Aydın Selcen
Aydın Selcen

Reina Katliamı üzerine

Pazar, 1 Ocak, 2017
İstihbarat denince de aklınıza muhaberat devleti gelmesin. Görünür güvenlik denince her köşebaşında çevrilip kimlik sorulması, bütün ana arterlerde trafiği boğacak beton bariyerler, aramalar gelmesin.

İlk görev yerim 1995-97 Cezayir’di. İç savaş vardı. İslamcı, cihatçı terörizmle orada tanıştım. Sokağa çıkma yasağı gece 11’de başlar, sabah 6’da biterdi. Şehir merkezinden 30 km’den fazla uzaklaşmak diplomatlar için izne tabiydi. Kente vardığımın haftasında bir gece yanlış bir yola saptım. Kendimi bir çatışmanın ortasında buldum. Sokak ışıklarının altında, yolun ortasında, ben arabamın kapısı açık, yere çömelmiş aval aval beklerken. Takviye bir minivan geldi, arka kapısı açıldı içinden yüzü maskeli özel harekat polisleri indi. “Bu ahmağın burada ne işi var” diye soran dahi olmadı, o denli gülünç bir durumdaydım. Her neyse postu deldirmeden çatışmanın sonunda oradan dönüp yeni tuttuğum evimin yolunu bulabildim.

Patlayıcı yüklü araçlarla yapılan saldırıların tok seslerini birbirinden ayırmayı, hangisi güçlü hangisi zayıf, yakın mı uzak mı orada öğrenmeye başladım. Bir sabah gemilerinden inen üç Ukraynalı denizcinin kafaları kesilip kaldırımın kenarına dizildi. Bir başka gün başsız cesetler ayaklarından şehrin en işlek caddelerinden birindeki üst geçitten sallandırıldı. Ailesi rehin alınan bir binbaşı patlayıcı yüklü aracını subay lojmanlarının ortasında patlattı. Başkent Cezayir’in hemen kenarında dağ köylerinde kadın, çocuk demeden toplu katliamlar yaşandı. Beş yıl süren “olaylarda” (basbayağı bir iç savaş olduğu çok sonra yaptığım okumalarda kafama dank etti) o zaman 35 milyon civarında nüfusu olan ülkede on yıl içinde yaklaşık 150.000 kayıp verildi.

14 Eylül 2003’te bu defa Bağdat’ta görevime başladım. Yaz aylarında Ürdün Büyükelçiliği ve BM Temsilciliği’ne saldırılar olmuştu ama kentte tuhaf bir sükunet vardı yine de. Büyükelçiliğimiz duvarlarla çevrili güvenlikli bölge dışında Sünni Arapların oturduğu Azamiye mahallesindeydi. 14 Ekim 2003’te Büyükelçiliğimize patlayıcı yüklü araçla intihar saldırısı yapıldı. Ardından İstanbul’da 15-20 Kasım 2003 dörtlü intihar saldırıları geldi ve Britanya Başkonsolosu Roger Short öldürüldü. Saldırıları yerli El Kaide üstlendi. 17 Aralık 2004’te Büyükelçiliğimizin güvenliğini sağlamak üzere görevli Özel Harekat polislerini getiren iki sivil aracımız Musul’da yine bugünkü IŞİD’in öncülü olan İslamcı katillerce pusuya düşürüldü.

Bağdat’ta görev yaptığım 2003-06 arasında ortam hızla yaşanmaz hal aldı. Resmi “hedeflerin” önü beton duvarlarca çevrildikçe, intihar saldırıları pazar yerleri, benzin kuyrukları, amele toplanan bekleme alanları, lokantalar gibi korunaksız yumuşak hedeflere yöneldi. İlk patlamanın ardından halk yaralılara yardım için toplanıp, ambülanslar ve güvenlik görevlileri olay yerine yetiştiğinde, ikinci patlama gerçekleştiriliyordu ki daha fazla insan ölsün. Çoğunlukla hedef Şiiler ve Hristiyanlardı. Şiiler de ölüm mangaları kurdular. Geceleri Sünni mahallelerden topladıklarını çoğunlukla kafalarını matkapla delerek öldürdüler. Bir morgda başının yerine bir köpek kafası dikilmiş bir ceset bulunduğunu hatırlıyorum. Irak savaşında can kaybının en büyük kısmı da bu Şii-Sünni çatışmasına aittir, ABD askeri harekatına değil.

Şimdi, burada, ülkemizin başkenti Ankara ve en büyük kenti İstanbul defalarca terörün hedefi oldu. Bir de darbe girişimi atlatıldı. Havaalanı, stad, meydan olabilecek her türlü hedef vuruldu. Rusya’nın büyükelçisi öldürüldü. Son olarak Kuruçeşme Reina’da katliam yapıldı. Arkası gelir mi ? Maalesef gelir. Terörle mücadelenin yüzde yüz güvenceli yöntemi yok. İstihbarat işin başı. Toplumsal dokuyu, yaşama tarzını sakınmak da siyasi öncelik. Bunların sorumlusu ülkeyi yöneten hükümet. OHAL var diye terör saldırıları azaldı mı? HDP milletvekilleri içeri tıkıldı, parti merkezleri basılıp, duvarlarına yazı yazıldı diye terör azaldı mı? Suriye’ye askeri müdahaleyle terör azaldı mı? Aynı siyaset daha büyük şiddetle sürdürülürse azalır mı? Bu soruları sormak da herhalde biz yurttaşların ve her şeyden evvel bir gün uyanırsa anamuhalefetin işi.

İstihbarat denince de aklınıza muhaberat devleti gelmesin. Görünür güvenlik denince her köşebaşında çevrilip kimlik sorulması, bütün ana arterlerde trafiği boğacak beton bariyerler, aramalar gelmesin. Siyaset değiştirmek deyince Rusya’yla arayı düzeltip, Suriye’de ateşkese önayak olmak başarısı gösterince akla hemen ABD’ye dönüp IŞİD’e ve PKK’ye silah veriyorsunuz diye mesnetsiz yüklenmek gelmesin. Ulusal güvenlik tehditlerimizin başına artık İslamcı cihatçı tekfirci selefi tektipçi faşist terörü iri neon harflerle yazalım ve terörle mücadele adı altında zaten ölüm döşeğindeki demokrasiyi boğmaktan vazgeçelim. Başımız sağolsun.

 


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI