Yıldızları söndürmüş fırtınanın soluğu 

Çarşamba, 4 Ocak, 2017
Son günlerde yaşanan ayrışmaya karşı bazılarının “ben, sen yok, biz varız” şeklindeki eski faşist sloganla birlik çağrısı yapması da pek büyük yanılgı. Özgür bireyler ancak bilinçli seçimlerle yani iradesiyle iyiye, güzele, doğruya yol alarak biz olmaya yönelebilir.

Kara kış gölleri, nehirleri dondururken ve terör yüreğimizi, damarlarımızda akan kanı dondurmaya niyetlenmişken ülkemin ve içimin karanlığını layıkıyla ifade eden Cemil Meriç’in cümlesi, başlık (Jurnal/1). Ve ekliyor: “Bu batan gemi sensin dostum”

Ben bu gemiyim ve batmaktayım. Tüm unsurlarımla, hücrelerimle, zihnimde, gönlümde, ruhumun ta derinlerinde ne varsa hepsiyle birlikte batıyorum, Reina saldırısından bu yana. Ölenlerle ölerek, yaralananlarla ıstırap içinde kıvranıp, hayatta kalabilenlerin acısıyla batarken beni dibe hızla çeken, hoyrat söylemler, karşılıklı suçlamalar. Sözlü ve fiilî linç meraklıları, insanlığından sıyrılmayı kolayca başarıyor. Beni, bizi, hepimizi kendi sefil çukuruna çekiveriyor, bir çırpıda. IŞİD teröründen topyekûn dindarları sorumlu tutan islamafobik güya medenilerle gece kulübünü, yılbaşı eğlencesini itham ile handiyse oh olsun demeye getiren din(i)darlar; her terör eylemini iktidara çakmak için dört gözle bekledikleri hissi uyandıran kategorik muhaliflerle mevcut siyasi, idari hataları dile getiren her eleştiriyi, her soruyu ihanetle itham eden teslimiyetçi yandaşlar, karanlığın müsebbibi… “Bir kısım insanların düşüncesi etraflarını yansıtan bir aynadır, onlar başkalarının kaydettiklerini bıkmadan tekrarlayan plaklar gibidirler, ruhları yoktur” Cemil Meriç bir kısım diyor ama yazık ki günümüzde dört yanımızı kuşatan bu ruhsuzlar çoğunluğu teşkil etmekte. Her insan bir âlem oysa…

Her insan bir alem, alemi içine sığdırabildiği, ufkunu, gönlünü genişletebildiği ölçüde eşref-i mahluk sıfatına layık, insan. İnsan/kişi/birey yahut gemi varlığın/mevcudatın ne kadarını içine sığdırabiliyor, gönlüne yerleştirebiliyorsa işte o kadarıyla batıyor ya da çıkıyor. Ve o kadarıyla da biz olabiliyor. Her birimiz ayrı bir alem, her birimiz ayrı bir gemiyken, bir ve ben olarak ötekini, gayrıyı gönlümüze yerleştirebildiğimiz takdirde biz olabileceğiz. Son günlerde yaşanan ayrışmaya karşı bazılarının “ben, sen yok, biz varız” şeklindeki eski faşist sloganla birlik çağrısı yapması da pek büyük yanılgı. Bireyi toplum potasında eriten, bireyin özgür iradesini yok sayan anlayışlar yukarıda bahsedilen ruhsuz plakları üretiyor. Özgür bireyler ancak bilinçli seçimlerle yani iradesiyle iyiye, güzele, doğruya yol alarak biz olmaya yönelebilir. Nitekim biz insanlar hayatlarımızın ilk çağında ben-merkezciyiz. Önce benliğimizi kavrıyor sonraki yaşlarımızda toplumsal bütünlüğü idrak ediyoruz. Ben olmayı öğrenmeyen biz olmayı da öğrenemiyor. Aynı zamanda sorumluluk üstlenmek anlamına gelen ben olma hali o kadar eksik o kadar törpülenmiş ki ülkemizde, herkes sütten çıkmış ak kaşık. Kendi üstüne düşen işleri layıkıyla yerine getirmediği için yaşanan sorunlardan her daim başkasını suçlamak esas. Düşmansız yaşayamama hali bundan sanırım. Terörün yol açtığı acıyı, duygusal yıkımı, korkuyu, endişeyi bile insani değerlerle ifade etmek yerine ötekine düşmanca saldırarak ortaya koyma hali de bundan olmalı.

Her şeye rağmen yine C. Meriç’in tanımladığı bir grup insan var ki dibe battığımızda inancımızdan aldığımız güçle ayak direyip tekrar yüzeye çıkmayı öğrenebiliyoruz onlardan. İnatla ve inançla içlerindeki umudu en karanlık anlarda topluma meşale gibi sunan insanlar var şükür. Her şeye rağmen barıştan vazgeçmeyenler… “Bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir dâvaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler” Her türlü olumsuzluğun üstesinden gelebilmek için tüm baskılara rağmen düşüncelerimizi ifade etmekten uzak kalmayarak duygularımızı paylaşıp, bireysel sorumluluk üstlenip, acılarda ortaklaşalım. Bugün son söz de Cemil Meriç’in olsun:

“Yalnızca paylaşılmayan acılar bizi yıkabilir”


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI