Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Görmenin ilk coşkusu 

Cumartesi, 17 Aralık, 2016
Gözlerine güvenenlerin daima yanlışa düştüğünü zamanla anlayacaksın. Dünya bulanık bir yerdir ve göz yarı yolda bırakır.

Ertuğrul’a ağıtta “Kahpe gider şahan kalır”ı duymuşsun. Şahan ne demek acaba? Sözlük karıştırıyorsun, “Kaçakçı Şahan”ı da göreceksin sonradan. Şahin yerine şahan demeye başlıyorsun ve gözlerinden çok memnunsun. İnsanın iddiasından vurulduğu bilgisine henüz vâkıf değilsin. Gençlik, iddiadan mürekkep bir şey.

Sağ yanından sonsuzmuş gibi görünen yeşillik uzanıyor. Canın çok sıkılıyor, daima çok sıkılıyor. Sıkıntıdan yapılan zamanlar. Müzik var. Müzik böyle zamanlar için icat edilmiş sanıyorsun. Biliyorsun elbette müziğin senin bu pespaye can sıkıntın için icat edilmediğini, ama öyle düşünmek hoşuna gidiyor. Tıpkı o yeşilliği orman sanmak gibi. O ormanın içinde sanki sonsuz yürüyebilirmişsin gibi. Ama sonsuz yok. Yeşil biter. Orman bile biter. Müzik? O belki bitmeyen bir şeydir.

Şahan gibi gözlerin var. Her şeyi görüyorsun. Taa uzaklarda yazan tabelanın imzasını takip edebilirsin. İmzayı atan tabelacının hangi harfin kuyruğunu uzun tuttuğunu, a ile z’yi mesela nasıl bitiştirdiğini, az kelimesinin manasını falan bile görebilirsin. Öyle geliyor. Bir süre öyle devam da ediyor üstelik. Görüyorsun. Görmek müthiş bir şey. Asla bozulmayacak bir beden uzantısı, bir uzuv. Kolun kısalmayacak, ayağın aksamayacak, kulağın hep duyacak gibi geliyor ya, bu da öyle geliyor. Hep göreceksin. Şahan gibi, tabii ki.

Sağ yanından sonsuzmuş gibi uzanan yeşilliği sınıftan görüyorsun. Boylu boyunca cam bir tarafı, soğuk, beyaz ışıklı, kolçaklı sıralı, kara tahtalı bir sınıf. Canın? Evet, sıkılıyor tabii ki. Kapağı rengârenk telli bir defterin var. Şehirden almıştın. Kareli, çirkin. İçine her şeyi  yazıyorsun: Ders notları, alışveriş listeleri, şiir denemeleri, derste yanda oturan arkadaşına not, kalorifer borcu. Bitmiyor, bitmemek için yapılmış çirkin bir defter. Zamanla alışıyorsun, hatta güzel mi acaba diye bile düşünüyorsun. İnsan her şeye alışıyor. Yeşilin bitmesi fikrine de, çirkin defterin o kadar çirkin olmadığına da. Tekleyen kaleme de.

Tahtanın yanındaki pütürlü duvara her şeyi yansıtmaya vurgun bir hocanız var. Mümkün olsa, dilinden çıkan kelimeleri harf harf bölecek, aydınger kâğıda işleyecek ve duvara yansıtacak. Sonra da sırtını sandalyeye yaslayıp, güvenle ve iyi bir şey yapmanın saadetiyle “Duvardan takip edin,” diyecek ve bu dediği de duvara yansıyıverecek. Mübalağa bir sanat mıydı?

O gün de duvara yansımış kimi kelimeler var. Makinenin ayarı arada bozulduğu için ilk başta göremediğini düşünmüyorsun. Zaten bozuk, birazdan önde oturanlardan biri uyarır, hoca sağa sola oynatır, görüntü netleşir ve herkes gibi sen de okursun duvara yansımış müthiş önemde kelimeleri. Söylemeye takatin yok. Canın müzik çekiyor sadece. Sonsuzmuş gibi olan. İki binanın arasına tüneyip sadece yeşile bakarak.

Kimse itiraz etmiyor. Bulanık duruyor duvardaki kelimeler. Göremiyorsun. Gözlerini kıstığında biraz görünür gibi olan harfleri tanıyamıyorsun. Şahan? Bir tuhaflık, tabii ki bir yanlışlık var. Ama kimseden ses yok aksi gibi. Yok, herkes bakıyor kelimelere. Kelimelerin büyüsüne kapılmış gibi hallerdeler; gözlüğünü hohlayan bile var. Daha net görmek istiyor. Görüyor. Okuyor ve yeşile bakmıyor. Sen göremiyorsun. Harfler birbirine çarpmıyor. Bulanık. Balığı sakınan bulanık göl. Harflerin bunca uzağına düşmesi dehşet verici bir şey. Küçük dehşetlere mübalağa büyüteciyle yaklaşmak mesleğine başvuruyorsun hemen. Teşnesin de zaten. Yanındaki arkadaşın anlıyor, hiç konuşmadan. “Evet, bir doktora gitmen gerek.” Şahan falan değilsin. Şahan da değilsin. Elbette değilsin.

Gözlerine güvenenlerin daima yanlışa düştüğünü zamanla anlayacaksın. Dünya bulanık bir yerdir ve göz yarı yolda bırakır. Artık gözlüğün var. Hohluyorsun. Netleşiyor netleşmesi gerekenler. En azından netleşme ihtimali olanlar. Yoksa gerisi hep bulanık. Yeşil sonsuz değil. Müzik “Hegay Hergi” diye yürüyor kendiliğinden. Sonsuza.  “Nerê vano vano tore vano/ Melema mı tore vano”.

 


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI