Kore: Çiftçiler

Pazar, 13 Kasım, 2016
Sahnenin önünde coplar, uzun demir çubuklar birbirine giriyordu. İkinci polis otobüsü tutuşmuştu. Hemen arkasından yeni polis birlikleri, naralarla yaklaşıyordu…

Koreli çiftçi Mister Lee’yi anıyorduk. Meksika’da WTO-Dünya Ticaret Örgütü’nü protesto etmek için harakiri yaparak kendini öldürmüştü. Kısa ve keskin bıçağını kendi karnına saplamıştı yani. Mister Lee’nin memleketi Jangsu’da on binden fazla çiftçi toplanmıştı meydanda. Anlamadığım ama sert olduğunu zannettiğim konuşmalar yapılıyordu. Konuşma aralarında yumruklar havaya sıkılıyor, bazıları ellerindeki uzun demir çubukları yere vuruyordu. Çiftçi sendikası biraz sonra göstericilere yemek dağıttı ve yanında pirinç rakısı. Yemekte de pirinç vardı ve rakı oldukça sertti.

WTO, dünyanın her ülkesinde pirinç ithalindeki gümrüğü kaldırmak istiyordu. Bu, Koreli çiftçiler için ölüm demekti. Sadece harakiri yaparak değil tabii ki. Çünkü onlar 30 kg pirinci 120 dolara üretebiliyorlardı. 30 kilogram ABD pirinci -tabii ki GDO’lu- 22 dolara, Çin pirinci -yine GDO’lu- 20 dolara ülkeye girebilecekti. Bu, bütün küçük çiftçilerin yok oluşu demekti. Hemen tuzağa düşmeyin; bu pirinci ucuz yiyeceğiniz manasına gelmiyordu. Çünkü Koreli çiftçiler yok olduğunda, geriye ithal pirinç ve serbest piyasa kuralları kalıyordu. Öncekinden çok daha pahalıya yiyordunuz ya da genellikle olduğu gibi aç kalıyordunuz. Bunun geri dönüşümü de yoktu. Kentte gelen çiftçinin ancak yüzde 2’si geri dönebiliyordu. Boşuna harakiri yapmamıştı Mister Lee.

Bizi kürsüye çağırdılar. 4-5 ülkeden delegeydik. Via Campesina [Uluslararası Çiftçi Sendikası] Başkanı Henry Saragih de vardı. Endonezya’nın dillerinden birinden halka hitap ediyordu. Endonezyalı kadın çiftçi onu İngilizceye çeviriyor, bir tercüman Koreceye çeviriyordu. Sonra meydandaki çiftçiler bağırarak onay veriyordu. Çevrilene kadar geçen sürede yemeklerine dönüyor, pirinç rakılarını içiyorlardı. İki slogan arası yemek molası gibi oluyordu. Sağlıklı bir beslenme yöntemiydi bence.

Önden bir grup çiftçi sakince ayağa kalktı. Ellerindeki uzun demir çubukları yerde sürterek, valilik binasının önüne geldiler. Konuştuğumuz kürsünün hemen sağındaydı bu bina. Havada savrulan iki uzun demir hamlesiyle polisler polis otobüsünün arkasına geçti. Polis otobüsü boştu. Kapısı açıktı. Birisi elindeki molotof kokteylini tutuşturdu. Hızla ve çılgınca yanana kadar ben pirinç rakısı şişesi zannediyordum. Belki de biraz önceye kadar öyleydi. Şoför koltuğundan tutuşmaya başladı polis otobüsü. Arka kapı kapalıydı. Camından sekti molotof. Oturanların biraz yanında, yerde kendi kendine yanmaya başladı. Uzun demir çubuğu ile bir çiftçi yaklaştı. Otobüsün demir parmaklılarını kanırtarak açmaya başladı. Bir diğeri parmaklık arasından camını kırıyordu. İnat ediyordu cam. Bir molotof geçecek kadar yer açmaya çalışıyorlardı. Sabırsız bir molotofçu lastiklerinin arasına attı. Hızlı tutuştu lastikler, sanırım şoför koltuğundan daha yanıcıydılar. Otobüsün arkasında polisler toplanmaya başlamıştı. Uzun tahta coplarını yere vurarak kendilerine cesaret vermeye çalışıyorlardı. Henry konuşmaya, tercümanlar bu konuşmayı çevirmeye, çiftçiler yemek yiyip pirinç rakısı içmeye devam ediyordu. Sahne her şeyi seyredebileceğimiz çok güzel bir yerde kurulmuştu.

Henry’nin konuşmasından kısa sürdü otobüsün yanması. Çok konuşur hep solcular! Otobüs tam biterken polisler saldırıya, çiftçiler kendilerini savunmaya geçti. Çiftçiler bunu fırsat bilip Henry’nin konuşmasını kesti. Çok sakindiler. ‘Gidelim’ dediler. Biz ‘terk etmeyelim’ dedik. Uluslararası delegeydik ya havalıydık. Tutuklanırsak etkisi olur diye düşünüyorduk. Bir gün önce meclis başkanı bize saat filan armağan etmişti. ‘Yok, gidelim yemek yiyelim‘ dedi çiftçiler. Sahnenin önünde coplar, uzun demir çubuklar birbirine giriyordu. İkinci polis otobüsü tutuşmuştu. Hemen arkasından yeni polis birlikleri, naralarla yaklaşıyordu…

Yemekte tabii ki pirinç de vardı ve ‘neden polis otobüsü yakmayalım ki’ dedi bir çiftçi; bizim vergimizle alıyorlar onu…

YAZARIN DİĞER YAZILARI