Şehîdê min ê ezîz! Mekanê te cennet be. Welat minetdarê te ye

Cumartesi, 7 Ocak, 2017
Görevi başında ve görevini layıkıyla yaptığı için tehlikeyi erken fark ederek canı pahasına önlemeye çalışmış bir insana duyduğum saygıyı, ona, anadiliyle veda ederek göstermek niyetim.

Ahmet Davutoğlu’nun, Tiwitter hesabından yayınladığı Türkçe ve Kürtçe zarif mesajında “aziz şehidim mekanın cennet olsun vatan sana minnettar” sözleriyle şehit Fethi Sekin’e vedasına yürekten katılıyorum. Katılıyorum ama Davutoğlu’nun mesajındaki Kürtçe cümleleri –çok sevmeme rağmen- başlığa taşırken hayli tereddüt ettim.

Mazlum gönlü yufka olur derler. Öyledir de kendimden biliyorum. Vaktiyle birisi başörtüsü sorunu diye başlayıp yasak karşıtı ve gönül alıcı bir söz söylemeye çalışsa bile tahammül edemez hemen parlardım. Sorun olan yasak, başörtüsü değil, diyerek öfkemi kusar, iyi niyetli insanların sözlerinden bile yaralanır ve onları da yaralardım. Şimdi Kürtlerin de Fethi Sekin’in şehadeti üzerine Kürtçe mesaj verilmesinden ve Kürtçenin, bir şehadetin ardından Türkler tarafından kullanılır oluşundan yaralanması endişesi taşıyorum. Umarım bu başlık Kürtleri incitmez. Ve dilerim yakın bir gelecekte Kürtlerin bütün hakları tanınmış olarak, yukarıda vaktiyle ‘başörtüsü yasakları’ diyebildiğim serinlikte Kürtleri ve Kürtçeyi konuşabiliriz. Bugünün ve geçmişin zulmünü unutmadan yaraları sarmaya çalışacağımız günleri en kısa zamanda görür ve yaşarız umarım. Görevi başında ve görevini layıkıyla yaptığı için tehlikeyi erken fark ederek canı pahasına önlemeye çalışmış bir insana duyduğum saygıyı, ona, anadiliyle veda ederek göstermek niyetim.

Davutoğlu’nun mesajına gelen ırkçı/devletçi/Kürt ve Kürtçe karşıtı cevapların Türkiye toplumunu yansıttığı görüşüne ise hiç katılmıyorum. Bu cevaplar, hak hukuk tanımaz yaygaracı bir grubun, pervasızlığına gösterge olabilir ancak. Hak tanımazlığı böylesine yüksek sesle dile getirecek denli pervasızlaşmalarının sebeplerinden biri maalesef iktidara yaranma gayreti. İktidar çevreleri bilerek veya bilmeyerek ayrımcı ve nefret söylemi hatta suçu sayılacak bakış açısını besliyor. Özellikle Kürt siyasetini kriminalize etmekle besliyor bu nefreti. Ancak AKP tabanı ve seçmeni dahası MHP tabanı ve seçmeni dahil olmak üzere bu ülkede sessiz ve makul çoğunluk hak hukuk tanımaz yaygaracılarla aynı fikirde değil, hiç şüphem yok.

 

Zulmü bu kadar pervasız teşvik edenlerin böyle güçlü görünmesinin nedenlerinden bir diğeri ise anayasa sorunumuz. Bilmem kaç beden küçük bir deli gömleğine tıkıştırılmış gibiyiz bu anayasayla. Yıllardır özgürlükçü ve sivil bir anayasa özlemiyle yanıp kavruluşumuz boşuna değil. Özgürlükçü demokratik niteliği yüksek bir anayasa, Kürtlerin kendilerini tümüyle eşit vatandaşlar olarak bu devletin ortak sahiplerinden hissetmelerini sağlarken aynı zamanda etnik ayrımcılığı da engelleyecekti. Bazen anayasaya gereğinden fazla önem verip onu adeta bir sihirli değnek gibi gördüğüm hissine de kapılıyorum. Ne çare ki rahmetli Şerafettin Elçi’nin ünlü sözüyle “Kürtleri ikna Türkleri razı” edecek bir sosyal barışın sadece demokratikleşmeyle mümkün olacağı çok açık. Devlet-toplum-birey ilişkisinin, insanı önceleyerek yeniden kurgulanması ve yönetim erkleriyle kamu kurumlarının görev ve yetki sınırları daha net olarak tanımlanmış biçimiyle insan odaklı yönetişim anlayışına geçilmesi için anayasa şart. Kürtlerle barışımızı tesis etmek için anayasa ne kadar gerekliyse terörle mücadelede başarıya ulaşmak için de Kürtlerle barışmak bir ön koşul olarak ortada duruyor. Sadece PKK/TAK terörü için değil bu sözlerim. Kürtlerle barışalım PKK silah bıraksın sığlığından uzak; iç barışını, iç huzurunu sağlamış bir ülke olarak tüm terör ve siyasal baskı odaklarına karşı güçlü bir direnç geliştirmenin yolu barıştan geçiyor.

İnsan odaklı yönetişim ve insanı önceleyen bir anayasa yapılması ihtiyacından bahsederken şüphesiz mevcut “kişiselleştirilmiş anayasa” değişiklik paketinden söz etmiyorum. Çaresiz dönüp dolaşıp tekrar anayasa değişiklik paketi hakkında yazılacak.

Not: Terörü bir kere daha lanetliyor, HDP nin terörle arasındaki mesafeyi belirginleştirmesini ve yargının da hapisteki Kürt siyasetçileri, özellikle yaşı ve hastalığı nedeniyle Ahmet Türk’ü tahliye etmesini umuyorum.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI