasına aldı iktidar ve harçları kaldırdı. YÖK uygulamalarında ciddi bir değişimdi, arkası gelmesi beklenen.

YÖK, yok edilmeli veya işlevi akademik koordinasyonla sınırlı, demokratik niteliklere sahip bir kurula dönüşmeliydi. Ancak sorunlar çoktu ve birer birer aşılması için sıranın YÖK’e gelmesini ümitle bekledi halk, AK Parti’ye güvenini yitirmeden. Kuruluşundan itibaren halkın hoşnutsuzlarını ve beklentilerini dikkate almış, kendi içinden çıkmış hükümetti zaten. Dahası AK Parti’nin iktidara gelirken halka verdiği sözlerden biri, bu kurumu kaldırmaktı. Üniversiteleri demokratik özerk yönetime kavuşturmaktı.
Sırası geldiğinde yapılan tek şey başkanı kendi sevdiği kişiler arasından atamak oldu. Hatta üstüne bir de son dönemde Rektör seçimlerini kaldırdı. Kaldırılması gereken seçilen rektör dışında, daha düşük oy alan adaylardan birini atayabilme yetkisi olduğu halde.
Vesayet zincirinin halkalarını oluşturan diğer kurumlara da yapıldığı gibi YÖK de fethedilen kalelerden biri oldu ve vesayetin sunduğu imkanlar sonuna kadar kullanıldı. Vesayete konmak demokratikleşmekten kârlıydı.
Vesayetin sunduğu artı güç nimetlerini sonuna kadar tepe tepe kullanmakta uzunca bir süredir AK Parti.
OHAL sürecinde çıkarılan kararnamelerle hukuk by-pass edilmiş olarak vesayet mekanizmalarının sağladığı kolaylıkla, yeni bir toplum düzeni oluşturulmakta. Hedeflenen yeni düzene uymayanlara yol gösteriliyor. FETÖ, PKK bahane…
686 sayılı KHK ile geçmiş aylardaki tasfiyelere ek olarak 4464 kamu görevlisi daha ihraç edildi. 2585 öğretmen ve 330 akademisyen de kendilerinden önceki binlerce tasfiye edilen binlere eklendi. Tüm bunlar da YÖK ve diğer kurumlara tanınan olağan üstü yetkiler ve hukuksuzluğu hukukmuş gibi gösteren vesayet usulleri sayesinde. Ülkenin düşünce ve bilim hayatını da kontrol etmeyi devlet görevi sayan darbecilerin dizaynı sayesinde. AK Parti iktidarının darbecilerin getirdiği vesayet odağını kaldırmak yerine zapt etmekle yetinmesi nedeniyle.
Vesayet odaklarını kaldırmadı. Ele geçirdi. Kullanıyor. Başkaları kullanırken halka açı veren bu kurumlar ve yetkiler, AK Parti kullanırken de aynı acıyı yaşatıyor,
Bir gizli el, bir üst akıl, iç ya da dış mihrak değil bu döngünün sebebi. Akıl sır ermez güç ve yetenekte komplocuların oyunu değil vesayet tezgahının tekrarı. Bu sadece bilindik insani zaafların harekete geçmesi. Her insan ve kurumda var olan zaafların hukuk tarafından kontrol edilemez oluşundan ibaret. Her siyasi parti gibi Ak Partinin de ülkemizdeki hukuksuzluğu, kural tanımazlığı kullanarak, partilerinin ve şahıslarının faydasını ülke çıkarından önce düşünmesi. Ülkenin yararı adil ve demokratik ilkelere bağlı olduğu halde bu ilkeleri kendi faydalarına kurban edişleri…
Ve, önümüzde bir anayasa değişiklik paketi var. Vesayeti kaldırdık diyorlar. Gerçek dışı bir iddia…
Yeni, yepyeni bir anayasa diyorlar. Gerçekle hiç alakası yok.
16 Nisan’da Kenan Evren anayasası bir kere daha oylanacak.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI