Kırk yamalı bohçaya astar 5

Çarşamba, 18 Ocak, 2017
Vesayet odakları yerli yerinde dururken bu odakları iktidar partisinin kontrolüne aldığı bir sistem öneriliyor. Tek parti döneminin halkı baskı altında tutabilen gücünün yeniden kurgulandığı bir paketten söz ediyoruz. Hem vesayet hem tek parti…

İktidar ve muhalefet arasında, yandaşlarla karşıtlar arasında anayasa değişiklik paketine ilişkin tartışmalar kör inatlaşmaya dönüşmüş halde. Muhalefet handiyse darbe anayasalarını ve hatta bir adım öteye geçerek Adalet ve Kalkınma Partisi öncesini mükemmel demokratik düzenlermiş gibi savunarak karşı çıkıyor değişiklik paketine. Böylece gerek parlamentoda gerekse halk nezdinde AKP tezlerini ve değişiklik paketini güçlendiriyor. Çünkü her birimiz yaşadıklarımızdan biliyoruz, bu paketten önce de ülkemizin demokratik bir sisteme sahip olmadığını. Kutuplaşmış siyasal algı, yeniye karşı çıkarken geçmişi savunmak biçiminde gelişen bu tartışma ortamında, kaçınılmaz olarak AKP tarafından getirilen cumhurbaşkanlığı sistemini iyi bir şey zannediyor. Tartışmaları ve karşı çıkışları doğru yerden kurgulamak için geçmişle kıyaslamak belki daha yararlı olur. Başa dönüyoruz diyerek bitirmiştim önceki yazımı ve şimdi yeniden izlemeye hazırlandığımız o eski filmi hatırlamakta yarar var.

Cumhuriyetin ilk yıllarının kendi olağanüstü şartları içinde oluşmuş bir tek parti devlet düzeninden kurtulmak için çok çile çekildi bu ülkede. İki dünya savaşı arasında kimi ülkelerde otoriter rejimler oluşurken demokratik ülkeler de bu günkü demokrasi anlayışından epey uzaktaydı. Bizim tek parti yönetimi ise bu ikisinin arasında ve demokrasiyi, batı Avrupa siyasi ve ekonomik sistemini hedeflemekle beraber Kemal Karpat’ın tanımıyla “yarı askeri, cumhuri bir diktatorya” niteliğindeydi. Defalarca muhalefet partisi kurulup otoriter rejimin baskısıyla kapatıldığı bu tek parti düzeni ancak CHP’nin içinden muhalif ses yükselmesiyle son bulduğunda ikinci dünya savaşı bitmişti.

 

Demokratik ülkelerin zaferiyle biten savaşın ardından Türkiye de kazanan dünyanın sistemine uyum sağlamaya yöneldi. Gönüllü veya dış baskıyla olduğu fark etmeksizin CHP ve İsmet İnönü, kişisel ve partizan çıkarları değil ülke yararını gözettikleri için uyum yasalarıyla parti devletini, demokratik muhalefeti mümkün kılacak yeni bir düzene dönüştürmeye çalıştı. 46 seçimlerinin facia olması bir yana o tarihten sonra çıkan yasalar adeta CHP ve İnönü’nün iktidarı devretmeye hazırlanışıydı. Onurlu ve mütevazı, saygıdeğer bir çabaydı bu. Ancak sistemi, sınırlı anayasa değişikliği ve birkaç yasal düzenlemeyle demokratik yapmak mümkün değildi.

Demokrat Partili yılların halkın gönlündeki yüce değerine rağmen pek çok hatayı barındırması da bu yüzdendi. Sistemdeki açmazlarla, tek parti döneminin asker ve sivil bürokratlarıyla yaşanan uyuşmazlıklar hep siyasi krizler yaşattı. Krizleri aşmanın yolu demokratik bir anayasa yapmak olmasına rağmen askeri darbe kolaycılığına sapıldı. Darbe sonrası yapılan 1961 anayasası da tek parti devletinin anayasasıyla iktidara tanınan muazzam gücü halkın seçtiklerinin eline vermemek için demokrasi dışı kontrol mekanizmaları oluşturdu. Demokratik denge denetleme mekanizmaları geliştirmek yerine halkın/seçmenin kararını baskılamak için seçilenlerin üzerinde bürokratik kontrol mekanizmaları oluşturuldu. Birey hak ve özgürlükleri, sendikal haklar ve 50’li yılların fenomeni “komünist avı” terkedilerek sosyalist siyasetin mümkün oluşu açısından özgürlükçü anayasa olarak tanındı. Ancak seçilmişlerin üzerinde devlet ideolojisinin bekçiliğini yapan atanmışların vesayeti sürerken anayasanın hak ve özgürlükler bahsinin uygulanamayacağı açıktı. 71 ve 80 biraz da anayasanın tanıdığı ancak sistem izin vermediği için bireysel hakların kullanılamayışından. Özgürlük talepleri hep seçilmişlerin başarısızlığından gibi görüldü ama aslında sistemin dayatması hem seçilmişleri hem de halkı baskılıyordu.

Kişi hak ve hürriyetlerini kısıtlamayı kolaylaştıran, bürokratik vesayeti de pekiştiren 82 anayasasıyla da düşe kalka bugüne geldik. Şimdi de darbe anayasasından kurtulmak için özgürlükçü bir anayasa yapmak ihtiyacı açık olduğu halde kolaya sapılıyor. Bu sefer bir askeri darbe değil ama hükümet sistemi değişikliği toplumun ihtiyacını karşılar zannediliyor. Teklifi sunanlar adına yerli ve milli, bize özgü, her sistemden ihtiyacımıza uygun özellikler almak biçiminde tanıtılmakta bu yeni teklif. Karşı çıkanlar da parlamenter sistem demokratikti, kuvvetler ayrılığı vardı, bu başkanlık otoriter rejim getirecek inatlaşmasında. Oysa 82 ve 61 anayasalarının demokratik, kuvvetler ayrılığına dayalı bir parlamenter sistem getirmediğini herkes biliyor.

Orhan Aldıkaçtı’nın kurumsal vesayet odaklarını perdeleyerek işaret ederken söylediği gibi “bir nevi kuvvetler dengesi” oluşturularak melez bir sistem kurulmuştu. Hiçbir zaman kuvvetler ayrılığı olmadı bizde. Hiçbir zaman demokratik olmadı sistemimiz. Dolayısıyla şimdi karşımıza çıkan bu değişiklik paketini demokrasiyi yok eden bir sistem olarak isimlendirmek yanlış. Kafa karıştırıcı inatlaşmalardan kurtulup, geçmişten gelen ve hali hazırda uygulanan anti-demokratik sistemi savunmaktan vazgeçmek gerek. Şimdi oylamaları süren anayasa değişiklik paketi de tümüyle demokrasi dışı yeni bir melezleşme önermekte.  Eskiyi savunmadan yeni paketi değerlendirmeye kalkınca da görüyoruz ki bu yeni melez sistem hem vesayet rejiminin hem de tek parti sisteminin birçok özelliğini kendinde toplamış.

Vesayet odakları yerli yerinde dururken bu odakları iktidar partisinin kontrolüne aldığı bir sistem öneriliyor. Tek parti döneminin halkı baskı altında tutabilen gücünün yeniden kurgulandığı bir paketten söz ediyoruz. Hem vesayet hem tek parti…

Muktedirler için kaymaklı ekmek kadayıfı… Halk için zehir zemberek…


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI