Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Vakitsiz hediyenin coşkusu

Cumartesi, 3 Aralık, 2016
Yutkunarak anlatıyorum. 'Bazı insanlar, fiziken burada olmazsa bile hediye verirler insana' diyorum. Amacım hikmetli bir söz etmek değil ama ikimiz de hüzünleniyoruz. Sevinçli bir hüzün.

Eski, çok eski bir kelime. “Yol için kesilen kurban, uğurluk, yolluk, her çeşit armağan” diyor sözlük. “Hadiya” deyince de “yol gösterdi” demiş oluyoruz Arapçada. Bazı hediyeler, yol gösterir. O da olmadı, yol hatırlatır.

Mehmet Sincar’ı hiç görmedim ama çok akrabasını tanıdım. Büyük amcamın yaşıtıydı, babama çok benziyordu o fotoğrafta. Hep akrabam, büyüğüm, yakınım olarak dinledim onu. Hemşerimdi ve milletvekiliydi. Bir taziyede katledildi. Faili meçhulleri araştırmak için komşu kente, Batman’a gitmişti. Faili meçhul kaldı.

Meclisten derdest edilen milletvekillerini televizyonda izledim. Sonradan bazılarıyla tanışma fırsatı da buldum; kimini çeviri yaptığım büyük bir salonda gördüm, elini sıktım. Kiminin yazdığı kitapla uğraştım, gün geldi aynı sofraya oturdum aralarından birileriyle. Bir tek Orhan Doğan’ı dünya gözüyle göremedim. Yıllarca içime dert ettim. O fotoğrafını ve sonradan çekilmiş sakallı fotoğrafını gördüğümde hayıflandım. Dua ettim ve tanımadığım o adamı özledim.

Sonra bir parti kuruldu, barajı geçti. İçinde çok yakından tanıdığım insanlar da vardı, bir toplantıda yan yana geldiklerim de, gene bir sofraya oturduklarım da. Orhan Doğan’ı konuştum da hatta tanıdıklarını bildiklerimle. Hep ışıklı sözler ettiler, “gittiği için güzel” değilmiş tahmin ettiğim gibi. Buradayken de güzelmiş meğer. Hayıflanmaya devam ettim.

Sonra içimden “Apê Orhan” (Orhan Amca) dediğim insanın çocuklarıyla tanıştım. Emre’ye sordum bir gün. “Komik gelecek sana ama, tanısa severdi diyorum ancak,” dedi. Gülüştük. Benim özlemim ne ki onun yanında. Çok özlemişti, çok özlüyordu.

Evlenme merasiminin eşiğindeyim. Güzel, hevesli, heyecanlı fakat bir sorun var. Benim damatlık almam lazım. Merasimlerin birçoğunda olduğu gibi, burada da muhtelif ezber var. Ezberin kendisiyle uğraşacağına, ona teslim oluyorsun bir süre sonra. Çünkü öteki türlüsünün içinden çıkılmıyor, debelenirken nefessiz kalıyorsun. Dediler ki, şunları şunları giymen gerekiyor. Tamam dedim, ama o kadar az vakit var ki her şeye, onu nasıl olsa hallederim diye sonlara attım. Lise arkadaşım canım Bünyamin sürpriz yaptı, hediyesini kargoladı. Evet ceket, pantolon, papyon tamam. Geriye kaldı gömlek ve ayakkabı. Emre’yle buluştuk o günlerde, hava limon gibi. Sokakta otursan üşürsün, içeri geçsen terlersin. Taburelerin tepesinde birkaç saat muhabbet ettik. “Alacaksan,” dedi “haber et. Kimi yerlerde indirimim var, o kadar para vermezsin.”

Davetiye zarflarına isim yazıyorum. S harfinde, adı Selahattin olan biri var. Emre’yle henüz görüşmüşüz, aklımda gene Apê Orhan var, S harfinde burnumun direği sızlıyor. İtiyorum geriye, bu nereden çıktı diye kızıyorum da kendi kendime. Yaz yolla, gelemez ama görsün. Düğün sevinilecek bir şeydir nihayetinde. Düğün etmek.

Zaman çok daraldı artık, almam lazım alacaklarımı. Çok ışıklı bir caddedeyim, her yerde mağazalar var. Ter içinde koşturuyorum. Her şey çok pahalı. Bünyamin’in beni ne büyük bir dertten kurtardığını daha iyi anlıyorum. Aha! Emre’yi aramalıyım, indirim var demişti. Söylediği mağazayı buluyorum, sözünü ettikleri kadar indirim yapıyorlarsa, müthiş azalıyor meblağ. Emre’nin indiriminin nasıl olacağını henüz anlamamışım. Şehir dışındaymış, “Telefonda halledebiliriz, gam etme,” diyor. Mağazadaki görevliyle konuşuyorlar. Sorun çözülüyor. Çok teşekkür ediyorum telefonda Emre’ye, görevli de çok nazik. “Faturanızı kâğıt olarak veremiyoruz, e-posta adresinize yollasak olur mu?” Hiç sorun olmadığını, dilerlerse fatura vermeyebileceklerini söylüyorum. Gene de yollayalım ama sizin adınıza değil, karttaki beyefendinin adına olacak, diyorlar. E-posta adresimi veriyorum. Mağazadan çıkıyorum, telefonumdan e-postama bakıyorum. Meğer “meclis indirimi”ymiş sebebi hikmeti. Meğer fatura benim adıma değil, Emre’nin adına da değil, Apê Orhan’ın adına kesilmiş. Usul oymuş.

Kahve içiyoruz. Yutkunarak anlatıyorum. “Bazı insanlar, fiziken burada olmazsa bile hediye verirler insana,” diyorum. Amacım hikmetli bir söz etmek değil ama ikimiz de hüzünleniyoruz. Sevinçli bir hüzün.

Hediye, yolla alakalı bir şeydir. Edirne’den de hediye gelir. Gelebilir yani. Faturaların üstüne yazılacak isimleri bize sormasalar bile. Gelir. “Aşırı kişisel” yazıyı yazdırır. Selam verdirir. Selam aldırır. Mehmet dedirtir, Orhan dedirtir, Selahattin dedirtir. “Sen” yerine “ben” kullandırır coşkuyla.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI