Küresel oyunlar değil yerel acılar öncelenmeli

Çarşamba, 30 Kasım, 2016
Dini inanç ve yorum farklılıklarının birlikteliğini temsil eden dört ayaklı minare, benzersiz mimarisiyle salt tarihi eser olmanın çok ötesinde. Günümüze ışık tutacak ibretler sunmada. Birbirinden farklı yapıların birlikte bir medeniyeti yükseltişini anlatır bize Diyarbakır’ın dört ayaklı minaresi. Bir büyük nehri besleyen farklı kollar gibi.

Tahir Elçi’nin ölüm yıl dönümüne denk gelen günlerde hala katilleri yargılanamamış olarak bir de Ahmet Türk’ün tutuklanışını konuşmak zorundayız. Toplumsal ve siyasal sorunları birer birer çözmek yerine üstüne beşer onar yenilerini ekleme haliyle karanlık tablo derinleşmekte. Şiddet karşıtı açık tavırlarını, siyasal çözüm yoluyla barışa ulaşma iradelerini her ortamda dile getirmiş bu insanları katlederek, hapsederek ülkeye huzur gelmeyeceği açık. İstenen irili ufaklı, yerel, ulusal, küresel iktidarların gücüne güç katmak değil de toplumun ve bireyin mutluluğuna hizmet etmekse yol bu değil. Bu yol çatışmanın, kaosun, krizin yolu. Uluslararası siyaset denkleminde var olma değil küresel aktörlerin bölgeye ilişkin çıkarlarına alet olma bu. Uzun zamandır İslam coğrafyası için istenen, kontrollü bir kaos inşa etmekten fayda umanların ekmeğine yağ sürer. İç barışını sağlayamamış, uzun süreli çatışmaya mahkum olmuş bir Türkiye, Türklerin ve Kürtlerin değil küresel aktörlerin tercihi

Bilindiği gibi soğuk savaş döneminde doğu-batı karşıtlığı yaşanırken biz, doğunun en batısında, batının en doğusunda yer alan ülkeydik. Sadece coğrafi konum olarak değil üstelik dini, kültürel ve demografik yapımızla birlikte aynı zamanda siyasal sistem açısından, yarı buçuk demokrasimizle de böyleydik. Bu ikili yapının hiçbir zaman tam olarak birine ait olmadığımız gibi diğerinden tümüyle kopmamız da mümkün değildi. Uzunca bir zamandır da kuzey-güney karşıtlığı üzerine yeni bir dünya düzeni inşa olmakta. Biz yine her açıdan ikiliklerin her hangi birine ait olamayacak kadar yekdiğerine benzemekteyiz, coğrafi açıdan olduğu gibi.

Medeniyetler çatışması ve tarihin sonu kavramlarıyla teorik alt yapısı oluşturulan bu yeni dünya düzeni her ne kadar görünürde Hıristiyan-İslam karşıtlığı gibi algılansa da aslında yeni sömürgecilik çatışmalarından başka bir şey değil. Soğuk savaşın sıcak çatışmaya evrilmesi eski sömürge düzenini tescil eden “centilmenlik” anlaşmasının bozulmasıyla gerçekleşti çünkü. Soğuk savaş bitti şeklindeki yanlış isimlendirmeden uzaklaşarak söylersek soğuk savaşın sıcak çatışmaya nasıl dönüştüğünü hatırlamak yeterli bozulan centilmenlik anlaşmasının ne olduğunu anlamak için. 19.yy diplomasisinde “büyük oyun” olarak isimlendirilmiş bir İngiliz-Rus anlaşması bu. Dünyaya kurulmuş bir tuzak. Afganistan hakimiyetine ilişkin ve iki tarafın da Afganistan’ı salt kendi sömürgesi yapmaya çalışmaktan uzak durmak üzerine anlaşması. Neden Afganistan sorusunun cevabı ise günümüzde ülkemizi ve bölgemizi, yaşananları daha kolay anlamamıza yardımcı olacak nitelikte.

Sömürgecilik tarihinin ünlü İngiliz coğrafyacıları ve strateji uzmanlarının geliştirdiği hakimiyet teorisi, büyük tuzağın mimarı. Uzmanlara göre dünyaya hakim olacak bir güç Ön Asya’ya hakim olmalı. Ön Asya’ya hakim olmak için Orta Doğu’ya ve Orta Doğu’ya hakim olmak için de Orta Asya’ya hakim olmak gerekli. Orta Asya’ya sahip olmak için Afganistan’da hakimiyet kurmak gerekli.

Tersten tekrar edeyim bir kere de: Tüm dünyaya hükmedecek bir küresel güç olmak isteyen Afganistan’dan Anadolu’ya uzanan ticari, askeri, siyasi çatışmayı göze almalı ve kazanmalı. Hem İngilizler hem Ruslar böyle bir savaşı göze alamayarak sömürge ve hakimiyetlerini Afganistan sınırında durdurup, Afganistan’da bitimsiz istikrarsızlık üzerine anlaşmışken aradan geçen iki dünya savaşı ve bir soğuk savaş bu eski oyunu değiştirmemişti. Babrak Karmal yönetimindeki Afganistan hükümeti Sovyet ordularını davet edene kadar. Eski sömürgecilik anlaşması bitmiş olunca yeni dünya düzeni adıyla yeni sömürgecilik için yeniden nüfuz alanları kapışması başladı. Görünen o ki yaşlı kıta Avrupa çaptan düşmüş olarak gerilerde kalmada bu kapışma ortamında. Brexiti de böylece anlayabilmek kolaylaşmış olacak. Dünyanın uyuyan devi Asya ekonomik ve askeri açılardan ciddi kıpırdanmalar sergilediği için genç kıta Amerika, tek başına dünyanın büyük ağabeyliğini başaracak durumda değil. Öyleyse gelsin yeni centilmenlik anlaşması. Bu kez sadece Afganistan değil Anadolu dahil geniş bir coğrafya istikrarsızlığa mahkum edilmekte. Şu an anlaşmanın muhtemelen son evresi olacak olan Suriye üzerindeki nüfuz alanı paylaşımlarına gelmiş haldeyiz. İstesek de kaçamayacağımız, kaçsak da kurtulamayacağımız bir savaşın içine çekilişimiz bundan.

Türkler ve Kürtler, topraklarımız ve insanlarımızla canımız, kanımız pahasına içine çekildiğimiz, hangi iktidar veya yönetim olursa olsun kaçınamayacağımız bu savaşın biri irice biri ufakça iki piyonu olarak görülmekteyiz, oyunun sahipleri tarafından. Şimdi meselemiz şu: Türkler ve Kürtler hem Türkiye sınırları içinde hem de sınırlar dışında bu piyon rolünü kabullenerek birbirimizle çatışmayı sürdürecek miyiz? Kaos projesine hizmet eden bu piyonlukla, çatışmak yerine başka bir yol seçme ihtimalimiz var mı?

Şüphesiz her zaman başka bir yol mümkün. Özellikle insan onuruna yakışır biçimde eşit ve özgür yaşamayı mümkün kılan, insanın mutluluğunu önceleyen yönetimler, çok uluslu oyunları bozacak belki tek güç. İnsanlık iyiye, doğruya, güzele evrilmeye meyilli olduğundan, bölgemiz üzerine kurulan oyunun tümünü belki değil ama Türkler ve Kürtler üzerindeki kısmını bozma imkanı sunar bize iç barışımız. Büyük güçlerin çıkar çatışmalarına alet olup çatışarak tespih taneleri gibi savrulmak yerine birbirimize tutunarak bu fırtınayı savuşturabiliriz. Şurası da unutulmaması gereken başka bir gerçek ki sınırlar değişse yeni devletler kurulsa da şu haliyle kalsa da biz Türkler ve Kürtler gene yan yana iç içe yaşamaya devam edeceğiz. Ama uzun yıllar süren can kaybı çok daha uzun yıllar boyu devam ettikten sonra bu gerçeğe toslamış olacağız. Oysa şu anda önce sınırlarımız içinde sonra sınırlarımız dışında yaşayan Kürtlerle başlayarak anlaşma zeminleri oluşturduğumuz takdirde hem can ve kan kaybından kurtulmak hem de bu büyük oyunu bozma ihtimali var. İlkin kendi çatışmamızı çözerek, barışa yönelerek insani ve vicdani olanı gerçekleştirdiğimizde her halükarda kazançlı çıkacağımız şüphesiz.

Dini inanç ve yorum farklılıklarının birlikteliğini temsil eden dört ayaklı minare, benzersiz mimarisiyle salt tarihi eser olmanın çok ötesinde. Günümüze ışık tutacak ibretler sunmada. Birbirinden farklı yapıların birlikte bir medeniyeti yükseltişini anlatır bize Diyarbakır’ın dört ayaklı minaresi. Bir büyük nehri besleyen farklı kollar gibi. Ama o nehrin, medeniyetin o bütünlüğün içinde kaybolmadan kendisi olarak kalabilmiş, görünür olmuş, kimliğiyle varlığını korumuş halde katılmasının sembolü, dört ayak üzerinde yükselişi. İnşa edildiği zamanın toplumsal ve siyasal düzenine uygun olarak inanç kimliklerini sembolize etmiş olsa da günümüzde buna etnik ve tüm kültürel kimlik görünürlüklerini de dahil ederek hayata geçirmek mümkün. Bunca öykündüğümüz geçmişimizde mesela Selçuklular, Kürtlerin siyasi kimlik olarak var oluşunu tanıyan ilk devlet olmuştu tarihte. Osmanlı’ya bu kadar vurgu yapılan günümüzde hiç değilse Osmanlı hayranlığının bir sonucu olarak Kürtlere siyasi ve kültürel hakların bir gereği olarak tıpkı Osmanlı’nın yaptığı gibi kısmi özerklikler verilmeli mesela. Kısmi özerklik derken Osmanlı’nın aşiret reislerine tanıdığı hakların benzer biçimde bugün yerel yönetimlere tanınabileceğini söylemek istiyorum.

Belediyelere kayyum atanıp, başkanların tutuklandığı, mecliste Kürtlere temsil hakkı kazandıran tek siyasi parti HDP’nin dışlanıp pek çok vekil ve eş başkanlarının tutuklandığı günümüzde hala söylenecek tek söz, barış.

Biz bireyler ve siyasal örgütler, kurumlar olarak üstümüze düştüğü gibi insana yakışır olanı yapalım. Eşit, özgür bireyler olarak yaşayabileceğimiz dini, kültürel, etnik, felsefi, siyasal aidiyetlerimizi ret etmek zorunda kalmadan bir arada yaşama isteğimizi haykıralım. Devlet de üstüne düşeni yapıp kudreti değil insanı önceleyen bir sistem geliştirsin. Bırakalım küresel oyunların sonu neye varır. Hak şerleri hayreyler deyip arifane seyreyleriz, o vakit.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI