İlker Küçükparlak
İlker Küçükparlak
  • ikucukparlak@gazeteduvar.com.tr

Django’nun Gitarı-2: İnsanın derdi

Çarşamba, 9 Kasım, 2016
Annenin -ya da birincil bakım vereni her kimse o kişinin- aynalama işlevi çocuğun kendi zihnini temsil edebilmesi için zaruri bir zemini oluşturur. Anne çocuğun duygusunu algılar, onu indirger, kendisinin değil çocuğun duygusu olduğu şeklinde işaretler ve son olarak da çocuğa geri verir yani yansıtır. Böyle yazınca çok karmaşık görünmüş olabilir ama annesine erişemeyince canhıraş vaziyette ağlayan bebeğine “oh, kıyamam ben sana, korktun mu sen?” diyen annenin gözünüzün önüne gelen ifadesi tam olarak anlatmaya çalıştığım fenomendir.

Geçen hafta sanatın derdi ile başa çıkmaya çalışan birey için sanatın eşsiz bir yöntem olabileceğinden bahsetmiştim. Sanatın nasıl olup da iyileştirici olduğu upuzun ve keyifli bir tartışma başlığı ama önce insanın dertle nasıl baş ettiğinin genel çerçevesinden bahsetmem gerekir.

İnsan hayal kırıklığı, korku, endişe, mahcubiyet, mutsuzluk gibi olumsuz duyguları yönetmekte zorlanabilir. Ne yazık ki bu gibi durumlarda genel refleks bu duyguları yok saymak olabiliyor. Kişisel gelişim kültürü de olumsuz duygulardan kurtulma ya da olmadıklarına ilişkin insanın kendisini telkin etmesinin propagandasını yapmakta. Duyguların yönetilebilmesi teknik olarak “emosyon regülasyonu” başlığı altında tartışılır ve biliyoruz ki emosyon regülasyonu için önce o duygunun görülmesi ve kabul edilmesi gerekmektedir. Görülmeyen ya da kabul edilmeyen duygu “ben buradayım” demenin bir yolunu bulacaktır. Duyguyu görmek için de önce kendi zihinsel durumunu temsil edebilmesi gerekir: İnsan tür olarak kendi zihnini temsil edebilse de (üstbilişsel yetenekler yani bir konuyu düşünüyor olmakla ilgili düşünme buna bir örnek olabilir) insan yavrusu doğumunda bu yeteneğe sahip değildir. Kendi zihnini temsil edebilmesi için önce bir erişkinin zihnine ihtiyacı vardır. Bakımını sağlayan o erişkinin zihnindeki kendi zihninin temsilini ödünç almasıyla başlar her şey. Açıklayayım:

İnsan yavrusu doğduğunda pek acizdir, malumunuz diğer türlerin başardığı pek çok yetkinlikten mahrumdur. Sıcak tutulması, beslenmesi ve temizlenmesi gerekir, kendi başına hareket etme yeteneğini neredeyse bir sene boyunca kazanamayacaktır. Ana rahmindeyken hiç deneyimlemediği açlık, üşüme, terleme, poposunun yanması ya da gaz sancısı gibi pek çok dertle doğumuyla birlikte baş etmek zorunda kalacaktır. Daha da kötüsü bu dertlerin ne olduğuna ilişkin de bir fikri yoktur. Dil öncesi bir varoluş biçimi yaşadığından ontolojik olarak fikrinin olamayacağını söylemek daha doğru aslında. Henüz bedensel temsiller bulunmadığından zihinsel temsillerin bulunmasını beklemek de absürt olacaktır. Yavru bakım alma süreci boyunca bedensel temsilleri geliştirecektir, bunun uzanımında ama biraz daha karmaşık biçimde de zihinsel temsilleri. Annenin -ya da birincil bakım vereni her kimse o kişinin- aynalama işlevi çocuğun kendi zihnini temsil edebilmesi için zaruri bir zemini oluşturur. Anne çocuğun duygusunu algılar, onu indirger, kendisinin değil çocuğun duygusu olduğu şeklinde işaretler ve son olarak da çocuğa geri verir yani yansıtır. Böyle yazınca çok karmaşık görünmüş olabilir ama annesine erişemeyince canhıraş vaziyette ağlayan bebeğine “oh, kıyamam ben sana, korktun mu sen?” diyen annenin gözünüzün önüne gelen ifadesi tam olarak anlatmaya çalıştığım fenomendir. Kulağa karmaşık gelse de insanların içgüdüsel biçimde gerçekleştirdikleri bir işlevden bahsediyorum.

Fonagy ve arkadaşlarının geliştirdiği “mentalizasyon” kuramının temel önermesi tam da bu noktaya dayanmaktadır: Bireyin kendini zihinsel olarak temsil etmesi ancak tekrarlayan aynalama deneyimlerinde annesinin zihnindeki kendi imgesini içselleştirebilmesi ile mümkün olacaktır. Klasik psikanalitik kuramdaki ebeveynin içselleştirilmesi bahsinden daha farklıdır bu; ebeveynin zihnindeki kendi imgesini içselleştirme. Dolayısıyla her kişi çocukken ebeveynlerinin kendisini nasıl gördüğünü hissettiyse erişkinliğinde de kendisini epeyce bu şekilde algılayacaktır. Yeterince aynalayamayan ve çocuğa bu imgeyi sunamayan ebeveynlerle büyüyen çocuklar ise yetişkinliklerinde kendi zihinsel durumlarını temsil etmekte başarılı olamayabilirler.

“…
Unutulmuş gibiyim ben
Ve insan bir bakıma unutulmuş gibidir
Bilmem ki nasıl anlatmalı?
Yalnız bile değilim”

derken Edip Cansever tam da içselleştirilemeyen bu imgenin eksikliğine işaret ediyor gibidir. Öyle ya, “yalnızım” diyebilmek için kendisinin yalnızlık çeken zihinsel bir imgesine ihtiyacı vardır. Cansever yalnız bile değildir. Dolayısıyla yalnızlıkla başa çıkabilmesi de ontolojik olarak mümkün değildir aslında. Daha sonra annesinin güneş gözlükleri de şiirine konu olacaktır. Belki de “yalnız bile değilim” dedirtecek kadar derin bir boşluğun yani kendi zihinsel imgesinin eksikliğinin esas nedeni tam da annesinin güneş gözlükleri ile sembolize ettiği o aynalanma mahrumiyetidir. Böylece şair ironik biçimde “Bilmem ki nasıl anlatmalı?” derken aslında anlatmanın yolunu bulmuştur, şikayetlendiği ve eksikliğini hissettiği o mentalizasyon sürecini yıllar sonra sanat yoluyla gerçekleştirebilmiştir. Cansever adeta psikoterapi sürecini dört mısra ile anlatmıştır.

Ebeveynleri tarafından yeterince aynalanmadıklarından onların zihinlerindeki kendi imgelerini içselleştiremeyen bireyler erişkinliklerinde kendilerini mentalize etmekte sorun yaşadıklarından kendilerini salt fiziksel varlıklarıyla tanımlamak zorunda kalabilirler. Böylelikle kaygısını göremeyip çarpıntısını gören bir kişinin panik atak yaşaması gayet olası olacaktır. Benzer şekilde heyecanını temsil edemediğinden dolayı kapsayamayan (ya da kabullenemeyen) ve hiç tahammül edemediği ve ortadan kaldırmaya çalıştığı için daha da heyecanlanıp sosyal kaygı yaşamak da mümkün olabilir.

Özetle bireyin derdini çözmesi için derdi telaşlanmadan önce bir “ağırlayabilmesi”, ağırlayabilmesi için de tanıyabilmesi, tanıyabilmesi için de içine dönebilmesi ve bakabilmesi gerekir. Bu noktada konumuza dönebiliriz çünkü sanat bireyin aynalanabilmesi ya da kendi içine dönebilmesi için eşsiz bir olanak. Dolayısıyla sanatla derdini görmek ve ağırlamak mümkün olurken bunu meslek, gelir ya da saygınlık gibi kendisi için başka yararları da barındıracak biçimde gerçekleştirmek mümkün olabiliyor, ki sublimasyon tanım olarak tam da bu demek işte.

İlk yazıda dert için sanattan, bu yazıda da insanın derdi ile mesaisinden ve sanatın bu mesaideki yerinden bahsettim. Sonraki yazıda da kitlelerin dertleri ve sanat ilişkisinden bahsedeceğim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI